Gökkuşağı Taşı

28 Nisan 2021




Ellerimle rüzgârdan yön değiştiren saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Bedenimden uzaklaşmak için çırpınan ceketim, siyah atkım ile kavgaya tutuşmuştu. Ayakkabılarım bedenime ağrılar bindiriyor, gösterisi ile beni boğuyordu. Onlardan kurtulmanın çeşitli yollarını aramıştım. Her seferinde önüme yenisi getirilmişti. Gardırobum benden habersiz türlü kumaş parçaları içermiş, değişik model ayakkabılarla dolup taşmıştı. Söz hakkım yoktu. Yakmış, atmış, satmıştım. Sesim buhar. Dudaklarım mühür. Ellerim kilit. Katılaşmış hava kirpiklerime dokunduğunda ürperdim. Başımı kaldırdım. Gökyüzünün kömür karasına bürünmesine daha zaman vardı. Ayaklarım acıdıkça adımlarımı sertleştirerek yürüdüm. Ben yürüdükçe sokaklar koştu. Sokakların çığlık atması gerekmiyor mu diye düşündüm. Belki de mendiller, çakmaklar, kalemler ve çocuk sesleri betondan yapılmış zemini yıpratmıyordu. Bir köşeden “Kokulu mendilleer!”, bir köşeden “Kurşun kalemleeer!” bir diğerinden “Rengarenk çakmaklaar!” duyuluyordu. Çocukların sesleri çarpışıp, önüme düştü. Toplayıp zihnimdeki dönme dolaba koydum. Dönme dolap. Çocukların düşlerinin parlayan yıldızı. Hiç dönme dolabın en tepesinden dünyayı kucaklamışlar mıydı acaba? Gondoldan düşecekleri için korkmuşlar mıydı? Atlıkarıncanın büyüsünde kaybolmuşlar mıydı? Pamuk şekerden elleri yapış yapış olmuş muydu? Gözlerimdeki acı sokağa yayıldı. Ben dünyayı değil, mendilleri kucaklamıştım. Ben gondoldan değil, sokaklardan korkmuştum. Ben atlıkarıncanın büyüsünde değil, beton yığınlarının arasında kaybolmuştum. Ellerim pamuk şekerden değil, çamurdan yapış yapış olmuştu. 14-15 yaşlarındaydım. Bir gün kapı çaldı. Koca yüzlü bir adam, elinde siyah çanta. Çantayı bıraktı, beni kolumdan tuttu. Arkadaşlarımla beraber siyah bir arabaya sürüklendik. Ayaklarımdaki acıyı duymadım. Sokaklara veda etmedim. Anladım ki mendiller, bir çanta paraya satıldı.

Mendillerin paketlerini temizlediler, renklendirdiler. Onları göz alıcı hale getirdiler. Gidip gelen farklı insanlara sattılar. Mendilini alan köşesine çekildi. İstediği gibi kullandı; belki yırttı, belki parçaladı, belki kirletti. Ardından hiçbir şey olmamışçasına onları köşelerine fırlattı. Mendiller itinayla tekrardan onarıldı, temizlendi. Bu simsiyah, arsız bir zincirdi. BİR O KADAR ZAYIFTI ÇÜNKÜ DEFALARCA ONARILIYORDUNUZ. BİR O KADAR GÜÇLÜYDÜ ÇÜNKÜ KIRAMIYORDUNUZ. BİR O KADAR AKILLICAYDI ÇÜNKÜ PARA EDİYORDU. FAZLASIYLA.

Küçükken defalarca kaçtım. Terk edilmiş, yıkılmış evlerde saklandım. Bazen ağaç gövdelerinde uyudum. Kimi zaman çöpten bulduklarımı yedim. Kimi zaman susuzluktan konuşamadım. Korkmadım çünkü özgürdüm. Kimse beni susturmak için uğraşmıyordu. Kimse bana robotmuşum gibi davranmıyordu. Kimse beni rutubetli duvarların içine hapsetmiyordu. Kaçışlar ruhumun ve bedenimin en coşkulu anlarıydı. Kısa bir süreliğine de olsa bedenimin ağlamasını dinler, yüzüme yerleşen gülümsemeyi seyrederdim. Ardından adamlar gelir, beni yine siyah arabaya sürüklerdi. Koca karanlık bir boşluğa direnirdim. Araba eziyet kokardı. Kapıdan içeri adımımı atmadan ruhumu ve bedenimi soyunur, gökyüzüne emanet ederdim. İçeride takındığım ruhu ve bedeni hiçbir zaman tanımadım. Ama zamanla onları benimsedim. Zamanla, baktığım pencereden ağlayan bedenin ve gülümseyen ruhun yok olduğunu gördüm. Tanımadığım ruh ve beden kaçmayı bilmezdi. Ben de kaçmadım, kaçamadım. Vazgeçtim.

Bugün yine gözlerim gökyüzünde yok olan ruh ve bedeni aradı. Alışkanlıktı. Çocukların sesleri halâ kulağıma çalınıyordu. Belki de zihnimdeki dönme dolaptan taşan sesleri duyuyordum. Kulaklarımı kapadım. Ses kesilmedi. Koşarak uzaklaştım. Ses kesilmedi. Kenara çekilip yere çömeldim. Başımı ellerimin arasına aldım. O esnada gözlerimin önünde asılı duran mendilleri, kalemleri ve çakmakları gördüm. Olduğum yerden kalktım. Yürüdüm.

Saçları dağınık, ceketi ve atkısı uyumsuz, genç bir adam hızlı hızlı yürüyordu. Adımları tedirgin ama canlıydı. Bir suça karışmış, suç mahallinden kaçıyor gibi bir hali vardı. Az önce uzaklaştığı sokağa saptı. “Kokulu mendilleeer!” diye bağıran çocuğa yaklaştı. Titriyordu. Heyecan ve korku karışımı dalgalar sokağa yansıdı. Genç adam, çocuğun önünde durdu.

-Mendil alır mısınız?

-Toparlanın, gidiyoruz.

-Ne?

-Gidiyoruz. Birlikte özgürlüğü bulmak, kaybetmemek için.

Düşünmedi. Mendilleri orada bırakıp, koştu. Sokağın diğer köşelerinde duran arkadaşlarına bir şeyler mırıldandı. Adamın yanına dönüp aceleci bir tavırla toparlandı. Arkadaşları ona eşlik etti. Çocuk, arkadaşlarına sokağın diğer ucunu işaret etti. Genç bir adam ve üç çocuk el ele tutuşup, arkalarına bakmadan sokakları çiğnediler.

Ağlayan beden ve gülümseyen ruh arkalarından el salladı.

Gizem Oral