Genelevler Ve Şairler

5 Nisan 2021



Günah ya da suç, hadi yasa diyelim bunların hepsine; arzunun karşısında nöbet tutarlar. Sanatçı, arzusunun önündeki seti kaldırdığında, hadi özgürleştiğinde diyelim, yasaları çiğneyebilir. Ahlaksız diyebilirler onlara eylemlerinden dolayı. Hatta hapsedebilirler. Adi cürümler için hapse tıkılan, bizde gözükmese de, Batılı meşhur yazarlar vardır. Bizde daha çok siyasi tutsak bulunur. Bir Genet gibi hırsızlıktan hapsedilen yoktur mesela. Alkol kullanımı, zina, uyuşturucu, bedensel şiddet gibi daha çok ayıp addedilen fiilleri sever bizimkiler. Şairlerimizin çoğu daha doğru dürüst yaşlanmadan, alkolden ölmüştür maalesef. Anı yazılarında eski erkek ediplerimizin bir de kerhane iptilası vardır diyebiliriz. Özellikle meyhane sonrası kerhane ziyareti sanırım yoğun. İçeride neler olduğunu tam bilmemekle birlikte kerhane anıları anlatan yazarlarımız vardır. –Bu tür ayıp durumları yazarken aklıma hep Abdülhak Şinasi Hisar'ın Şair Nigâr Hanım ile alakalı anısı gelir, utanırım.– Şairlerimiz oldukça stresli bir ortama niye yönelirler, neden yönelirler bilemiyoruz. Bence konuşmaya, dertleşmeye gidiyorlar, aktarayım, siz takdir edersiniz.

Peyami Safa'nın bir gece Beyoğlu'nda, beşi içtikten sonra Orhan Veli, Ahmet Muhip, Cahit Sıtkı ve Melih Cevdet Anday'ı kerhaneye götürdüğünü iddia eder Anday. Peyami Bey, bağırarak icra ettiği şarkıya muhatapları olan şairlerin de iştirak etmesi gerektiğini söylemiş hatta hafif de ısrar etmiştir. Sonra önlerine geçip geri geri yürüyerek ve iki eliyle de bu orkestrayı yöneterek İstiklal Caddesi'ni kat etmiştir. Peyami Safa anarya, diğer dördü düz yürüyerek girdikleri söylenir mekâna. Fakat Ziba mıdır burası yoksa Karaköy'deki genelev midir bilemiyoruz. Orhan Veli yaşadığına göre 1950'den öncedir. Peyami de en fazla kırklı yaşlarda oluyor. İlginç bir alışkanlık yaşça büyük edibin diğerlerini uygun adım marş kerhaneye götürmesi. Üstelik tarihte aktarılan tek hadise de değil bu? Sait Faik ile Ece Ayhan da Zibacıdır. Hatta Ayhan'ın aktarımıyla genelevdeki muhabbet fedaisi regl olduğunu söyleyip pencereden aşağı Abasıyanık'ı reddedince Abasıyanık ısrar etmiştir yukarıya doğru. Kadının kanlı bezi apış arasından çıkarıp salladığını görmüştür Ece Ayhan. Sonrasını bilmiyoruz, iki şair başka kapıya gitmiş mi acaba? O gün Cihat Burak da oradadır. İlk kez deneyecektir paralısını.

Sözlü Beyoğlu Sanatı'nda (dedikodu) dilden dile aktarılan bir efsane de İlhan Berk'in genelev macerasıdır. Berk, adını soran kadına uğradığı libidinal kaza sonucu mahcup olmamak için "Melih Cevdet" demiştir. Böyle bir şey olsaydı Berk bu meseleyi dışarı taşırır mıydı bilemiyorum. Zor olan ihtimal ise adıyla çalışan kadının (Ece Ayhan tabiriyle) Berk'i tanıdığı halde denemek için adını sorması ihtimali ki bu da bana imkânsız geliyor.

Kitaplar karıştırıldığında, Garip Dönemi ve öncesi erkek ediplerin yukarıdaki örneklerde olduğu gibi bir kerhane alışkanlığının olduğunu görüyoruz. Tıpkı bir meyhane alışkanlığı gibi normal karşılanıyor. Saklanılmıyor. Oysa günümüzde bir şairin böyle bir eylemde bulunması onun aşağılanması, hedef gösterilmesi için yeterlidir. Hatta Oğuz Atay döneminde bile kendi yazdıklarından anladığımız kadarıyla kerhaneye gitmek büyük bir ayıptır. Selim Işık'ın neler çektiğini biliyoruz. Yine acayip bir mite göre bu romanları okuyup ontolojik sıkıntılara duçar olan gençlerin sadece ortamı solumak ve yapabilirse bir küçük sohbet için mekâna gittiklerinde "Ulan o pezevengin yazdığı romanı okuyup okuyup geliyorsunuz, lavuklar," şeklinde aşağılandığını duymuştum. "Orospular" ve "pezevenkler" tarafından tartaklanmak mı? Nasip etme! Bir hatıram var anlatmak isterim:

2013 yılının Ekim ayında yazar Rüşdü Paşa ve şair Ozan Can Türkmen'e, "Abi kerhaneye gidelim mi, Karaköy'e?" demiştim, hemen kabul etmişlerdi, hızlı hızlı ilerlemiştik. Ben o zaman henüz yıkılıp yerine kahveci dükkânları açılmamış Narmanlı Han'ın girişindeki iddia bayisinden kupon yapmıştım. Beşiktaş alacak, Konya-Erciyes berabere ve Dortmund-Münih üst. Yüksek Kaldırım'dan aşağı süzüldük. Kıyafetlerimiz kerhaneye gitmek için uygun değildi. Mesela Rüşdü renkli pantolon giymişti, kafasında fötr ve sırtında bez çanta. Kerhaneyi paralı aşk için değil, şekil olsun diye ziyaret ettiğimiz anlaşılabilirdi. Bu anlayış hem halkı hem aşk işçilerini hem de güvenliği rahatsız eder. Eski adı Zürafa olan Alageyik Günah ya da suç, hadi yasa diyelim bunların hepsine; arzunun karşısında nöbet tutarlar. Deneme 17 sokağa girdik. Kapıya yanaştık, kapıda bir adet vücut araması yapan güvenlik görevlisi ve öten alet var. Rüşdü öttü. Sonra ben öttüm. Güvenlik emir verir gibi bana elini cebinden çıkart dedi. Metal eşya var. "Sen kime emir veriyosun ya," dedim "sen kimsin? Elinizi çıkartır mısınız diyeceksin," der demez Rüşdü atladı: "Sen bizim kim olduğumuzu biliyor musun, çıkarim mi kimliği?" dedi. Herifler yani beyefendiler zaten bizden kıllanmış, zaten suçluyuz bir de üste çıkmaya çalışıyoruz. Yav böyle intihar teşebbüsü olur mu ya diye bir yandan kendi kendime konuşuyorum? Katillerimiz pezevenk olacaktı. Yani bizi öldürdükleri için pezevenk unvanı almak değil, zaten pezevenkler bir de bizim katillerimiz olacaklardı. Korktum ama susmadım çünkü aramızda masum var: Ozan. "Çantayla giremezsiniz," deyince "Rüşdü ben girmiyorum ya tamam," dedi. Ben de Ozan ile girdim. Hiç unutmam, sanat galerisinden çıkmıştık, orada da çantayı sorun etmişlerdi. Galeriler ile genelevler arasındaki bağlantıyı, sonrasında yapacağımız başka bir ziyarette Kadir Yanaç açıklayacaktı. Sokak gibiydi. İki sokak var Y şeklinde. Sağ sokaktan ilerledik içerde 50 erkek var. Bi şeylere bakıyorlar. Aynı tip giyinmişler. Daha evvel kerhaneye gitmediyseniz bu giyiniş biçimini tahayyül edemezsiniz. Sokağın sağındaki 2-3 katlı apartman gibi şeyin kapısında duran iki kadından biri "Bıyıklı bakar mısın?" dedi. Baktım. Çıplaktı. Üzerinde bikini vardı. "Allah Allah dedim burası plaj mı? Yanlış mı geldik Ozan ne oluyor." "Efendim," dedim kadına. "Dudaklarından öpebilir miyim?" dedi. O an şiddetli bir hakikatin çarpıtıldığını anlamıştım. Hani aşk işçileri dudaktan öptürmezlerdi. Böyle anlatılırdı. Bunu haykırmak istedim ama korkmuştum. "İlerleyelim bebeğim, dönüşte öpüşürüz," dedim. "Bekliyorum," dedi. İlerledik bu kez sokağın sol tarafında bir kadın, "Hey sakallı" dedi Ozan'a. "Yaklaşsana." Ozan yaklaşmadı. Zaten korkuyoruz. Buraya neden geldiğimiz anlaşılacak diye. İlerledik. Ve sol tarafta kediler için dökülmüş kedi mamasına 20-25 tane kumrunun konduğunu, otladığını gördük. Kerhane kumruları, kerhane kedileri. O an İstanbul'da olduğumu, şiir diye bir şeyin olduğunu anlamıştım. Çıktık, bu işlerin insanı olamayacağımızı netleştirmiş bir sabitlikle Peyote'ye doğru yürüdük üç arkadaş. İlginçtir ki bir yıl sonra bir Kurban Bayramı sabahı bu sokakta çektiğim bir videodan dolayı yargılanıp ceza alacaktım.

2011 yılında İstanbul'daki en büyük festivale Güney Kore yapımı bir film gelmişti: Yük. Baş karakter annesi tarafından götürüldüğü kerhaneden kambur ve çirkin olduğu için kovuluyordu. Dayanamamış ağlamıştım. (Sonrasında anlıyoruz ki benden nefret eden bir şair Halid Metin de aynı filmdedir ve ağladığımı gördükten sonra benimle arkadaş olmaya karar vermiştir. Hâlâ görüşürüz.) Paradan başka bir şeyin geçmediği bir işletmede tüccarın bedene göre ayrımcılık yapması benim için tam bir yıkım olmuştu. Yıllardır düşünürüm paralı cinsel ilişkiyi, hiç teşebbüs etmem ama eksikliği bir lahza olsun beni terk etmez. Merak da yetmiyormuş, çok önceden rastlaşacaktık.


Cihat Duman
KAFKAOKUR Dergisi, Ocak 2020.
Çizim: Bengisu Koyukan