Donu Düşükler

3 Nisan 2021

-Hâkime Hanım, şikayetçiyim. Asın bunları gitsin! Asın ki cümle aleme ibret olsun! Zekeriya ve karısı benim başıma bela oldular. Bunları dar ağacında…

-Beyefendi sakin ol! Burası mahkeme salonu! Sessizliğinizi korumazsanız, sizi dışarı çıkarmak zorunda kalacağım. Söz verildiğinde anlatırsınız derdinizi. Yaz kızım!

…Sulh Ceza Mahkemesi’nin 2007 tarih ve 203 numaralı dava dosyasının açık yargılanmasına geçildi. Davacı Hakkı Haktanır’a soruldu. Haktanır:

“Vurgun Mahallesi, Yağmacılar Sokak yirmi numarada bulunan üç katlı evimin ikinci katını, tanımadığım Zekeriya Kıygın’a altı ay önce kiraya verdim. Kendim aynı binada en üst katta oturuyorum. Bu sürede kirayı düzenli ödemediği için olay tarihinde kiracı Zekeriya Kıygın’a giderek, evi boşaltmalarını istedim. Bunun üzerine kiracım Zekeriya önce bıçakla, peşinden örgü şişiyle beni yaraladıktan sonra, yüzüme parfüm sıktı. Çıldırmış gibiydi, son olarak da piknik tüpüyle kafama vurarak beni yaraladı. Uzlaşmak istemiyorum, şikayetçiyim.” dedi.

-Başka bir diyeceğin var mı Hakkı Haktanır?

-Hâkime Hanım; siz zaten dosdoğru yazdırdınız bu güzel kızımıza. Gördünüz mağdurluğumu! Asın bunları! Ben ilkokul mezunu bir adamım. Gurbette onca zaman çalışarak kazandığım paralarla zar zor yaptırdım evimi. Alamanya’da yirmi yıl çalıştım. Bana yapılan zulüm değil midir? Hem kirayı vermedi hem beni yaraladı. Hâkime Han…

-Tamam Hakkı Bey, anlaşıldı, oturabilirsiniz. Yaz Kızım! Davalı Zekeriya Kıygın’a iddialar soruldu. Evet Zekeriya Bey, ev sahibinizin dediklerini duydunuz. Ne diyeceksiniz?

-Ev sahibimin anlattıkları tümüyle doğrudur.

-Suçlamaları kabul mü ediyorsunuz?

-Hayır Sayın Hâkim! Suçlamalar doğrudur ancak eksiktir.

-Sizi dinliyorum, anlatın.

-Efendim, altı ay önce eşim ve iki kızımla birlikte büyük şehrin keşmekeşinden bunalıp, bu balıkçı kasabasına yerleşmeye karar verdik. Hakkı Bey’in evi denk geldi, kiraladık. Taşındığımız gün, sabaha karşı saat üç gibi kapımızın zili çalındı. Korkuyla kalkıp açtım. Baktım ki ev sahibim karşımda duruyor. “Buyurun Hakkı Bey!” dedim. “Evinizde tüp var mı?” diye sordu. Uyku sersemi afallamışım. Kendi evinde tüpü mü bitti yoksa yemek pişirecek tüpümüz var mı yok mu onu mu merak etti anlayamadım ilkin. “Var!” dedim. “Benim bu evi ne zorluklarla yaptığımdan senin haberin var mı?” diye bağırmaya başladı. “Ya tüp patlarsa? Ne olacak o zaman? Alamanya’larda yirmi sene çalıştım da yaptırdım bu evi. Tüp bir patlarsa puufff, koskoca yirmi yılım yandı, bitti, kül oldu demektir. O tüpü hemen atacaksın!” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Saate baktım, canım sıkıldı. “Herhalde aklını yitirmiş meczup,” deyip kapıdan uzaklaştırmak istedim ama hiç gideceğe benzemiyor, durmadan bağırıyordu. Çoluk çocuk uyanıp koştular. Ev sahibimin hanımı, pek uysal pek sevecen bir kadındır. Hakkı Bey’i sakinleştirmeye çalışıyoruz, hanımı bir taraftan eve çağırıyor, ben bir taraftan göndermeye çalışıyorum derken sabah oldu. Bu olaya bir anlam veremedim.

Bir iki gün sonra yine bir gece yarısı kapımız çalındı Hâkime Hanım. Bu sefer karım açtı. Yine o! “Sen parfüm kullanıyor musun?” diye sordu eşime. Karım, “Hakkı Abi, var bir parfümüm. Bir şey mi oldu?” dedi.

Adam küplere bindi.

“Benim bu evi ne zorluklarla yaptığımdan senin haberin var mı?” diye yine açtı ağzını yumdu gözünü. “Ya o parfüm şişesi patlarsa? Ne olacak o zaman? Ben Alamanya’larda yirmi sene çalıştım da yaptırdım bu evi. O parfüm bir patlarsa puuffff, koskoca yirmi yılım yandı, bitti, kül oldu demektir. O parfümü hemen atacaksın!” dedi. Karım çaresiz “tamam” demek zorunda kaldı.

Bir iki gün sonra münasebetsiz bir saatte yine kapımız çalındı. Bu sefer “Evde kesici alet var mı?” diye sordu. Korkarak “Evet!” dedim,

-Yemek yapmak zorunda olduğumuz için haliyle bıçağımız var mutfakta.

-O bıçağı hemen atın evden! diye zıp zıp zıplamaya başladı. “Ya gece yarısı bir katil gelir de o bıçakla sizi doğrarsa? Cinayet işlenirse ne olacak? Kimse cinayet işlenmiş bir evi kiralamak istemez. Zaten biz kendimiz de oturamayız, korkarız. Ben Alamanya’larda…

-Tamam, sus anladım! Atarız bıçağı, elimizle parçalarız meyveyi sebzeyi. Ya da kesmeden bütün yeriz. Baktık yine olmadı, sebze, meyveden de vazgeçer, yandaki tarlaya gidip, yayılır geliriz ailecek inekler gibi. Böylece ne bıçak lazım olur ne de tüp. Söz veriyorum hepsini atacağım ama lütfen cevap ver. Siz sebzeleri neyle kesiyorsunuz bıçaksız? Yemeğinizi tüpsüz neyle pişiriyorsunuz?

-Onca yıl Alamanya’larda hiçbir şey öğrenmedim mi sanıyorsun? Angut muyum ben? Yıllarca ecnebi memleketlerde neler neler öğrendim. Tüpü patlatmadan nasıl kullanılacağını bilirim. Kimse de gelip bizi öldürmez, beni herkes çok sever.

Hakkı Bey, merdivenlerden “Tüp varsa çakmak da vardır. Çakmak çok tehlikeli, derhal atılmalı!” diye söylene söylene evine çıktı. Karım kapının arkasında bizi dinlemişti, gözlerimin içine üzgün üzgün baktı: “Bey, ne olur gidelim bu evden.” dedi.

-Ne olacak halimiz böyle? Güya büyük şehirden kaçıp gelmiştik. Üç kuruşluk huzurumuz kalmadı. Canımızı sıkıyor, moralimizi bozuyor, sakin bir günümüz geçmiyor.

-Hanım, bu ilçede bizi kimse bilmez, tanımaz. “Daha geleli kaç gün oldu da bunlar ev değiştiriyor?” diye dedikodu ederler. Biraz daha dayanalım olmaz mı? Sonra çıkar gideriz. Hem, o vakte kadar biraz çevremiz genişler, arkadaşlarımız olur.

Birkaç gün kapımız çalmadı Hâkim Hanım. “Ev sahibimizin herhalde dönemsel aklı gelip gidiyor.” diye düşünmüştüm. “Yazık, Allah kimseye yaşatmasın,” diye dua ede ede evin kapısından bahçeye çıktım. Eşim de peşimden beni uğurlamaya geldi. Bir de ne görelim: Karımın balkona astığı çamaşırların içinden bir külot, bahçeye düşmemiş mi? Hâlbuki iç çamaşırlarımızı her zaman evin içinde kurutur. Külotu bahçeye çocuklarımız mı attı anlayamadım ama don, karımın donu. Ev sahibim Hakkı Bey külotu bir değneğin ucuna takmış bize doğru sallayarak “Ahlaksız kadın!” diye ortalığı yıkıyor:

-Ahlaksız kadın! İmansız! Seni gidi terbiyesiz! Bunun ne işi var bahçemde? Ektin de çoğalmasını mı bekliyorsun? Derhal terk edin evimi!

Ettiği lafları duyunca, bir panter gibi üstüne atlayıp dövmek istedim ama bir baktım ki zavallı hanımım utancından kıpkırmızı olmuş, yerin dibine girmek üzere. İki gözü iki çeşme “rezil oldum” diye ağlıyor. Ev sahibimi dövmek için kaldırdığım kollarımı karıma doladım. Değneğin ucundaki külotunu aldım. Eşimi yukarı çıkarırken ev sahibime parmağımı sallayıp, “Seninle sonra görüşeceğiz!” diye bir tehdit savurdum. Karım günlerce ağladı. İki de bir, “Vallahi balkona iç çamaşırı asmıyorum. Nasıl oldu da düştü, anlayamadım.” diye yeminler ediyor. Ben de “Düştü ise düştü. Bir gömlekten, pantolondan ne farkı var?” diye teselli ediyorum ama nafile.

Günler böyle böyle birbirini kovaladı Hâkim Hanım. İlk kiranın günü geldiğinde bizim kata çıktım ki neler göreyim: Kapıya yapıştırılmış sarı bir kartonun üzerinde, aynen şunlar yazılmış:

“Donu düşükler. Bugün ayın otuzu. Ya kiramı verin ya da defolup gidin evimden.”

Bantlarını sökerek kapıdan çıkardım. Eve hiç girmeden doğruca üst kata çıktım. Kapıyı çaldım, eşi Saliha Hanım açtı. Kartonu gösterip, “Kirayı yarın getireceğim.” dedim. Kadıncağız çok utandı.

-Oğlum siz onun kusuruna bakmayın. İyi insanlarsınız. Hanımın da çocukların da nur yüzlü maşallah! Bu herif, evlendiğimizden beri böyle… “Yapma, etme!” diyorum ama dinlemiyor. Almanya’da dil bilmem, yol bilmem, iz bilmem, bırakıp da dönemedim. Sonra çoluk çocuğa karışınca, hepten yapışıp kaldım yanında. Yıllardır mecburen katlanıyorum. Evde sözüm geçseydi, size yaptıklarına izin vermezdim. Paramız kendimize fazla fazla yeter durumda çok şükür. Şu kartonu asmanın ne lüzumu var? Karınla çocuklarının yanına dön oğlum. Allah sizin de benim de bu adamla sonumuzu hayretsin inşallah!

Kadıncağız böyle deyince sustum. Hatta acıdım. Hakkı Bey gibi bir adamla kim yaşamak ister? “Karısı, deli herife yirmi dört saat katlanmak zorunda biz yine şanslıyız.” diye kendimi avuttum. Eşime bu mevzudan hiç bahsetmedim. Ertesi gün götürüp kirasını verdim. Bir hafta sessiz sedasız geçti. Hafta sonu ziyaretimize, Ankara’dan aile dostumuz bir karı koca gelmişti. Cumartesi akşam yemeğimizi yiyip, sohbetimizi ettikten sonra yattık uyuduk. Pazarları izin günümdür. Karım sabah uyanmış, çay koymuş ocağa. Kahvaltı hazırlamış. Mutfaktan gelen mis gibi kokuları duyunca uyandım. Tuvalete girmiştim. Bir çığlık koptu ki sormayın! Pijamamı yarım yamalak toplayıp mutfağa koştum. Hatta affedersiniz ‘son damla dona düşer’ derler ya, öyle oldu. Yaz günü olduğu için balkon kapımız açık. Sinek girmesin diye tül perdeyi örtülü. Arkadaşımın karısı mutfağa girip bir bardak su doldurmuş. Kafasına diktiği anda perdenin arkasından balkonda bir adam görünce basmış çığlığı. Öfkeyle tezgâhın üstünde duran hamurlu oklavayı kaptım. Bir baktım ki, ev sahibi merdiven dayayıp, bizim mutfağın balkonuna çıkmış. Kendi evinden bir su hortumu uzatmış. Eline de bir fırçayla bez almış.

-Ne yapıyorsun be adam! diye bağırdım.

“Pislikler sizi,” dedi, kuş sıçmış balkona haberiniz yok. Bu mermeri ben ne zorluklarla yaptırdım, kaç para verdim haberiniz var mı? Yok tabi nereden olacak! Üç kuruş paraya oturuyorsunuz. Kuş sıçsın diye mi ev yaptırdım bu mermeri?

-Ulan bana bak! Anam avradım olsun seni aşağıya atarım. Defol git evimden, bizden uzak dur.

-Küfretme bana terbiyesiz herif! Siz tertemiz tuttunuz balkonu da ben keyfimden mi kendi evimin suyuyla sizin balkonu yıkıyorum. Hizmetçiniz miyim ben sizin? Kokarcalar sizi…

-Sen şu oklavayı görüyor musun? Kafanın pekmezini akıtmadan git, benim canımı sıkma sabah sabah! Misafirlerim var; rezil rüsva ettin bizi de kendini de! “Yallah,” dedim sana!

Hakim Hanım, biraz korkar gibi oldu ama balkona dayadığı merdivenden inerken hâlâ vıdı vıdı konuşuyordu. O an kendimi zor tuttum. Merdiveni itekleyip onu düşürmeyi çok istedim. Aslına bakarsanız, ettiğim küfürler için de ayrıca bana hakaret davası açması lazımdı. Dedim ya anlatıyor ama eksik anlatıyor. Dayanamadım ettiklerine.

Günler birbirini kovaladı. Evinde kiracısı olduğumuz beş ay boyunca Hakkı Bey, bir gece kapıyı çalar “Delici alet var mı?” diye sorar, bir başka gün karton asar, parfüm sorar, tüp sorar, derken yaz bitti kışa girdik. Bir gün çoluk çocuk hep beraber gezintiye çıkmıştık, cüzdanımı evde unuttuğumu fark ettim. Küçük kızım beş yaşında ellerinizden öper. İlle de ben alıp geleceğim diye tutturdu. Kapı kilidiyle oynamaya merak sarmıştı. Kilitlemek yerine kitiklemek diyordu, sürekli kapı kitiklemekten bahsediyor, hikayeler uyduruyor biz de gülüyorduk. “Babacığım, anahtarı ver ben cüzdanı alayım kapıyı kitikleyip geleyim,” dedi. Biz de “tamam” dedik. Onayı alınca koşarak eve çıktı. Sokağın başında beklemeye başladık. Çocuk beş dakika sonra iki gözü iki çeşme geri geldi. Ağlayarak,

-Hakkı amca, beni evden kovdu. Bizim eşyalarımızı balkondan aşağıya atacakmış. “Annen baban eve girsin sen ablanla eve girme!” dedi. “Size bu evde bir şey yaparlar” dedi. “Alabamya’dan para getirdim” dedi. Kapıyı kitikleyemedim babacığım. Ühü ühüüü!”

Çocuk ağlıyor da ağlıyor, susturamıyoruz. Tepemin tası iyice attı. Geri dönüp kavga ettim. Bağrıştık çağrıştık. O gün gezmeyi bıraktık. Ev aramaya koyulduk. Bir hafta içinde de bulduk. Ev sahibime, evi boşaltacağımızı söyledim. Yoksa başım belaya girecek.

19 Mart bizim evlilik yıl dönümümüz Hâkim Hanım. O gece güzel bir yemek yedik. Karıma güller topladım getirdim. Geç saatlere kadar güldük eğlendik. Çocukları uyuttuk. Tam hanımımla baş başa kaldık, kutlama yapacağız, kapı çaldı. Üstümü başımı giyindim ama halim hâl değil. Açtım kapıyı, bilin bakalım kim gelmiş: Hakkı Bey karşımda dikiliyor. Onu bir an önce sepetleyip karımın yanına dönmek için can atıyorum. O an bana ne dese “tamam” diyecek vaziyetteyim. “Buyur Hakkı Bey.” dedim. “Siz evden çıkamazsınız.” dedi

-Nedenmiş o?

-Bak kiracı! Kesici, delici alet bulundurmayın evde dedim, dinlemediniz. Tüpünüz parfümünüz de var; onları da atmadınız. Göz yumdum. Nihayetinde ben de bir insanım, içim elvermedi. “Bu kış gününde bir aile sokağa atılmaz” dedim kendi kendime.

-Demek imana geldin. Bizi kış günü sokakta bırakmak istemiyorsun?

-Hadi oradan dangalak! Bu kış gününde kiracıyı nereden bulacağım? Ben bu evi Alamanya’larda kazandığım parayla ne zorluklarla yaptırdım. Boş boş dursun diye mi? Yazın çıkarsınız ama siz çıkmadan önce kiracı bulurum öyle çıkarsınız.

-Bak gece gece beni yatağımdan kaldırdın. Canımı daha fazla sıkma. Birkaç güne çıkıp gideceğiz. Bir daha ne sen bizim yüzümüzü göreceksin ne de biz senin. Hadi selametle deyip kapıyı kapatmak istedim ama ayağını eşiğe dayadı.

-Konuşma bitmedi. Anlaştık değil mi, yaza doğru ben kiracıyı bulunca sen hemen evi boşaltacaksın. O kesici delici aletlerinizi de görmeyeceğim!

-Bak benim canımı sıkma! Çek şu ayağını kapıdan, defol git evine!

-Ben Alamanya’larda…

“Seni de Alamanyayı da…” deyip mutfağa koştum. Doğru söylüyor, çıldırmış gibiydim. Bıçağı kaptığım gibi kapıya geldim, “Al sana kesici alet, al sana cinayet!” deyip salladım bıçağı. Koluna denk geldi. Pazusunda kocaman bir çizik açıldı. “İşte, artık kimse bu evi istemez.” dedim Hâkime Hanım. Sakinleştim mi? Elbette hayır. Koştum salona hanımın ördüğü kazağı elime aldım. Bir hışımla ilmekleri şişinden sıyırdım. Tekrar koştum kapıya bu kolunu tutmuş kedi yavrusu gibi miyavlıyor. Şişi soktum karnına. “Al sana delici alet.” dedim. Sakinleştim mi? Elbette hayır! O kıvranırken koştum yatak odasına hanımın parfümünü aldım “Al sana parfüm!” dedim sıktım suratına. Gözü göremez oldu. Sendeledi, merdivenlerden bir basamak aşağıya düştü. Sakinleştim mi? Elbette hayır. Koştum mutfağa aldım piknik tüpünü “Al sana Alamanya tüpü! Ya elimdeki bu tüp patlayacak ya senin kafan patlayacak. Ancak öyle kurtulursun elimden…”

Derken konu komşu binaya doluştu. Çoluk çocuk, kadın erkek iyice curcuna olduk ve şimdi karşınızdayız. Adaletin kestiği parmak acımaz Hâkim Hanım. Bunların hepsini yaptım. Bu adamdan da hıncımı aldım. Takdir mahkemenizindir.


Nurcan Ezel Hümay