Çürüyen Ruhlar: E. M. Cıoran

7 Nisan 2021



Çürümüş ruhların temellerini kazan filozof Emil Michel Cioran: Doğum ve ölüm arasında bitmek bilmeyen hesaplaşmalar, yaşamla alıp-verilemeyen şeyler, intihar ve burukluk. 1911 yılında Romanya’da doğan; felsefenin derinliklerine mezarlar açan yazar, Bükreş’te felsefe okumuştur. Immanuel Kant, Arthur Schopenhauer ve özellikle de Friedrich Nietzsche‘den etkilenen Cioran, 1932‘den itibaren düzenli olarak dergilerde yazmaya başlar. 1933‘te Berlin‘de felsefe okumak için “Humboltd Kurumu” bursunu kazanır. İlk yapıtı olan Sur les cimes du désespoir (Ümitsizliğin Doruklarında), 1934‘te yayımlanır. 1937 yılında Fransa’ya gider. 1995 yılında Alzheimer hastalığından yaşamını yitirmiştir.

Felsefenin en büyük cesareti kuşkuculuktur. Şüphesiz, Cioran da kuşkusunu en çok doğum-ölüm ekseninde kullanmış, tarihe ve ütopyaya olan güçlü perspektiflerinden intihar düşüncelerine kadar önümüze birçok denklem koymuştur. Kimi zaman öyle karanlık denklemler sunar ki, onu anlamak için okumak yetmez; onu düşünmek gerekir.

''Doğmuş olmamak, sadece bunu düşünmek… Ne büyük mutluluk, ne büyük özgürlük, ne büyük uzay!'' diyen Cioran, gerçek mutlululuğu ve özgürlüğü doğmamış olmakta bulur.


O, alıp veremediği her şeyi yazmış; derinlemesine düşünmüş ve doğum ile yaşama dair tartışmalarına şu açıklamayı getirmiştir: ''Birinden nefret ediyorsanız, bir kâğıt parçası alın ve on, yirmi, otuz kere 'X itin tekidir, X itin tekidir' yazın. Birkaç dakika sonunda insan yatışır, daha az nefret eder.''

Bunların yanında yazmaya dair tutkusunun da, parçalamaya çalışıp özünü görmek istediği tüm kavramlar için ona güç vermiştir. “Eminim ki, eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum. Yazmak olağanüstü bir tesellidir. Yayımlamak da. Bu size gülünç görünebilir, hâlbuki çok doğru. Çünkü bir kitap hayatınızdır ya da hayatınızın bir bölümüdür ve sizi dışarıya çıkarır.” der ve görürüz ki, zihnindeki tüm soyut savaşları kâğıda dökerek, daha dayanılabilir bir hale getiren somut bir resim çizmiştir. Belki de bu, kendisinin de söylediği gibi kavgasını dindirmek için yaptığı en etkili şey olmuştur. Kitaplarına “Aslında bütün kitaplarım otobiyografik, ama maskeli bir otobiyografi türü” der, onun bu cümlesinden kendini yazarak var etmiş bir düşünür olduğunu, yazmaya dair tutkusunun zihninin kıvrımlarını özgür bırakmakla alevlendiğini görürüz.

''İnsan ölümlü olduğunu unuttuğunda önemli işler yapmakla yükümlü hisseder kendini; bazen de başarır bunu. Ölçüsüzlüğün sonucu olan bu unutma aynı zamanda onun mutsuzluğunun da sebebidir.'' diyor Cioran. Şayet onun her cümlesine baktığımızda kendine bir boşluk yarattığını ve o boşlukta sallandığını görür gibi oluruz. Cioran, insanların ölümle olan barışıklığının, çoğunlukla onların ölümün vermiş olduğu korkudan arınmak için bir aldatmaca yaratmış oldukları yönündedir. Ölüm uzlaşmaktan doğan bilgeliğin, onun karşısında olabilecek en yüzeysel tavır olduğunu anlatır bize. Bunun yanında onun, hayatı ve dünyayı sevmeye karşı olan çabasının da olduğunu görürüz. ''Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim, marifetlerini ve coşkularını; ve bana ölümü hatırlatmayan hiçbir şey bulamadım: çiçekler, yıldızlar, çehreler –solmanın simgeleri, bütün muhtemel mezarların potansiyel kapaktaşları!'' der, ve anlarız ki dünyevi şeylerin geçiciliğinden bahseden bu adam, dünyayı bir simülasyon olarak görür ve elbet biteceğinin farkındadır.



Çürümenin Kitabı, yazarın en gözde kitaplarından birisi. Başlıklar halinde, kısa kısa konuları ele alan kitap bana Montaigne’in Denemeler’ini de anımsattı. Okuyucunun değil, kitabın okuyucuyu bir seçtiği kitap Çürümenin Kitabı. Kitapta ne kadar olumsuz ifadeler yer alsa da Cioran’ın yaşamı olumsuzladığı düşünülmez. O daha çok belirsizliğin cazipliği üzerinde durur. Dönüştürülebilen bir imanı canavarca bulur, tek itaati şüphedir. Felsefede yer alan her isim gibi, itaat ettiği tek şey şüphedir. Kitap bu noktada ‘varoluşçuluk’ kavramına vurulmuş bir darbe gibidir.

Aynı zamanda iyi bir tarihçi de olan Cioran tarihe karşı düşüncelerini de yazmadan geçmez. Onun için her şey bir çürüme süreci içerisindedir. Nietzsche “üst-insan”ı (Übermensch) kavramından bahsederken; Cioran “alt-insan”a dönüşmektedir. İlerlemenin ancak teknolojinin tarihi ve süreci için söz konusu olduğunu düşünür. Örneğin, Çürümenin Kitabı’nda aşk iki tükürüğün kavuşmasıdır. Dünyevi olan şeyler, eylemlerden ibarettir ve onlar geçicidir. Ama elbette, Cioran’ı daha iyi anlamak, daha da doğrusu onu düşünmek için Çürümenin Kitabı’nı okuyup, çürümenin ne anlama geldiğini kavramak gerekiyor.

“Kendimizden kurtulamadığımız zaman, kendimizi yiyip bitirmenin tadını çıkarırız.”

Cioran’ın eserlerine baktığımızda, onun da çoğu gibi düşünürle ortak noktasının müzik tutkusu olduğunu görürüz. Kimi zaman, o bunun bir ‘saplantı’ olduğunu dahi söyler. Kendisi bir Bach tutkunudur ve onun için şunları söyler: “Evrenin başarısızlığa uğramadığı izlenimini size veren tek şey Bach’tır.”

Annesinin dahi ‘’Bu ıstırapları çekeceğini bilseydim, seni dünyaya getirmezdim” dediği adamın, kavgasını ettiği ona şeyin arasında, ruhuna derinlemesine bağlı olan bir tutkunun varlığı, ne de tuhaf geliyor değil mi insana? Dünyaya gelmenin talihsizlik olduğunu söyleyen bu adamın, dünya üzerinde bir tutku beslemesi, şüphesiz müziğin çoğu düşünür ve büyük isimlerin hayatındaki etkili yeriyle aynıdır. Çünkü müzik, yazmak ve düşünmek gibidir.

''Doğmuş olmamı bağışlayamıyorum. Dünyaya gelerek, sanki bir gizeme saygısızlık etmiş, önemli bir anlaşmaya ihanet edip adı olmayan büyük bir kabahat işlemiştim. Oysa o kadar keskin olmadığım da vaki: Doğmak bana o zaman, başıma gelmemiş olmasıyla avunamayacağım bir felaket gibi görünüyor.''




Hazal Kebabci
Çizim: Fatma Erkuş