Çırak

22 Nisan 2021


“İnsan neyi sever? Ya da sorulması asıl gereken soru: ‘İnsan nasıl sever?’. Tutunduğu her dalı kesen, kendini yüzüstü bırakanları mı sevmeliydi yoksa ona değer verenleri mi sevmeliydi? Böyle sorunca, insan elbette değerli hissettireni sevmeli bir kişi der. Demeli de zaten. Zira, ilk izlenimde bunu söylemeyen kişi aptaldır. Yani, aynadakine bu cümle kurulduğunda duraksamalı, düşünmeli. Sonsuza kadar da olsa düşünmeli. Hatta belki zihni kanayana dek. Eğer bir aptalla konuşmuyorsa ki konuşmamalı zaten bir aptalla, yaşadıklarının bir yansımasıdır kurulan bu cümle aslında.” Diye sayıklayıp duruyordu minik, eski ahşap bir taburenin üstünde. Önündekiler, anılarıydı. Yüzünü kapkara parlayan denize çevirmiş, gözükmeyen dalgaların sesini dinliyordu. Masasına bir telefon, bir saat, bir de çantasından çıkardığı kâğıtları koymuştu.

Öylece oturuyor yalnızca bunları düşünüyordu. Karşı kıyının minnacık ışıkları adamın yalnızlığına teselli veriyor gibiydi. Kafasını kaldırdı. Gökyüzünde enteresan bir şey yoktu. Uçaklar her zamanki bulutların üzerinden, her zamanki gibi geçiyordu. “Neredesin gökyüzü?” diye bağırdı. Gökyüzü cevap vermedi. Durdu. Bekledi. Adamı izledi öylece. Yalnızlığını izledi. Yüzünü göstermek istemiyordu. Bulutları bir peçe gibi yüzüne örtüyordu, gizliyordu kendisini. Adam güldü. Denize anlamlı bir bakış atıp derin bir nefes aldı. “Vay be!” diye iç geçirdi.

“Vay be!” beş harfli, iki kelimelik koskoca bir paragraf, hatta bir yaşam öyküsüydü. Otuz beş senelik bir yaşam ancak bu kadar alçakça özetlenebilirdi. Alçak olmayı adam istememişti. Nefret ederdi alçaklardan. Öylelerinin kendi fikirleri olmazdı çünkü. Kendileri gibi sevemezlerdi. Bir başkası gibi düşünüp bir başkası gibi aşık olurlardı. Sonra da onlara yakışır biçimde terk ederlerdi dünyayı.

Otuz beş yaşındaydı. Kimine göre yolun yarısıydı, kimine göre başı, kimine göre de sonuydu. Ona göreyse yaşanmamış bir hayatın başı, yarısı veya sonu olamazdı. Yaşamak için gülmek gerekti. Gülmeyen insan yaşamıyordu adama göre.

Kapkara denizin gizemli dalgaları vuruyordu birer birer sahile.

Çıkan ses güzeldi. Samimiydi. İçtendi. Bir o kadar da ürkünçtü. Gölgelerin sihri altında yaşayan adama göre geceleri deniz bir başka olurdu. Gündüz gülüp coşan deniz, geceleri ağlıyordu. Ağladığını göstermek istemezdi hiç kimse. Adam da istemezdi. Deniz de istemiyordu. Gizliyordu gözyaşlarını gün ışıklarından. Sanki gizlemese anlayacaktı insanlar. Tonlarca suyun arasında iki damla göz yaşını fark etmek meziyet isterdi. Çok az kişi fark edebilirdi. Onların da gündüzleri denizle işi olmazdı. Geceleyin gelir, bir iki bir şey içtikten sonra hüzünlenirlerdi. Sabaha kadar oturur, güneş daha onların yüzünü görmeden enseleriyle karşılaşırdı.

Terkedilmişlerin en yalnız olduğu saatlere şahit olmadığı için mutluydu belki de güneş.

Saat henüz üç olmamıştı. Ustası geldi adamın. Adam çırak değildi. Ama onun da bir ustası vardı. Hiç kimsenin öğüt almak istemeyeceği biriydi. Hüzünlendirirdi adamı. Her gece gelip otururdu yanına. Öyle susardı, öyle susardı ki sanki hiç var olmamış gibi.

Var olduğundan şüphe yoktu.

Usta gizlenmiyordu kimseden. Yaşlıydı. Yüz yaşını çoktan geçmişti. Yüzden sonra da saymayı bırakmıştı. Elinde iki kalem vardı. Kalın, hırıltılı sesiyle “Burada mıydın?” dedi. Adam cevap vermedi. Ustası kafasını çevirdi gecenin arkasına gizlenen ufka uzun uzun baktı. Yıllar boyu herkes tarafından dışlanmıştı ustası. Gözlerindeki yorgunluktan anlaşılıyordu bu. Göz altları şişmişti. Saçları beyazlamıştı. Kalemlerden birini uzattı adama. Adam aldı. Usta, adamın yazıp yazmamasına bakmadan başladı yazmaya. Kazıdı ilk kelimeyi masadaki kâğıda. Çok geçmeden kaldırdı kalemi. Buruşturup attı kâğıdı. Parmak uçlarına bulaşan mürekkep umurunda değildi. Adam da döndü kâğıda. Ustası kadar hızlı yazamıyordu. Alışık da değildi yazmaya.

Ne usta konuşuyordu ne de adam.

Adam ustası gibi değildi, sevmezdi sessizliği.

Söze girdi.

– Yine geldin ustam.

– “…”

Bu kez ustası cevap vermedi.

Yüzüne tebessümünü takınarak,

– Yine baş başa kaldık ustam.

Ustası yüzündeki ciddiyetini koruyarak cevap verdi.

– “Ben senin gölgenim çocuk” dedi. “Nereye gidersen git, kiminle olursan ol hep seninleyim. Sen beni bırakamazsın. Güçsüzsün bir kere. Beni bırakmak irade ister. Ehh… Bir de şansının olması lazım tabii. Senin gibi kaç kişiye daha akıl veriyorum biliyor musun sen? Bilemezsin. Hem iradesiz hem de bencilsin çünkü. Evet, bencilsin. Şu dünyada tek derdi olan sensin sanıyorsun. Yanılıyorsun. Hem de şu tependeki gökyüzünden daha büyük bir yanılgı içerisindesin. Dünyada gökyüzündeki yıldız kadar çeşitte dert var. Senin gördüklerinse aslında bu evrende en ufakları. Büyük zannettiğin dertler aslında senden çok daha uzakta. Yanlış anlama ha! Yalnızca senin için değil, herkes için bu böyledir.”

Gülümsedi.

– “Aşık oldun, yanındaydım. Anneni kaybettin, yanındaydım. Sonra, babanı kaybettin. Ben yine yanındaydım. Sevdiğini elde ettiğinde de seni terk ettiğinde de yanındaydım. Senin gibi çok kişinin kaderi oldum ben.”

– Sen de dokunmaya gelmiyorsun ha! Bi’ sohbet açalım dedik yaptığına bak! Tamam ustam. Kızacaksan konuşmayalım, oturalım öyle sessiz sessiz.

– “…”

Adam dayanamadı sessizliğe. Yüzüne yekpare bir ciddiyet takınıp sordu:

– Benimle ilk defa konuşuyorsun ustam. Neden daha büyük dertlerim varken konuşmadın da şimdi konuşuyorsun? Şimdi mi aklına geldi öğüt vermek bana?

Konuştukça ses tonu ve kızgınlığı artıyordu ustasına. Ustasının yüzündeki hafif tebessüm kaybolmuştu. Öfkelendi, adam bağırdıkça.

– Neden mi ilk defa konuşuyorum seninle? Çünkü sen de benle ilk defa konuştun. Yani delirmeye başladın yavaştan diyorum. Bundan sonra var olduğunu sandığın ustan artık seninle konuşacak. Benden tek kurtulma ihtimalini de böylece yitirdin. Yazık. Çok yazık.

– Ben senden neden kurtulmaya çalışayım ki ustam? Bak, konuşuyorsun benimle artık. Ne güzel. Kimse olmasa da sen varsın artık yanımda. Kimseye derdimi açmama da gerek yok artık. Seninle dertleşiriz. Bunun nesi kötü Ustam?

– “Benimle konuşmak en kötüsüdür de ondan.” Dedi.

Adama acıdığı yüzünün her çizgisinden belli oluyordu.

– “Ben senin ustan falan değilim” dedi. “Yalnızlığınım ben senin.”

İnsan için en kötüsüydü yalnızlığıyla konuşmak. Yalnızlığıyla konuşan insan yalnızlığını konuştururdu çünkü. Devam etti usta:

– Konuşan yalnızlık başkadır. Susmaz. Def etsen de başından, hiçbir yere gitmez. Öylece durur, sana akıl verir. Verdiği akıllar seni ona daha çok bağlar ve başlar böylece ömür boyu süren bir yalnızlık. Beni de sen konuşturdun işte. 

Bir kelime daha yazdı. Kahkaha atmaya başladı.

Ustanın kahkahası hoyrattı.

Adam şoktaydı. Sapsarı kesilmişti. Duyduklarına bir türlü anlam veremiyordu. Yalnızlığını nesneler alemine getirmekle kalmamış, onunla konuşmuştu. Yalnızlığını soyut bir varlıktan somut bir varlığa çevirmişti. Yalnızlığı da onunla konuşmakla kalmamış, ona acımıştı.

Kendini çok alçak hissediyordu. Bu gördüklerinin bir kâbus olduğunu umarak yazmaya devam etti.

Yazmak yetmiyordu ruhunu dinlendirmeye. Kafasına yavaş yavaş kan dolmaya başlıyor, hararetleniyordu.

Ellerini yumruk yapıp, avuç içleriyle kafasına vurmaya başladı. Soğuk soğuk terliyor, sakallarına yaşlar süzülüyordu. Buruşuk yanaklarından süzülen her bir göz yaşı yere balyoz gibi iniyordu. Her damlada deprem oluyordu ruhunda sanki. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor, bu kâbustan bir an önce uyanmak istiyordu.

Uyanamıyordu.

Gerçeklerle yüzleşen her insan gibi hayal dünyasına geri dönmek istiyordu. Masadaki şişelerden kendine yakın olanı öfkeyle yakalayıp yere vurarak parçaladı. Tabure yerden çok yüksek değildi. Sıçrayan parçalar elinin dış tarafını kesmişti. Avucunda kalan kısmını sol bileğine yaklaştırdı. Ustasına son kez baktı. “Elveda ihtiyar” dedi ve ani bir hamleyle sol bileğine ince bir kesik attı. Kolu düştü. Bileğinden avucuna doğru süzülen sıcaklık tatlı bir his veriyordu adama. Çok geçmeden üşümeye başladı. Soğuk terlemesi arttı.

Gözleri kararmaya başladı.

Derin bir nefes aldı. Gecenin tüm sihrini içine çeker gibiydi.

Nefesini verdiğinde bunun son olacağının farkındaydı. Öyle de olmuştu. Adam tatlı bir tebessüm yerleştirip yıllanmış yüzüne, veda etti dünyanın yalnızlığına. Ustası hâlâ adamın yanındaydı. Çok geçmeden o da kalktı. Önce elindeki kalemini, sonra da yüzyıllık bedenini bıraktı denize. Adam kurtulmuş muydu şimdi yalnızlığından? Galiba. Öyle ki ölüm, tek yol gibi görünüyordu yalnızlığından kurtulmak için. Ne var ki bunun da kesinliği meçhuldü.

İnsanın neyi sevdiği değişirdi. Fakat neyi sevmediği değişmezdi. Yalnızlık, kimsenin sevmediği bir şeydi. Adam da sevmiyordu. Halbuki onu yalnızlığa mahkûm edenlere inat sevseydi yalnızlığını, öğretebilecekti belki de ondan sonrakilere; insanın neyi sevdiğini, nasıl sevdiğini ya da kimleri sevmesi gerektiğini.


Tarık Çimen