Bir Balkon Yalnızlık

18 Nisan 2021

Kalbimi kıran şeylerin başında bir evin balkonsuz olması var demiştim sana bir keresinde. Gülüp geçiştirmiştin o gün ama bir evi ev yapanın dört duvar olmadığını, balkonu güzel kılanın da baktığı manzara olmadığını keşfedememiştin henüz. Oysa bilmeliydin, bir evin balkonu insanın kalbi gibiydi. Ve bir balkona bu kadar anlam yüklemek, aptallık değildi.

Açılıp kapanan panjurları vardı balkonların, bazen dışarıdan kir pas içinde kalmış gözükse de güneşi içeri alan da yağmurları kovan da onlardı. Küçük ama kalabalık, bazen de en yalnız sofraları ağırlayan masaları vardı. O masalar ki, kimi vedaların, kimi kutlamaların, kimi yaz akşamlarının en sesli kahkahalarının şahidi olacaktı. Ansızın gelen bir iç sıkıntısında, omza alınan o ince hırkayla, yıldızları seyrederken dayandığın demirleri vardı. Bahar gelince sardunyalar ekilirdi. Kış gelince saksıları demirlerden indirirken, insanın içini buruk bir his kaplardı. İçerdeyken dışarıya bağlardı seni, bazen de fazla dışarı kaçtığında, içine dönmeni sağlardı. Tek başına oturmanın, biriyle karşılıklı bir sessizliği paylaşmanın keyfi bambaşkaydı.

O yüzden oldum olası sevememiştim işte balkonsuz evleri. Bir nefes arasına, bir kutlama birasına, bir yalnızlık şarkısına ya da coşkulu ama mütevazi sofralara yer yoktu o evlerde. O evlerde, bana ait bir alan yoktu. Görkemli bir deniz manzarası olmasa da gökyüzüne başımı uzatabileceğim, yıldızları bir pencere pervazına takılmadan izleyebileceğim bir boşluk yoktu. Sen anlamsız buldun bu şiddetli sevgimi, belki fazla romantikti senin için veya sadece çocuksu bir istekten ibaretti. Ben bir eve ilk girdiğim an, balkonunu görmek isterken, sen balkonu içeri almayı düşünenlerdendin. Salonlara dev ekran televizyonları, mutfaklara bir iki raf fazlasını, yatak odasına daha fazla dolabı sığdırmayı isteyenlerdendin. Bir yaşam alanı yaratmanın, içine sığdırabildiğin eşyalar kadar olduğunu iddia eden biriydin.

Ortak bir hayatı paylaşmak niyetiyle dolaştığımız sokaklarda gezindiğimiz her ev, ayrı bir tuğla ekledi aramızdaki duvara. Senin yıkmaya çalıştığın balkonlar, benim tutunmaya direttiğim balkon demirleri, aramızda yavaş yavaş büyüyen uçurumu daha da şiddetlendirdi. Bilmiyorum, ortak bir nokta var mıydı bu küçük kavgamızda ama, bazen basit bir şeye yüklediğin anlam, hayata baktığın pencereyi belirlerdi.

Şimdi oturduğum küçük stüdyo dairede, bir balkon uğruna ettiğimiz kavgaları ve onun getirdiği ayrılığı gülümseyerek hatırlıyorum. Ancak iki kişinin sığabileceği ufak balkonumu, renkli sardunyalarla süslüyorum. Ama hala gökyüzünü, boynumu pervazdan uzatmadan görebiliyorum. Sonra hayal etmeye çalışıyorum seni, şu an yaşadığın evi. Balkonu kesin salon daha geniş olsun diye içeri aldırmışsındır diye düşünüyorum. Hayatına aldığın kişiyle, geniş salonunuzda oturduğunuzda izlediğiniz filmleri tahmin etmeye çalışıyorum. Düşündükçe, bir hüzün kaplıyor içimi, sana üzülüyorum. Gri cepheli evlere, kocaman ve içi dolu bir yalnızlığa mahkûm olmamanı umut ediyorum bir yandan. Sana, bunun son konuşmamız olacağını bilmeden okuduğum bir Necatigil şiiri geliyor aklıma.

“Evlerin içi oda oda üzüntü,

Evlerin dışı pencere duvar.”

Gökyüzüne bakarken, üzüntülerini ve sevinçlerini dört duvar arasına gizlememeni, yalnızlığını eşyaların kalabalığıyla dindirmemeni ve balkonsuz bir evde, nefessiz kalmadan yaşayabilmeni diliyorum.


Ezgi Naz Aksu