Bir Akşam Yemeği Safsatası

11 Nisan 2021

 Uzun bir zamandan sonra, akşam yemeğinde birkaç arkadaşla buluşacağım için yaptığım hazırlıklar saatlerdir sürüyor. Biraz da oyalanıyorum aslında. Benim kafam tembellik hakkım olduğunu Lafarque’dan(*) öğrendiğimden beri rahat. Gerçi haksızlık etmek istemem. Onun kayınpederi de böyle ciddi ve anlamlı uğraşlar içerisindeydi. Konumuza dönecek olursak, ben bu vesileyle günlük işlerimi yaparken kendimi yormamak için bazı metotlar geliştirdim. Buna en basit örnek olarak; artık çok fazla gıda maddesi almayışımı gösterebilirim. Ne kadar fazla yiyecek alırsanız, o kadar çok yemek pişirmek zorunda kalıyorsunuz. Hem fazla bir şey yiyip içmediğinizde, çöpünüz de birikmiyor, böylelikle çöp atma derdinden de kurtulmuş oluyorsunuz. Eğer böyle bir sohbete girersem: “Sizin sitede apartman görevlisi yok mu?” diye sorarlar adama akşamki yemekte. “Ben apartman görevlilerinin de tembellik hakkı olduğuna inanıyorum.” diye cevap veririm o zaman.”

Sohbeti üniversite yıllarında yaptığın gibi emek ve sömürü düzlemine çekip, masadaki anlamsız; ama neşeli kahkahaları doğrayarak ortamı sessizliğe bürüyen adam niyetinde olmana şaşmamak lazım. Nerede neşe ile ilgili bir hareketlenme görsen, dünyanın çekilir bir yer olmadığı ile ilgili attığın nutuklarla insanların yüzündeki gülümsemeleri silip yok eden bir canavara dönüştün. “Kendime çok da fazla haksızlık etmemeliyim aslında.” diye söylenirken: “Allah belanı versin!” diye bir ses duyuyorum. İçinde bulunduğum vicdan muhasebesiyle mukayese edilebilecek ölçüde ve yerli yerinde bir zamanlamayla karşıma çıkan bu sözle irkiliyorum. Sesin kapının önünden geldiğini anladım; ama kapıyı açmaya üşeniyorum. Kim bilir hangi kavgalı komşular birbirleriyle didişme içerisine girdi? O bir şey değil, ne olduğunu merak ederek konuya dahil olduğun böyle durumlarda; kendi haklılığını ispat etmek ve taraf toplamak amacıyla seni de tartışmaya dahil etmek gibi bir çaba içerisine giriyor insanlar. Bak şimdiden içim sıkıldı; ancak bağırışlar arttığı için merak da etmiyor değilim. “Şöyle bir kafamı uzatır, hemen kapatırım kapıyı ne olacak sanki?” diye düşünerek açıyorum kapıyı. Kapıyı açmamla birlikte üzerime sırt üstü bir adam devriliyor. Adamla birlikte yere düşünce kafamı parkeye vuruyorum. İçimden: “Sıcağıyla pek bir şey anlamazsın; ama muhtemelen bir yerin kırılmıştır.” diye düşünüyorum. Akşam yemeğine hazırlanırken başımıza gelenlere bak!

Ben ağır ağır ayağa kalkmaya çalışırken, üzerime devrilen komşu çoktan fırlayıp kavgaya devam etmeye başlamış. Kapının önünde kimi dövüşçü, kimi izleyici rolünde bir sürü komşu var. Kimse de “İyi misin?” diye sormuyor. Kapıyı suratlarına çarpıp içeriye giriyorum. Salonun orta yerine doğru büyük şehrin insanları nasıl dejenere ettiği ile ilgili bir nutuk çekmeye hazırlanırken telefon çalıyor. Arayan babam. Avukatım aracılığıyla üzerindeki mal varlığını, nasıl kendi üzerime geçirdiğimle ilgili bir şeyler anlatıyor. Benim bir avukatım, onun da herhangi bir mal varlığı olmadığını anlatmak boşuna. Bunama başlangıcı teşhisi konduktan sonra ara sıra bu tarz telefonlar alıyorum; ama artık alıştım. Bir süre dinleyip birkaç izahat verdikten sonra henüz duş almadığımı fark ederek telefonu kapatıyorum; ancak sular kesilmiş. Birkaç gün önce telefonuma “sayın abonemiz bölgenizde planlı su kesintisi yapılacaktır.” şeklinde gelen mesajı hatırladım şimdi. Bu problemin çözümü bidonlardaki içme suyunun bir kısmını elektrikli su ısıtıcısında veya ocak üzerindeki bir tencerede ısıtmak; ama şimdi kim uğraşacak bununla? “Bol deodorantla bu işin üstesinden gelirim ben.” diye söyleniyorum.

Akşam yemeğine gitmeden önce bir şeyler atıştırmayı planlıyorum. Muhtemelen buluşulacak restoranda en doyurucu menünün fiyatı, benim iki haftalık harcamama denk geleceği için açlığımı bastırmam iyi olur. Zaten orada da sağlıklı beslenme ile ilgili birkaç havalı söz edip en ucuz salatayı sipariş ederim diye düşünüyorum. Acaba biraz halsiz olduğumu ve katılamayacağımı söyleyip affımı mı istesem? Mevcut konjonktür gereği kimsenin buna itiraz edeceğini sanmam. Hatta onları düşünerek hareket ettiğim için teşekkür bile ederler. Hem böylece gidip gelirken bineceğim taksiye vereceğim parayla bir aylık su faturamı yatırabilirim. O sırada tekrar telefon çalıyor. “İşin gücün para!” diye bağırıyor babam. “Her şeyi hesap edeceğim tabii ki, üç kuruş para kazanıyorum.” deyip kapatıyorum. Yıllar sonra babamla yakalayabildiğim bu sohbet korelasyonunu fırsata çevirdiğim için kendimden utanacak değilim. Daha önce birkaç sefer mazeret belirterek gitmediğim için bu seferki akşam yemeğine gitmem gerektiğini düşünerek son hazırlıklarımı da yapıp evden çıkıyorum.
***
Buluşmaya ilk gelen ben oldum. Yarım saattir beklememe rağmen kimsecikler görünmüyor. Garsona arkadaşlarım geldiğinde, onlarla birlikte sipariş vereceğimi; ancak beklerken bir bardak su alabileceğimi söylüyorum. Arkadaşların trafikten ötürü geç kaldıklarını düşünürken, aklıma geçen hafta sırf bu akşam yemeği planı için kurulan sohbet grubuna göz atmak geliyor. Şöyle bir incelediğimde saatler öncesinden gelmiş mazeret bildiren mesajlarla karşılaşıyorum. Sanırım nihayetinde hepimiz birbirine paralel hayatlar yaşıyoruz.

Birinci mesaj: “Arkadaşlar bugün oturduğum sitede yaşadığım tatsız bir olay sonucu darp edildim. Durumum iyi. Hukuki işlemlerle uğraşmak zorundayım. Katılamayacağım, görüşmek dileğiyle.”

İkinci mesaj: “Çok geçmiş olsun, benim de babamın hastalığının nüks etmesi sonucu kendisini doktora kontrole götürmem ve devamında da birkaç gün onunla kalmam gerekiyor. Üzgünüm arkadaşlar.”

Üçüncü mesaj: “Hepimize geçmiş olsun, testimin pozitif çıktığını an itibarıyla öğrenmiş bulunmaktayım. Gelemeyeceğim, başka tarihe ertelesek iyi olur. Hoşça kalın.”

(*) Marx’ın damadı olan Paul Lafarque ‘Tembellik Hakkı’ isimli çalışmasında bir aylaklık övgüsünden ziyade, çalışmaya yönelik olarak yapılan övgüleri ve dönemin ağır çalışma koşullarını şiddetle eleştirmiştir.

Onur Özkoparan