Unutma Beni Defteri

18 Mart 2021

Bu sabah Unutma Beni Defteri, geçmişin kokusuyla tütsülenmiş kütüphanemin üst raflarının birinden avuçlarımın içine düşüverdi. Eskiden nasıldı sabahlar? Belki içim güneşe doğru yeşersin diye bir yürüyüş yapardım ve soluğuma her daim temiz, her daim ferah nefesler katılırdı. İşte ben, bu sabah Unutma Beni Defteri’nin sarı sayfalarında dolanıyorum. Ben dolanırken gün yürüyor, sabah bir başkasının kuru yapraklarını toprağa karıştırıyor. Adımlarım yumuşak, toprağı incitmemeye çalışırcasına bir var bir yok. Yüreğime güvenip adımlarımı yolun kıvrımlarında gezdiriyorum; bir çıkmazdan diğerine giriyorum ve sonunda çakıllarının üzerini usul usul örtüp sıcağında yıkayan dalgaların şefkatiyle buluşuyorum. O, çakıllarını severken defterin sayfaları uçuşuyor, saçlarımı okşuyor ve ben, söğütleri ılık rüzgarlarıyla mevsim pencerelerinde yaşatan bir sabaha uyanıyorum. ipek böcekleri, ağustos salkımları ve sevdiğim kokular yüreğimin ceplerinde yaşayan o sabahı hatırıma doğuruyor; diğer tüm sabahlara, akşamlara ve şimdilere selam çakıyor. Uykularımda beni sarmalayan düşler bir o yana bir bu yana dalgalanıyorlar, ben de o düşlerin rengini almış zihnimle gözlerimi açıyorum. Yastığımı sırtıma destek edip doğruluyorum. Artık o renkten midir, yoksa bu sabahın iyi kilerinden midir bilinmez, fark ediyorum ki aslında ruhum çoktan havalanmış dağların ardında bir koyda, adımlarım ise hâlâ havada; izliyorum ve yazıyorum.

“İskelenin birinden özgürlüğe çözülmüş yelkenli şişirmiş yelkenini; eski iskele büyüttüğü teknesini yolcu ediyor şimdi…”

Ben fark etmeden rüzgarına takılıyorum. Ardımda iki kelime ve biraz da damla bırakıyorum.


Bir yaz sabahının kalp yalnızlıklarını iyi eden aydınlığıyla parıldayan odama geri dönüyorum. Çıplak ayaklarım kimi yerde boşluklu kalmış tahta zeminle buluşuyor, pencereden içeri dolan esinti tül perdelerimi havalandırıyor. Bu pencere baş ucumda, düşlerimin koruyucusu gibi her yaz. Yazın tüm sarı günlerinin, zakkum çiçeklerinin, yasemin salkımlarının ve turuncu vedalarla kurulmuş gönül düşlerinin koleksiyoncusu olmuş ve her daim aralı. Kimi günler rüzgar sert esmeye yüz tuttuğundan daralıyor kanatları, ama biliyor ki geri açılacak mutlaka, soldurmuyor çiçeklerini. Yaz ilk hasadını verirken güneş, defterlerimizin sayfalarında belli belirsiz izini bırakacak kadar neşeyle doğar; işte bu günlerde de pencerelerim her zaman olduğundan daha büyük kucaklıyor kanatları aydınlığı. Fısıldadıkları her gün bir başka gönül telini titretir türden; asırlar önce konuk olduğu düşlerin birinde gördüklerini anlatıyor bu sabah da.

“Tarih öncesi bir aşkın, Babil Bahçelerinde sardığı yürekler bir yuva arayışındadır aslında; aydınlıklar da tıpkı tarih öncesi aşkları kadar yalnız olabiliyorlar… Sen vazgeçme hayal kurmaktan, ben kalbinin sızlayan yerinden başlarım seni yazla sarmalamaya.”

Şimdi yazarken görüyorum da, her bir satır arasında tekrar var oluyor aydınlık pencerelerimiz. Defterimin sonsuzluk çizgilerinden biri olmuş o sabaha tekrar dönüyorum. İlk hatırladığım tenimden yüreğime doğru uzanan yolda çiçek açtıran ılık ışık tomurcukları olunca uzun yıllar haberini beklediğim mektup arkadaşımdan kokulu bir zarf almışçasına seviniyorum. Zaten bu sabahlar birtakım tembel sevinç, iki tutam hasret ve azdan biraz fazla gönül düşü ile, bu sabah oluvermiyorlar mı? Günün kıyıları, koyları, yürek gülümseten umutları, ötede kalmış yelkenlileri ve iskeleleri masmavi bir renge boyuyor. Mavi sandalı da unutamam, onun için diğerlerinden ayrı, temiz bir sayfa lazım defterimde. Bahçeden gelen cıvıltılar kuşları avucumun içine konduruyor. “Kuşlar da uyanmış, dün gece epey erkendi uykuya düştüklerinde” diye düşünüyorum. Penceremin tül perdesini aralıyorum. İpek böceği kelebek oluyor ve ben başımı eğiyorum bugünün yolcularını görmek için. Ah, begonvil! Penceremin eşiğinde mayasını yüreğime bağışlamış, köklerimi köklerinde yaşatmış begonvil… Eflatundan bir elbisesi var, en güzel döneminde; kolları, bacakları, gülüşleri yeşermiş. “Benim de yeşersin.” Diyorum. “Bu yaz içimde hep yeşil kalsın.” Bir yaz sabahı, umutla ve aslında son demini veren kapı önü kök salışlarının içime akıttığı hüznüyle kendi kendini yazıyor Unutma Beni Defteri’ne. “Güz, hüznün habercisidir.” yazıyordu bir yerlerde. Bu yüzden “Sonbahar geliyor.” diyorum kendi kendime. Unutma Beni Defter’lerimiz ne çok; her sayfası bir başka odanın raflarında, renklerinde, duvarlarında… Ve zihnimdeki değil ama kalbimdeki bir ses, sözlerini belki yıllar önce unuttuğum bir ezgi mırıldanırken şimdi ben düşlüyorum, düşünüyorum. Kim bilir, belki de kimi sayfalar aynıdır defterlerimizde; aynı duvarın iki tarafında birbirine gözükmeden süren hayatlarda, kapısının rengiyle tasvir edilen odalarda ve hep yeşil kalsın diye yüreğimizin en güzel duasında can suyunu verdiğimiz unutulmayışlarda bağlanırlar birbirlerine. Sarı sayfamın pencereleri, bir başka nefesin kalbini yaşartıyor ve o kalbin Defteri’nde kendi kendini yazmış öyküleri gün yüzüne çıkarıyor belki şimdi. Sözleri, kokuları ve gün ışığıyla aydınlanmış adsız kıyıları düşletirken kendi kıyılarına koyduğu kilitli kapıları söküp alıyor, açıklara fırlatıyor; yerine yer yüzündeki tüm kapıları açabileceği gizli bir gerçek olan bir anahtar yerleştiriyor. Şimdi yürüyor kendi kıyısının ıslak kumunda, adımlarının izi Unutma Beni Defteri’nde. Bir portre var aklında; şu anı boyuyor, begonville sarılı kapı eşiklerini çiziyor. En güzel renklerini topluyor paletinden; hep hatırlansın diye değil de hiç unutulmasın, yüreğinde her daim asılı kalsın diye. O resim şimdi güneşi kucaklayan pencerenin önünde.


Melisa Akkaya