Mırıldanmalar

22 Mart 2021


Iskaladım. Oturduğum koltuktan fırlattığım meyve bıçağı bu sefer tahta kapıya denk gelmedi. Geçen gece kapının üzerindeki izlerden yola çıkarak hesapladım, daha önce elli yedi kez isabet ettirmişim oysaki. Derin olan izler isabeti, ufak tefek çizikler ıskayı ifade ediyor. Sıkıldığım zamanlarda yaptığım aktivitelerden bir tanesi de bu. Yalnızlığın getirdiği cesaretle, ansızın kendimi ‘Son İnsan’ ilan ediyor ve benim yerime siz ölün diye haykırıyorum.

Kendi kendime ne konuşuyorsam? Sanki kitaplarında kaybolduğum Heidegger ile Nietzsche beni duyacak da cevap verecek! Mutfağa su içmeye gidiyorum. Nasıl bir eziyet? Sürahideki su bitmiş. Yirmi litrelik damacanadan su koyacaksın da içeceksin! Ben bu zulme katlanamam. Dayıyorum ağzımı musluğa; fakat birkaç yudumdan sonrası acı bir tat. Hep böyle oluyor. Suyu bile doya doya içemez mi bir insan?

Odanın içerisinde dolaşan bir kara sinek var. Beni sesiyle rahatsız ediyor; ama belli bir ritmi var. Ona saygı duymakla birlikte biraz da sinir oluyorum. Lambaya çarpıp odanın içerisinde bir tur atarak tekrar lambaya çarpması tuhaf. Belki bu ritüel onun için bir rahatlama seansıdır, belki bir çeşit meditasyon yapıyordur. Bunu bilemem; ama eski bir tahayyül nedeniyle olsa gerek, lastikle vururum ben bunu diyorum içimden. Şimdi de lastik aramaya mı çıkacağım? Daha suyu zor içiyorsun. Neyse ki buldum lastiği. Kopartıp fırlatıyorum; ama ıskaladım. Bir daha deniyorum; ama nafile, bu böyle olmayacak. “Senin en büyük hatan kendini hayvan ilişkilerinde farklı bir düzeye yerleştirmen.” diyor Nietzsche. “Onun gibi mi düşünmeliyim?” diyorum, cevap yok.

“Ne anlatıyorsun sen ya?” diye bir ses geliyor. Sağa sola bakınıyorum, kimsecikler yok. Üst kattaki genç çiftten geliyormuş sesler meğer. Biraz kulak kabartıyorum. Uzaya gitmekle ilgili bir posthümanist tartışmaya girişmişler. Ara sıra maddi kaygılar çerçevesinde şekillenen bağırışlar duyuluyor. “Sizi gidi kapitalistleeeeer!” diye bağırıp ayağımdaki terliği tavana doğru fırlatıyorum; ancak ıskaladım. Terlik lambaya çarpıyor ve lambayı kırıyor. Zaten mecalim yok, kim temizleyecek şimdi burayı?

O bir şey değil, her yer karanlık. Feneri bulmak için mutfağa yöneliyorum. Ivır zıvırları doldurduğum çekmeceyi açarken feneri ıskaladım, elim bir bardağı devirdi, bardak yere düşüp kırıldı. “Senin deden de böyleydi zaten.” diyor kara sinek. Benim aslında sinekle bir alıp veremediğim yok. Geçmişten gelen bir ezberle bezenmiş düşmanlığımız mevcut. Kim düşman ilan etmiş bizi onu da bilmiyorum. Kedi ve köpekle dost olduk da sinekle neden düşman olduk? Ben bu işi çözemem; çünkü aklım başka yerde. Bardak kırıkları ayağımı keserse, kan kaybından ölebilirim diye düşünmeye başlıyorum. “Abart abart!” diye bir ses yükseliyor yukardan. “Benimle mi konuşuyorsunuz?” diye sesleniyorum; ama cevap yok. Konuşma sesleri, yerini birtakım hırıltılara ve iniltilere bırakmış durumda. Bu hayvani içgüdülerle başa çıkamam, taşınacağım bu daireden diye geçiriyorum içimden. Ancak bir çırpıda vazgeçiyorum, çünkü taşınmanın ne denli zahmetli bir iş olduğu ile ilgili deneyimlerim var. Çift kira, depozito, nakliye kamyonu derken on yıl daha yaşlanırım. Yaşama dair ne varsa beni strese sokuyor. Bu yüzden ıskaladım, hayatı…

(*) Maurice Blanchot’un Son İnsan adlı eserinde geçen ‘Senin yerine biz mi ölmeliyiz?’ sözüne bir atıf.

Onur Özkoparan