Mina Urgan, Virginia Woolf'u Neden Sevmiyor?

18 Mart 2021




1. Aylardır dişimi tırnağıma denk düşürüp çabaladığım hâlde, hatta, Suadiye sokaklarının acısını ahlatlara yakın tutan yağmurlarla ıslanmışlığından yahut Kandilli ile Çengelköy arasındaki Boğaz kıyılarının rüzgârlarla uslanmışlığından medet umduğum hâlde çıkar yol bulamadım bir türlü. Zihnimdeki çiğdem ve çitlembikleri örseleyen, Alaska kıyılarından armağan çakıl taşlarını Hyde Park Gate’in ön tarafındaki sararmış çimenlerin üzerine serpiştiren soru son derece basit oysa: Mîna Urgan, Virginia Woolf’u neden sevmiyor? 

İngiliz Edebiyatı Profesörü gibisinden şık – şıkırdım bir sıfata sahip Mîna Urgan’ın, üzerinde, ‘inceleme’ ibaresi bulunan Virginia Woolf isimli kitabını okurken gelip yerleşti bu soru zihnime ilkin. Belki bir çıkar yol bulurum ümidiyle Mrs. Dalloway yazarının günlüklerini çektim önüme hemen arkasından. Onunla da yetinmeyip Quentin Bell’in Yaşam Bir Rüyadır, Uyanmak Öldürür isimli biyografisinin sayfalarını kıraat ettim bir kez daha. Faydasızdı, o basit soru, iskelet aşamasını geride bırakıp ete kemiğe bürünmekte gecikmemişti üstelik.

Mîna Urgan’ı haklı çıkartabilecek ipuçları yakalayabilmek amacıyla, The New Yorker, The New York Times, The Washington Post, The Guardian türünden ‘the’ diyalektiğini hak eden dergi ve gazetelerin arşivlerinde de gezindim bir müddet. Hayır, hiçbirinde, karanlıkta kendi içine doğru kanayan yaralara merhem olabilecek tatmin edici bir cevap yer almıyordu. Zira, hiçbir kaynak, babasına “kin” ve “garez” duyan bir Virginia Woolf portresine prim ve omuz vermemişti bugüne dek. Bir başka ifadeyle, Mîna Urgan’ı okumayı ihmal ettikleri, okudularsa da ciddiye almadıkları apaçık ortadaydı.

Şüphe mi var, kimse kimseyi sevmek zorunda değil elbette. Hem neden sevelim ki birbirimizi, hazır fırsat çıkmışken aşağılayıp incitmek varken? Buna rağmen, insan, akademik terbiyeden geçmiş bir profesörün ‘malzemesi’ne daha serinkanlı, daha yeldirmesi yelpazeli bir ufuktan bakmasını bekliyor işte. Belki de bu beklenti dolayısıyla böyle derinden sarsıldım ben; aksi takdirde, yetkinliği etkinliklerinin gölgesinde kalmayan herhangi birisi, ‘edebiyat establishment’ının öfkesini göğüs germe pahasına buna benzer bir soruyu bugüne kadar gündeme getirirdi herhâlde. Düşünülmeli ki, kitap dördüncü baskısını çoktan yapmış durumda. Hadi Mîna Hanım'ın sağlığında fırsat bulunamadı, ölümünden sonra da mı gelmedi kitabı okuyanların aklına böyle bir soru?

2. Dediğim gibi, Mîna Urgan’ın Virginia Woolf’u sevmek türünden bir mecburiyeti yok. Fakat bulduğu her fırsatta aşağılaması, bir çaydanlık kaynar suyu başından aşağıya hiç tereddütsüz boca etmesi sadece bana mı tuhaf geliyor acaba? Dalgalar yazarı, kazara, babasının ihmali dolayısıyla ayağına diken battığı için şikâyetçi olsa mesela, Mîna Hanım hemen başöğretmen edasıyla parmağını sallayıp Virginia’nın babasının aslında çok iyi yetişmiş bir aydın kimliğiyle Londra kaldırımlarını adımladığını, genç kadının salt babasına duyduğu garez yüzünden böyle konuştuğunu söylüyor, söyleyebiliyor. İngiliz Edebiyatı Profesörü, Shakespeare ve Thomas More çevirmeni Urgan, Virginia Woolf’un babası Sir Leslie Stephan’ı kızından çok daha iyi tanıyor, kıymetini çok daha iyi biliyor olabilir tabii ki. Neden olmasın ki? Edebiyat denilen aynası kandilli, uçarılıkları mendilli disiplin böyle imkânlar sağlıyor meraklısı mütekâmil dibace neferlerine. Gene de, nasıl demeli bilmiyorum ama bir gariplik var sanki.

Mîna Urgan’a göre, “Sir Leslie Stephan, çağdaşlarınca saygıdeğer sayılan, ama aslında öyle olmayanlardan değildi. Gerçekten saygıya değer bir aydındı (...) Çocuklarına hiç baskı yapmamakla birlikte, herkeste fazla saygı uyandıran bu baba, hiç farkına varmadan, salt kişiliğinin ağırlığıyla kızını eziyordu. Babasına duyduğu garezin, Virginia’nın feminizminin başlıca nedenlerinden biri olduğu hiç kuşku götürmez. Virginia Woolf, 1904’te kendisi yirmi iki yaşındayken ölen babasından, insanı üzen bir kinle söz eder.” (Virginia Woolf, 12-13)

Cümle bozukluklarına, kelime tekrarlarına, “Çocuklarına hiç baskı yapmamakla birlikte, herkeste saygı uyandıran bir baba” ifadesinde ışıldayan ve Sigmund Freud kadar Carl Gustav Jung’u da irkiltecek tuhaflıklara takılmayalım pek fazla. Fakat, “1928 tarihli güncesinde, babasının ölümünden yirmi dört yıl sonra bile, Sir Leslie Stephan’ın doğum gününde, onu kinle anar. Salt ondan kurtulduğu için yaşayabildiğini, kitap yazabildiğini söyler” ifadesinde mola verelim bir miktar. Hazır mola vermişken de önce “‘1928 tarihli günce’ ne demek acaba diye” iki elimizle birlikte ovuşturalım uyku mahmuru gözlerimizi. Hemen arkasından da Mîna Urgan’ın, “kin” diye nitelemekte hiçbir beis görmediği satırlarını aktaralım Virginia Woolf’un:

“28 Kasım, Çarşamba / Babamın doğum günü. 96 yaşında olacaktı, 96, evet, bugün; insanın tanıdığı öteki kişiler gibi 96 yaşında olacaktı: ama neyse ki olmadı. Onun hayatı benimkini tamamen sonlandırırdı. Başıma neler gelirdi? Hiç yazamazdım, okuyamazdım; akıl almaz bir şey. Bir zamanlar her gün onu ve annemi düşünürdüm; ama Deniz Feneri’ni yazmak onları kafamın içine iyice yerleştirdi. Şimdi bazen babam bana geri geliyor, ama değişik biçimde. (Bunun doğru olduğuna inanıyorum – her ikisini de sağlıksızca takıntılı duruma getirdiğime; onları yazmak gerekli bir davranıştı.) Şimdi babam daha çok çağdaşım gibi bana geri geliyor. Günün birinde onu okumam gerekiyor. Merak ediyorum yeniden hissedebilir miyim, sesini duyabilir miyim, ezbere bilebilir miyim?” (Bir Yazarın Günlüğü, 173-174)

Gerçi ben edebiyattan filan anlamam ama gene de bütün cesaretimi kuşanıp sorayım: Bu paragrafta, babaya duyulan “kin” hangi satırda, hangi kelimenin gölgesinde gizleniyor? Ailesiyle sorunlar yaşayan her genç kadın gibi, Virginia Woolf da birtakım sitemlerle, serzenişlerle değerlendiriyor babasını. “Onun hayatı benimkini tamamen sonlandırırdı” cümlesinden hareketle, “Salt ondan kurtulduğu için yaşayabildiğini, kitap yazabildiğini söyler” yorumunu yapabilir miyiz sahiden de? Virginia Woolf’un bildiği bir şey var ki, “Hiç yazamazdım, okuyamazdım” diyebiliyor bütün açık yürekliliğiyle. Jacob’un Odası’nın yazarı, annesinin ölümünden sonra babasını rahat ettirmek amacıyla çırpınan Stella ve Vanessa’nın çektiği çileleri gördüğü için böyle düşünüyor olmasın sakın? Babası biraz daha yaşasaydı, yaşlı adamla ilgilenme ve bakım sırası kendisine gelecekti tabii ki. Böyle bir durumda okumaya yazmaya fırsat bulup bulamayacağını hakikaten merak edenler, Sir Leslie Stephan’ın Stella ve Vanessa’yı nasıl ezmeye kalkıştığına dair satırlara göz atabilir pekâlâ. (“Yaşam Bir Rüyadır, Uyanmak Öldürür,” 84 v.d.)

Doğrusu bu ya, büyük bir saflıkla, Quentin Bell’in kitabındaki sayfaların Mîna Urgan’ın dikkatinden kaçmış olabileceğini düşündüm ilkin. Ama Virginia Woolf incelemesinde altını çizdiğim satırlardaki fütursuzluk, bunun son derece iyimser bir yaklaşımdan başka bir anlam taşımadığını sokuverdi gözüme! Mîna Urgan, sadece bu toprakların insanlarına özgü bir kurnazlık gösterisine soyunup meseleyi çarpıtıyordu hiç çekinmeden.




3. Bilhassa vurgulamak anlamsız gerçi ama ben yine de hatırlatayım: Mîna Urgan, aptal değil. Aptal olmadığı için de, önünde Deniz Feneri pırıltısıyla duran 1940 yılının defterlerindeki “22 Aralık, Pazar” başlığını taşıyan paragrafı görebiliyor. Görmekle kalmayıp alıntılıyor da hatta. Ancak, muhtemelen tutarlılık adına, “Her zaman sevdiği annesinden ve hiçbir zaman sevmediği babasından hayranlık ve sevgiyle söz eder” uyarısını yapmaktan da alamıyor kendisini. (Virginia Woolf, 13) Hani kör gözlere badem, aklı Kağızman’da kalmışlara çiğdem diyeceğim lâkin literatürün aynası kalem cambazlıklarına denk düşmüyor genellikle. Zira, “Hiçbir zaman sevmediği babası” hakkında şunları yazan bir insan var karşımızda:

“Nasıl da güzeldi onlar, o yaşlılar –annemle, babam, demek istiyorum– nasıl yalın, nasıl berrak, nasıl tasasız. Eski mektupların, babamın hatıralarının içine dalıyorum. Babam onu sevdi. Ah, hem nasıl da dürüst, mantıklı, içi dışı birdi –ve nasıl da titiz duyarlı bir aklı vardı, eğitimli, saydam. Şimdi okurken nasıl huzur dolu, hatta neşeli görünüyor bana hayatları. Hiç çamura bulanmamış; hiç girdaba kapılmamış. Ve nasıl da insanca– çocuklarla, küçük mırıldanmalarla, çocuk odası ninnileriyle.”

(Bir Yazarın Günlüğü, 457)

Cehaletim bağışlansın lütfen, babasına kin ve garez duyan bir insanın satırları mı bunlar hakikaten? Mîna Urgan, bu satırları altüst edip amacına uygun hâle getirmek uğruna yeni bir hamle daha yapmaktan geri kalmıyor ne yazık ki: “Virginia bu arada, ünlü Sir Leslie Stephan’ın kızı olarak, para ve mevkiden fazla kültüre önem veren aydın bir çevrede yetişmenin; büyük bir kitaplıktan canı istediği gibi yararlanabilmenin; akşamları Henry James, Thomas Hardy, George Meredith gibi büyük yazarların sohbetini dinlemenin; Walter Peter’in çok bilgili kız kardeşinden Yunanca ders alabilmenin, kafasının gelişmesinde ne denli olumlu bir rol oynadığını da anlamıştı belki."

(Virginia Woolf, 15) Yani? Aradan geçen yıllarda Virginia kardeşimiz gelip giden aklını bir süreliğine derleyip toparlamış ve babasının kıymetini kavramış olabilirdi ama o da “belki!”.

4. Virginia Woolf’un yeğeni, Sir Leslie Stephan’ın torunu Quentin Bell, hem annesinin, hem de teyzesinin yetişme dönemlerinde her ikisini de oğlu George’un tacizlerinden esirgemeyen, “belki” esirgeyemeyen büyükbabasına dair şu satırları kaleme alırken, Mîna Urgan türünden akademik disiplin titizliğine köşegen ekleyen kabiliyetlere seslenmeyi mi hedefliyordu acaba: “...Leslie’nin büyük bir çaba sarf ederek yine çok iyi bir baba olmayı başardığı anlar oluyordu. Ama çok kısa süren bu anların sayısı azdı. Çocuklar çoğu zaman umutsuz, baskıcı ve suçluluk duygusunun yarattığı bir keder içinde bulunan bir babayla yaşamak zorunda kalıyorlardı; öyle bir keder ki çocukların derin ve yalın mutsuzlukları onun yanında bir teselli gibi kalıyordu."

(“Yaşam Bir Rüyadır, Uyanmak Öldürür”, 57-58)

Sir Leslie Stephan’ın kadınlar ve erkekler arasında nasıl ayrım yaptığına dair faydalı bilgiler de mevcut Mîna Urgan’ın da sık sık referans verdiği kitapta. Meraklısı 86. sayfadan başlayarak kızların nasıl bir babayla karşı karşıya bulunduğunu kavrayabilir eğer arzu ederse. Belki bu sayede, Virginia Woolf’un feministliğinde babasına duyduğu “garez”in mi yoksa üvey ağabeyi George’un bitmek tükenmek bilmeyen tacizlerinin mi daha tesirli olduğuna karar vermek de kolaylaşabilir.

Ben, Mîna Urgan’ın her seferinde belirgin bir hayranlıkla selamladığı Sir Leslie Stephan’la ilgili şu paragrafı alıntılamakla yetineyim şimdilik. Bütün bunların, yetişme dönemindeki bir genç kızı haddinden fazla sıkıntıya sokmuş olup olamayacağına da siz karar verin artık:

“Leslie sosyal açıdan bir problemdi. Bazen eğlenceli olabiliyor ve geçmişten bahsetmekten hoşlanıyordu ama kolay sıkılıyor ve sıkıldığında da kendi kendine homurdanmaya başlıyordu. Leslie’nin homurdanmaları, aslında Hyde Park Gate’deki en şevk kırıcı şeylerden biriydi. Leslie umutsuzluk içinde karısını kaybettiğine homurdanır, banka hesabından şikâyet eder. Ayrıca bir gece ağır ağır merdivenlerden çıkarken her basamakta homurdanarak şöyle bağırdığı da söyleniyordu: ‘Bıyıklarım neden uzamıyor? Bıyıklarım neden uzamıyor?’ Ama Leslie’nin çay saatindeki homurdanmaları genellikle çok daha kötü şeylerin başlangıcı oluyordu. Leslie kendi kendisiyle yaptığı konuşmaları duyamayacak kadar sağırdı ya da duymuyor gibi yapıyordu."

Sefa Kaplan
KAFKAOKUR Dergisi, Ağustos 2019.