Meşe Ve Zekeriya

16 Mart 2021

Soğuk bir parçam olmuştu. Artık donarak ölsem bile üşümeyecektim. Bu elbiseler, bunlar, benim değildiler. Çünkü ben bir ölüyüm ve ölülerin tek ihtiyacı olan şey affedilmektir. Ya da ben öyle sanıyorum. Belki babam da böyle düşünüyordu.

O ağaç kovuğuna girme, derdi gülerdim. Neymiş efedim ağaç devrilir içinde kalırmışım. Daha neler... Kim ağaç kovuğunda kalmış ki! Ben! İşte şimdi babama güldükten tam otuz beş sene sonra, bu kış günü, devrilmiş bir ağacın kovuğunda ölüyorum. İyi ki onun kalın sarı paltosunu giymişim! Soğuk bir parçam...

Sabah tüfekleri, piştovları ve baltaları koyduğum dolabı açtım. Paltoyu, mermileri, tüfeğimi alırken bugünün böyle biteceğini hiç düşünmemiştim. Hatta merdivenden inerken hizmetçim yüzüme acımayla baktığında ve ‘çok dikkatli olun, olur mu?’ dediğinde bile aklıma kötü bir şey gelmemişti. Bir kahkaha patlatıp, meraklanma canikom demiştim, asıl onlar dikkatli olsun. Şimdi tüm sabahı tekrar düşündüğümde her parçada ayrı bir anlam buluyorum. Sanki her şey bana sonuma geldiğimi anlatır gibiymiş de anlamamışım duygusuna kapılıyorum. Çimenlerin rengi daha koyuymuş, duvarlar daha beyazmış ve toprak alev gibi yanıyormuş sanki. Ama çıkmıştım bir kere. Hem neşeliydim de. Çalılıkların arasında dolaşırken her zamanki gibi Salih abinin bana küçükken anlattığı hikayeyi anımsayarak, ağaç kovuklarına uzak yürümeye çalışıyordum. Çünkü bana anlattıkları tam da bu durumla ilgiliydi.

‘Sonbaharda yapraklar öyle büyük bir uğultuyla koparmış ki bazı ağaçlar buna dayanamaz gövdelerinde bir çukur açılırmış. Bir gün birbirine aşık iki meşe, koyu bir sohbetteyken sonbahar gelmiş. Yaprakları koparken öyle büyük bir gürültü yankılanmış ki birinin içi eriyip yok olmuş. Diğeri buna dayanamamış. Sökmüş kalın köklerini topraktan yaprağa bu gücü veren tanrıdan hesap sormaya gitmiş. Tanrı katına ulaştığında bir süre beklemesi gerekiyormuş. Birleştirmiş dallarını beklemeye koyulmuş. İyice umudunu kestiğinde seslenmişler ağaca ve o da gitmiş. Derdini iyice anlatmış ama Tanrı pek oralı değil gibiymiş. O da sinirlenip ayrılmış yanından. Dönüş yolunda karşısına boynuzlu moynuzlu, kuyruklu filan bir yaratık çıkmış. Pek neşeliymiş, dikkatliymiş de. Anlamış Meşe’nin moralinin bozulduğunu. Anlat demiş, bana anlat ben de bir sürü çare var biri mutlaka sana yarar. Meşe anlatmış. Yaratık da ona bir anlaşma sunmuş, her yıl sonbaharda dökülen yaprakları sayısınca ruh getirirse ona, o da ağacın sevgilisiyle binlerce yıl sapasağlam yaşamasına izin verecekmiş. Ağaç anlaşmayı kabul etmiş bu yaratıkda da şeytan tüyü mü varmış neymiş, hayır diyesi gelmiyormuş insanın.’

İşte böyle, derdi Salih abi, o yüzden ağaç kovuklarından uzak durmak gerek. Mazallah düşersen senin de ruhunu şeytana satar kalan ömrünün sefasını sürerler!

Aman derdim Salih abi nedir şu senle babamın ağaç kovuklarıyla alıp veremediği. Susardı sonra. Bir geyik görüp ‘eğ lan kafanı’ diyene dek hiç konuşmazdı. Salih abi bir hikaye anlattığında kendisi çok inandığı için karşısındakinden de aynısını beklerdi. Çocukların yaptığı gibi işte. Ben istemeden bozardım onu her seferinde, hemde her seferinde. Benimki de çocukluk... Kocaman bir kafası vardı. Burnu da kocamandı. Teni al aldı. Sanki her an çok kızgınmış intibası uyandırırdı insanda. Çok güzel kahkaha atardı ama ben de ondan öğrenmiştim böyle kahkaha atmayı. Sanki içinde bir su fokurdar gibi taşa taşa kahkahalar. Keşke kahkaha atmadan önce durup bir dinleseydim kızcağızı. Bir bildiği varmış demek. Ne geldiyse başıma bu söz dinlememe huyumdan geldi. Ama elimde değil ki canım, biri şunu yapsan iyi olur dediğinde bir şey beni dürte dürte diğerine götürür. Bugün de nasıl dürtüldüysem düştüm işte bu ağacın midesine. Allah aşkına ağaçlarda da mı aşk olur? Bu ne biçim bir iş? Hem kim anlatmış o hikayeyi kim bilir! Kovuktan kurtulan mı, ağaçla konuşan mı? Hangisi daha imkansız ben de bilmiyorum doğrusu.

Zihnimi zorladım. Bir çözüm, bir yol... Mutlaka vardır. Her zaman vardır. Bir şeyi yürekten çok istersek olur. Böyle öğrenmiştim. Tüfeğim dışarda kalmıştı. O olsaydı... Kimsenin gelmeyeceğini biliyordum buraya. Issız bir kasabaydı burası, az insan vardı. Avcılıkla uğraşan da bir ben kalmıştım. Kimse gelmezdi, tüfeğim güvendeydi. Bir telefon olsaydı yanımda evi arardım, kurtulurdum. Aklıma tüküreyim! Kafama bir sürü düşünce üşüşüyordu hepsinden kurtulmalıydım. Bir yerden başlamalı. Ancak hepsi biterse o zaman daha yalın ve mantıklı düşünebilirdim.

Babama çok kızgındım. Neden tam bilmiyorum. Doğrusunu isterseniz, yani en baştan alacak olursam, babam çok ketum bir adamdı. Her şeyi bildiğini sanırdı size de öyle hissettirirdi. Bir bakışıyla üzerinizdeki hükmü katılaşırdı. Babamı çok sevdiğimi düşünürdüm hep ama o konuşunca ondan hoşlanmazdım. Sussun artık da kurtulayım, derdim. Sevdiğim babam susan babamdı. Kendi yaratımımdı yani, o değildi, onu sevmiyordum, hayalet bir babaydı benimki. Beraber ava çıkardık bana avı izlerken nasıl nefes almam gerektiğini öğretmişti. Bir işe yaramıştı en azından. Uykudaymış gibi yapacaksın diyordu sanki derin huzurlu bir uykudaymışsın gibi... Bazen bunu yaparken oturduğum yerde uyuya kalırdım. Yaprakların arasında mışıl mışıl uyurdum. Çok sıcak uykulardı hepsi. Rüyamda lezzetli şeyler yerdim falan. Alnıma damlayan sıcak kanla uyanırdım sonra. Av, avcı ve ben. Hiçbir zaman tam olarak ait hissedememiştim bu işe. Kendimi başka şeylere adamak istiyordum aslında, resim çizmek gibi ya da bir enstürmanda çok iyi olmak filan... Babamın tek tutkusu buydu. Derin bir açlıkla izlerdi avını. Gözlerindeki vahşi bakışla her hareketlerini ölçerdi. Hiç gözünü kırpmazdı neredeyse, kırptığında ise göz kapakları bir aslanınki gibi yumuşakça kapanıp açılırdı. Sen yok musun sen...

Başka bir adamın tutkusuna yenik düşmek ve kendini size istediği gibi doldurmasını izlemek acı vericiydi. Ama bundan garip bir gurur da duyuyordum. Bu gurur hissinin de bana ait olmadığı kanısına varıyorum şimdi. Ormana resim çizmeye gelmek, keman çalarken ağlamak filan varken ıslak derileri soyar, kafa derisinin kesilirkenki ince çığlığına şahit olurdum. Benim babamdan bir farkım var mıydı? Babamdan bir farkım var mıydı... Babamdan tek bir farkım kalmış mıydı... İstemiyordum, evet, artık emindim bundan, istemiyordum. Bu hayatı bu başkalaşmış insanı istemiyordum. Kendimi istiyordum. Kendim olmak istiyordum. Resim çizmek istiyordum filan. Hem baktım beni çok etkilemedi, yine ava dönerdim ama kendim olarak. Ne zaman bu kadar itaatkar olmuştum babama karşı bunu düşünmek istiyorum. Tam olarak nerede sindirmişti beni o noktayı bulmam gerekiyordu. Bir kavgada annemi korumaya çalışırken babam beni sıska kollarımdan tutup savurmuştu. Islak suratım deri döşemeye yapışmıştı. Ağır ağır aşağıya kaymıştım. Sümüklerim ağzıma giriyordu. Annemse koşup beni almak, burnumu çabucak silivermek yerine koşarak babama sarılmıştı. Tamam, demişti babama, geçti hepsi. Dar bir yerde düşünmek bu yüzden hoşuma gitmiyor işte. Her şey daha sert geliyor bana. Mezarımda uyanmışım da soruları kendi kendime soruyormuşum gibi...

Bu yüzden korkuyordu belki de ağaç kovuklarından. Bu soğuk, merhametsiz deliklerde insan sevdiklerini değil sevmediklerini hatırlıyordu. Nefret ettiklerini düşündükçe gövdesi büyüyecekmiş de öfkeyle bu bilmem kaç yıllık dev ağacı parçalayıp savuracakmış gibi gelirdi insana. Haklıyım ona kızmakta, çok haklıyım. Hiç onu savunacak şeyler düşünemem şimdi. Haklıyım eminim bundan. Her şeyimi çalmıştı benden. Her şeyim onun olmuştu. Annemin beni savunmasının tek yolu babam olmaktan geçiyordu. E hayat çetrefilli olacaktı. Ben de çok uslu bir çocuk değildim başka çarem yoktu. Kendimi bırakmıştım ona. Keşke bırakmasaydım. Keşke kapıyı çarpıp çıksaydım o evden. Aç kalsaydım, kaybetseydim her şeyi falan, sanki ne olacaktı. Biraz çalışır elde ederdim kaybettiklerimi. İnanmamıştım ki. Kendime hiç inanmamıştım. Aynaya baktığımda kendi yüzümü görmemiştim hiç. Resim çizmek falan diyorum ya şimdi, bakmayın, bir kere eline kalem alıp ne çizdin derseniz cevabım koca bir hiç. Hiçbir şey çizmedim. Keman beni hiç hüzünlendirmedi. Hareketsiz gözleri ve sarkmış şişik dilleriyle ölü hayvanlar bana hep daha hüzünlü göründü. Yalan bunların hepsi. Hepsi yalan. Kendi düşüncelerim bile değil bunlar. Tek başıma neyi sevdiğimi bilmiyorum. Bir bakışın, bir sözün onayına ihtiyaç duyuyorum. Çaresizim, çürüğüm ve yokum. İnsanoğlu böyle işte, bu kadar, kaçınılmaz olarak kendine karşı! Evet! Kendine karşı...

Beni mahveden de bu olmuştu. O karşıtlığı bozmaya bir kere cesaret edebilseydim şimdi bu ağacın kovuğuna babamı değil kendimi düşürmüş olurdum.

Omuzlarım genişledi. Kafam bir balon gibi şişti. Dişlerim sincaplarınki gibi uzadı.

Ellerimi açıp gövdesine dayadım, öfkeyle, açlıkla kemirdim. Kemirdim. Saatlerce kemirdim. En sonunda açtığım o delikle kırmayı başardım sert kabuğunu. Sonrası sert birkaç yumruk. Ele batan kıymık falan.

İşte yeniden doğuşum, taptaze ilk bedenim, gözlerim kendiliğinden izliyor ormanı. Her şey oldukça gerçek dışı. Neşeliyim. Evet, evet. İşte kendimdeyim. Buradayım! Yaşasın kendine dönüş, saf bakış! Tüfeğimi aldım. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Şimdi eve giderken unutma ağacın gövdesinde oturan bir adam çizeceksin sonra gördüğün her şeyi, izlediğin her ayrıntıyı yerleştireceksin. Bir bez lazım, birkaç çivi, bir de bir fırça. Babamın kendini çizdirdiği bir tablo vardı evde, ünlü bir ressama filan. Ona baka baka öğrenirdim nasıl boyamam gerektiğini. Çok mantıklı. Çok güzel. Canım tatlı bir şeyler çekiyor. Elmalı pasta olabilir. Biraz şarap da olabilir. Afyon falan da denemeliydim sonuçta artık sanatçıyım. Bir sürü kadın falan da gelir giderdi artık. Sanatçı olmanın güzellikleri bunlar işte. Küçük bir cennet gibi filan. Bence harika bir fikir. Zaten ne zamandır içimde biriken bu öfke, kendini ancak sanatla dizginleyebilirdi.

Eve yaklaşınca dayanamadım, koştum. Tüfeğimi yere bıraktım. İçeri girip hızlıca bez aramaya koyuldum. Hizmetçim geldi, dikkatli olun diyip gitti. Hah hah hah hah canikom ne için dikkatli olacakmışım. Evimdeyim. Kendimdeyim. Capcanlıyım. Yepyeniyim! Bezi biraz ıslatıp gerdim. Çiviyle duvara çaktım. Fırça olarak şimdilik silahları temizlemek için kullandığım kıl fırçayı kullanacaktım. Boya olaraksa evin çatısının kırmızısı ve merdivendeki korkulukları boyadığım siyah filan vardı. Babamın tablosunu açıp teknikleri ezberlemeye gelmişti sıra. Ancak örtüyü indirdiğimde bomboş bir tuvalle karşılaştım. Arkaplan olduğu gibi duruyordu ama babam yoktu. O kurnaz herifin kaçtığından adım gibi emindim. Baltamı dolaptan alıp kemerime sıkıştırdım, tabloyu kaptığım gibi evden çıkmaya davrandım. Hizmetçim yine bir laf edecek gibi oldu ki geçirdim tuvali kafasına.

‘Yetti be uğursuz kadın!’

Koşmadım bu sefer. Ağır adımlarla yürüdüm. Ağır ağır, sert sert bastım toprağa. Ağaçları tek tek süzdüm. Hiçbirinde bir tuhaflık yoktu, tam karşımda koca gövdesiyle duran meşenin dışında... Sarı bir kumaş ağacın küçük deliğinden fırlamıştı. Endişeli gözler gibi parlıyordu, işte işaret, işte çözüm yolu.

Derin huzurlu bir uyku.

Tak, tak, tak, tak, tak, tak, tak, tak...

Güm!

Ortadan ikiye yarılmış babam ve kıpkızıl, alev alev toprak. Anlaşma işte böyle yapılır.

Arya Durgun
Çizim: Aleksandra Waliszewska