Kızıl Öfke

10 Mart 2021



Tebdil-i mekânda ferahlık yokmuş aslında
Acının yüzölçümü yeryüzünden çokmuş aslında
Sezen AKSU


Üzerinden dozerle geçilmiş ağır bir kışın etkilerini taşıyordu bedeni. Bir çocukluk yarası ki koptu kopacak, koparsa kanatacak tatlı tatlı kaşınan düşüncelerini. Uzun uzun tavanı seyretti kitaplığının karşısında yer alan yatağında. Bir yandan seyrelmiş saçlarıyla oynarken öte yandan derin boşluğu seyretti. Yaşadıklarını kafasında bir yerlere oturtmaya, olanları kendi dilinde tasvir etmeye çalışırken içinden çıkamadığı durumlarda yaptığı gibi hayatına eşlik eden şarkılarda aradı çıkışı. Oysa hayatındaki herkesi karşısına alabilip avazı çıktığınca ‘ben buyum’ diyebilse geçecekti –bunun da farkındaydı- fakat böyle bir tutumla öğütlenmemişti. Hayatın öğretileriyle anne babasının dayattıkları arasında uçurumları kıskandıracak kadar boy farkı vardı.

Yatağından ağır çekimle kalkıp perdeyi araladığında gün ışığının tahammül edilemez parlaklığından nasibini aldı. Koca göğün bu denli neşe saçmasına herhangi bir anlam veremeyip seçimini karanlıktan yana kullanarak hem güneşliği hem perdeyi çekerek inzivaya çekilmişliğinin karesini aldı. Bir perde daha aradı elleri afacan çocuk yaramazlığıyla, karesi yetmezdi, bu yalnızlığın küpünü alırsa ancak o zaman hıncını alabilecekmiş gibi hissetti.

Eprimiş, tüm masumiyetini defalarca çamaşır makinesinde yıkayarak kaybetmiş, sağ ve sol tekinin belirsizliği ilk bakışta göze çarpan terliklerini gelişigüzel ayağına geçirerek odasıyla banyo arasındaki mesafede ilerlerken holdeki ince ve uzun halının kendisine müstehzi bir bakış attığını sezdi. Henüz uykuyla vedalaşamayan gözlerini sıkıca yumup açtığında aynı halının içinden kaknem suratlı tanımlanamayan yaratıkların, gözlerini belerterek kendisine doğru uzandığını gördüğü anda, halının üzerinde olan tek ayağını da kurtarıp tamamen zeminin üzerinde olmanın verdiği güvenle banyoya koşup kendisini içeriye kilitledi. Bu harbe tanıklık eden ev ahalisi de durumu artık bir uzmanın çözebileceğine kanaat getirdi.

Uzun uzun söyleştiği banyo fayanslarıyla geçirdiği birkaç saatin ardından aile efrâdının arasına karışmaya karar verdiğinde, içeriden yüksek voltajlı kahkahalar eşliğinde her ayın on beşinde salondaki koltuk takımını aşındıran iri yarı, kötü kalpli, boyalı ve geçkin kadın kombinasyonundan oluşan annesinin altın günü arkadaşlarının seslerini işitti. Kıyın kıyın odasına gidecekti ki içlerinden en iri olanı elindeki servis tabağını sehpaya bırakacakken kapı aralığından olanca sesiyle yükselip de “Okulu da bitti, evlenmeye niyeti yok galiba, böyle hantal hantal dolanırsa başınıza kalır” cümlesini yek nefes sarf edince salondaki herkesin kendisine dönen bakışları karşısında donakaldı. Annesinin depresyon hırkası diye diline doladığı salaş korunağını çekiştire çekiştire odasına doğru yol aldı.

Nicedir kendisine itiraf edemediklerini kötü kalpli ve geçkin komşusundan mı duymuştu acaba? Bakmaya cesaret edemediği aynanın karşısına geçip aylardır karşılaşmadığı yüzüne bakmaya başladı. Yağlanmış ve cılız saçları, aknelerle dolu cildi, siyah noktaların yuvalandığı burnu, asimetrik diş yapısı ve öne eğimli çenesini bir çırpıda radarına aldı. İki eliyle yorgunluğunu avuçlayıp mevcut zaman dilimini silmek istercesine, düştüğü boşluktan sıçramaya niyet edercesine, ayalarını yüzünün altından başlayıp üstüne kadar gezdirdikten sonra kapattığı gözlerini açtığında aynada farklı bir suretle karşılaşacağını tahmin etti. Değişmedi. Değişmiyordu. Kör kuyunun birine saplanmış paslı bir nal gibi hissediyordu kendisini. Nalın ucunda takılı kalmış çivinin, kuyunun en kör noktasında bedenini asılı bırakmasına sebep olmuş gibi bir histi bu. Kulağına gelen sözler tıpkı bu paslı çivi tatsızlığında canını acıtsa da direnmek hayatın en afili eylemiydi şu anda.

Yirmi dokuz yaşında, işsiz, bekâr ve toplum normlarına göre pek de güzel sayılmayan bir kadının; yine içinde yaşadığı topluma ters düşen bunca olumsuz sıfata rağmen, yaşamını dört duvar arasında yaşamasında ne sakınca vardı diye geçirdi zihninden. Başkalarının bir insanın hayatı üzerinde söz sahibi olması, yaşam biçimini sorgulaması, hayat arkadaşı seçimine dahi müdahale edecek kadar fütursuz davranması şeklindeki sorgulamaları, içten içe tükenmesine ve günbegün varlığını yadırgamasına neden olurken; zihninde açılan bu dar koridorlar dibe çekilişini meşakkatli kılan bir seyahat halini alıyordu.

Beyninde uğultu tufanları yaratan bu boyalı ve geçkin kadın seslerinden bir nebze olsun uzaklaşmak adına, beyaz renk spor ayakkabılarını eline alarak ölüm sessizliğini andıran adımlarla holü geçerken portmantoda asılı duran anahtarlardan birini alıp evden büyük bir zengin kalkışıyla kaçtı. Hayatının en büyük açılı adımlarını atarken merdivende, yeni boyanmış tırabzanlardan eline sürülen yağlı boyanın ve ağır tiner kokusunun farkında bile değildi. Çünkü iri yarı ve kötü kalpli bir komşu kadının sözü; bir kutu yağlı boya ve tiner kokusundan daha sert, daha keskin, daha yakıcıydı. “Söz büyüdür.” cümlesindeki her harfin, büyük puntolarla zihnine çarpıp sürekli olarak yer değiştirdiğine şahit oldu bu kısa süre içinde. Resmen büyülenmişti. Bir süre daha evden atamasaydı bedenini, büyük demir parmaklıklardan etrafını saran ve ham maddesini ‘mahalle baskısı’nın oluşturduğu bir hücreye sıkışmış hamster gibi görecekti kişiliğini. Onun köşeye sıkışmışlığından keyif alan ve ağızlarından zevk salyaları akıtan her biri yüz kilonun üstündeki dört sevimsiz gardiyana daha fazla haz yaşatamazdı.

Sokağa adımını atar atmaz ciğerine çektiği egzoz kokusundan bile rahatsız olmadı. En azından daha müdanasız bir yaşam alanı seçmişti kendine. Hızlı adımlarla mahalleyi terk etmeye çalışırken genzini yakan boya, tiner ve egzoz kokularından arınmanın tek çaresi sert bir kahve diye düşündü. Makyajsız yüzü ve özensiz haliyle bindiği belediye otobüsünde de herkesin odak noktası haline geldiğini düşündü. Hâlbuki kafasını cama yaslayan gündelikçi kadının geçim kaygısı, kulaklığından yüksek sesli müzik dinleyen ergenin ispat çabası, etrafındaki herhangi bir kadını taciz etmek için fırsat kollayan kırk yaş üstü adamın av merakı, kitap okuyan genç kızın kişisel gelişim telaşı karşısında kimsenin onun bakımsız halini yadırgayacak durumu yoktu.

İç sesinin beynini kemirmesine daha fazla dayanamayıp otobüsün sahile inmesiyle balıkçıların olduğu durakta atlayıverdi koltuğundan. Durağın karşı çaprazında yer alan bir kahve dükkânına girip başını son derece akıllı telefonlarına ve bilgisayarlarına gömmüş koca bir teknolojik güruhu geçip kahvesini almak için sıraya girdi. Önünde bulunan iki yaşıtının kapitalizmden ve kahvesinin masasına servis edilmemesinden, bir kahve için ayakta bekleyip dünya para ödediğinden duyduğu rahatsızlığa ve yakınmaya şahit oldu. “Beğenmiyorsan durma arkadaşım, çık git!” diye bağırmak istedi fakat o sessiz çığlığı da içine haykırmak zorunda kaldı. Kahveyi hazırlayan çalışanın aroma ve yumuşak içim önerisini reddedip en sade ve en sert haliyle bir kahve alıp gördüğü ilk boş yere oturdu. Sağ tarafında flört eden ve belli ki ilerleyen dakikalarda daha sıcak bir hal alacak olan bu sırnaşmalardan rahatsızlık duyabilme ihtimalini düşünürken, içine az önce pençelerinden kurtulduğu taşkın rujlu ejderha komşularından birinin kaçtığını hissetti istemsizce. Herkes dilediğince ve avazı çıktığınca sevmeliydi; zira dünyanın en masrafsız ve katıksız edimiydi sevmek.

Sol tarafında umuda ve geleceğe dair şiirler okuyan üniversite öğrencisini görünce hepten sıkıldı canı ve kahvesini alır almaz balıkçıların olduğu tarafa yürüdü. Güneşin aldatıcı sıcağı çoktan çekilmiş, rengi de soldu solacaktı. Görüntüsü göz bebeklerine sirayet eden karşıki dağın, bakışında can bulduğunu sandı. Gurubun kızıllığı kirpiklerini yakıyor fakat gözünde yanan dağın sönmemesi için tüm göz koordinasyonuyla lavlarını avurtlarına doğru akıtıyordu.

Bir eliyle soğuyan kahvesinin bardağını sıkarken diğer eline değen bıçaktan keskin bir sözün tılsımıyla irkildi:

“Bu saatlerde tablo oluverir mübarek, çek, as duvarına, o denli yani”

Anlayamadığını belli eden bir bakış attı yaşlı balıkçıya.

“Manzarayı diyorum, çek fotoğrafını as duvara. Şu kızıllığın yalnızlığa anlatmak istediği şeyler var sanki.”

Kızıllığın yalnızlıkla olan husumetine kafa yoramadan bir günün daha bittiğinin ayırdına varıp soğuyan kahvesiyle evin yolunu tuttu. Malum, işsiz ve bekâr bir kadın çok geç kalmamalıydı evine. “Canım mahallem bekler.” diye geçirdi içinden büyük adımlarını atarken.


Murat Ercan