Kuyu Kent Hikayeleri-II

2 Mart 2021

Tüm sokaklar uyuşturucu, alkol ve kusmuk doluydu. İnsanlar kendilerinden geçmiş bir şekilde sabahlara kadar eğleniyordu. Kahvehanelerin ve ev sahiplerinin tek derdi, insanlarını bir saniye de olsa rahatlatmak ve bu çürüyen kasabayı unutmalarını sağlayabilmekti. Sabah olunca herkes işlerine devam ediyor, akşamın hayaliyle ayakta duruyorlardı. Dilencilerden de eser kalmamıştı; sokaklarda özgürce sızıp, kendi kusmuğumuzun sıcaklığında derin bir uykuya dalabiliyorduk yani. Sigaramı yakıp kalabalıktan sıyrıldım.Yanıma bir kadın yaklaştı, toz pembe, tülden elbisesinin altından kırmızı sütyeni gözüküyordu. Uzun adeleli kolları ve yuvarlak bir yüzü vardı. ‘Güzel bornoz.’ Ona bakmakta zorlanıyordum. ‘Seni eve kadar taşıyabilirim istersen’ dedi yumuşak bir sesle. ‘Bana tüm bunların sebebini söyle!’ diyerek inledim. ‘Guda!’ ya da ‘Buda’ diye bir şeyle karşılık verdiğini hatırlıyorum. Sonra sızmışım.

“Bu Ezra değil mi ya çevirsene şunu!”

Bir dev tarafından yüzüstü döndürülmüştüm. Öğlen güneşi gözümü açmama engel oluyordu. Karşımdaki belli belirsiz silüet Fikret’e aitti. Elini uzatıp tuttu elimden ve kaldırdı beni. Ne olduğunu anlayamamış gibi suratıma bakıyordu. Üzerinde uzun kahverengi bir elbise vardı. Fötr şapkamı eziyordu toynaklarıyla.

‘N’apıyorsun oğlum sen burda?! Üstündeki bornozla hem de!’

‘Sızmışım, dokunup durmasana!’

‘Nasıl sızmışsın ya? Ne demek sızmışım! Bir de dalga geçer gibi bu kafirlere ortak oluyorsun’

Üzerimi silkeledim. Yürümeye başladık. Pazartesi toplantısına gidiyordu. Bir şeyler bilir gibiydi. Cebimden pipomu çıkardım.

‘Koku hakkında ne biliyorsun?’

‘Dalga geçmeyi bırak da yürü yürü. Toplantıda ben konuşacağım, dinlersin.’ dedi. Sonra gireceğimiz ibadethaneyi andıran harabenin önünde, ellerini kavuşturup bekleyen iri adama seslendi ‘Gorşi, şu herife bir elbise ver, bu kılıkla rezil edecek beni.’

Pipomda kalabilen çürümeye yüz tutmuş tütünümü yakmakla uğraşıyordum.

‘Yürü be sen de!’

İteklendim.

Bu herifi doğduğum günden beri tanıyordum ama koskoca otuz beş yıldır beni şaşırtmadığı tek gün olmamıştı. Elbisemi giyip meclise oturdum. Giydiğim abartılı uzun elbiseye rağmen kendimi yabancı hissetmiyordum. Kürsünün üzerine tünemiş Fikreti ve bu ortamı incelemem gerekiyordu. Gözlemciydim ben. Dedektiftim. Kimsenin fark etmediği umuttum. Saklanmıyordum ama hevesli de değillerdi bana besbelli.

Tavanı yüksek, geniş bir mecliste oturmuş karşımdaki üç adım yükseklikteki kürsünün ortasında abim, solunda o kadın ve bir tas su; diğer yanda da Adem elinde bir def ile bağdaş kurmuş oturmuşlardı. İçerisi çürümeyle karışık lavanta kokuyordu. Yumurta Kafa defi sakin sakin çalmaya başladı. Kadın, elini suya sokup kaldırıyor, düşen damla sesleri mecliste yankılanıyodu.

‘Şerifler hayrola

Hayırlar feth ola

Şer defola

Şadiler kabul ola’

Ciddi miydi bu Fikret?

‘Üçler, yediler, kırklar, binler

Kokudan doğma tüm melekler yardımcımız ola’

Adem defe daha ritmik vurmaya; kadın elleriyle suyu iyice saçmaya başladı. Bir tür dini örgütün içinde bulmuştum kendimi. İnsanlar kalkıp dans etmeye, kadın elindeki suyu üzerlerine sıçratmaya başladı. Yumurta Kafa’nın gözleri kafasından daha aktı. Kendinden geçmiş bir şekilde defini çalıyordu. Fena müzik de değildi doğrusu.

‘Tam Rabbin

Eda Alan Pert

Çamlılar

Lavkofatla yol alanlar

Halkamız şad ola

Gözler pak ola

Koku def ola!’

-Dum dum-

Kendimi danseden insanların arasında akşamdan kalma bir kafayla yarım yamalak bilgi edinmeye çalışırken bulmuştum.

Bakkalcı Fahreddin abiyi-dum- kolundan tutup durdurmaya çalıştım ama ellerini diskoteklerdeki gibi kaldırmış dansediyordu. Karşısına geçtim, ben de oynuyordum:

-Dum dum tek tek dum dum dum-

‘Fahreddin abi? Hayrolaaa? Ne işin var burda!’

‘Tohplandıhk kih’ nefes nefeseydi kart herif. Dansa gelmiş bir de...

-tek-

‘Eeeeeee?’

‘Bilmihyor muhsun ohğlum? Ahbin bihzi tohpladı. Kühfre dühştük diye azahba uğhramışız.’

-dum-

‘Kim tarafından?’

‘Neeeee?’

-tek-

‘Bu bilginin kaynağı ne, kaynak, kaynaaak?’

-dum dum-

Profesyönel davranmalıydım. Profesyönel davranmalıy...

-dum-

‘Ahbi ha koh hakt hıer!’ eliyle bir yeri işaret etti, anlamsız bir noktaydı bu işaret ettiği yer. Tıpkı benim onunla konuşmakta olan çabam gibi. Kapıya çıkıp bu çileli sirkin dağılmasını bekledim. Fikret geldiğinde onu köşeye sıkıştırıp yapıştım ensesine,

‘Ne lan bunlar? Kültist mi oldun başımıza!’

Yine itekledi beni.

‘Sabaha kadar sarhoş sarhoş dolaşıp dedektifiniz benim bundan böyle, sizi ben kurtarıcam diye bağıran it mi söylüyor bunları?’

‘İt senin babandır. Kes zevzekliği de öt. Nerden uydurdun bunları mabadın mı açıkta kaldı bi gece evde yatmadık diye!’

Sustu, cevap vermedi bana yürüdü sadece. Şaşırdım, hüsrana uğramıştım. Hiç iletişim yok muydu bu ailede? Gazetelerin üçüncü sayfasında birbirini bıçaklayan kardeş hikayelerine mi dönüşüyorduk? Konuşmak istemekte haklıydım, biliyordum bunu. Benimki sarhoş deliliği denilip geçilecek türden bir davranıştı-öyle olmasa da- Fikret ise tamamen kafayı yemişti. Bu çeşit bir şeyi sorgulamamak için şair ya da manyak olmak lazımdı.

Günler ve haftalar boyunca insanlara sormaya ve izlemeye devam ettim. Topladığım çeşitli görüşlere göre, kasaba insanlarını üç gruba ayırmayı başarmıştım:

● Fikret Kültü Sapkınları

● UHT (Umursamaz Hedonistler Topluluğu)

● Siyam Kedisi Akıllıları

Bu üç grubun ortak bir özelliği vardı; kimse kesinlikle hiçbir şey bilmiyordu. Siyam Kedisi Akıllıları tıpkı o yalancı siyam kedisi gibi kıyamet alametleri sıralıyor, anlaması güç şeylere anlamlar yüklüyorlardı. Miyav, miyav, miyav ve miyavdı işleri anlayacağınız.

UHT hakkında konuşmama gerek yok sanırım, biraz daha umursamaz olabilseydim ben de hedonizme merak salabilirdim. Fikret Kültü Sapkınları ise kesinlikle kafayı yemiş umutsuz manyaklarla doluydu. Tek düşündükleri affedilmekti ama kimse onlara kimin kimi affedeceğini söylememişti. Affedecek kimse yoksa ne yapacaktık? Onu kendimiz mi yaratacaktık yani? Sanırım işler o raddeye ilerliyordu. Fikretle aram iyice açılmış, koku gittikçe karanlık bir hal almıştı. Şehre taşınan bir cehennemdi ve bizi kafayı yemiş zebanilere çevirmeden siktir olup gitmeyecekti buradan.

Peşime on iki ve yedi yaşında iki çocuk takılmıştı. Nereye gidersem beni takip ediyor, benimle beraber bir tür macerada olduklarını sanıyorlardı. Konuşurken gözleri parlıyor, küçük vücutları heyecandan sarsılıyor, sürekli anlamsız el kol işaretleriyle bana hikayeler getiriyorlardı. Durum umutsuz bir hal almıştı. Aradığım şey bu çürümenin suçlusu değildi artık. Tek istediğim çürüyüşle konuşabilmekti. Fakat çürüme o kadar dehşet verici ve yabancıydı ki, karşısında hiçbir şey söyleyemeden kalakalmıştım.

Kuyu Kent, beni bir deli olarak görmeyi çok çabuk kabullenmişti. Kimsenin alay malzemesi olacak kadar umursadıkları biri değildim en azından. Dedektif bozuntusu, üşütük, bornozlu ve keş olarak çağrılıyordum sadece.

Ayın sonunda bu eziyet dolu absürd polisiye hikayeyi bir kenara bırakıp, yel değirmenlerine doğru gitmeye karar vermiştim. İki çocuktan küçük olanı yanıma aldım. Büyüğünü yorulduğunda taşımak zor olurdu. Ağlayışının sesi hala kulaklarımdayken vadiye tırmanıp, pestil gibi ezilmiş, biçimsiz, kesafet dolu kasabaya son bir kez yukardan baktık. Sonra kuzey batıya kıvrılan boktan yolu bir tüccara denk gelmek umuduyla yürümeye başladık.

Takip ettiğimiz tek şey umudumuzdu -çocuğunki de bendim-. Ama o alçak, şahsiyetsiz, küfürbaz koku biz yürüdükçe artıyor, neredeyse ikimizi de kör ediyordu. Rüzgarın hızlıca estiği bu ıssız tepede bir karartı ve yol boyu etrafa saçılan ölü geyikler vardı. Daha yakına gidemedim ancak önüme geçip koşmaya başlayan ufaklığın sesini iyi işitmiştim:

‘Pe

Nir’

Okumayı yeni sökmüştü.

Uğultu.

‘Pen nir! Pey nir...Peynir! Peynir Kam yo nu!’

Uğultu.

Koşarak geldi. Elbisemin eteğini çekiştiriyordu.

‘Peynir kamyonu patlamış efendim!’

‘Efendim!’

Uğultulu.

Rüzgar.

Na

Va

Nir

Bazen insan dilini uzatabildiği kadardır.

Şair ya da manyak.

Arya Durgun