Kağıt Parçası

18 Mart 2021


Grileşmiş pamuk parçalarının arasından düşüşleri hızlandı. Kimi pamuk parçası bir tren vagonunu, kimisi kanatlarını dört bir yana açmış bir kuşu, kimisi de büyümeye çalışan bir çam ağacını anımsatıyordu. Bu pamuk parçaları kendi aralarında koşuştururcasına hareket ediyor, griden siyaha yaklaşıyorlardı. Her bir toprak yığınını boğuyor, onlara bahşedilmiş tüm yıkıntılarla yeryüzünü gelişigüzel tekrardan şekillendiriyorlardı. İrili ufaklı düşen damlalarla birlikte yeryüzü bir o kadar ağırlaşıyor, bir o kadar da arınıyordu. Kaldırımların üzerinde birbirine eş birikintiler oluşuyor, birbirlerine tutunmak istercesine büyüyorlardı. Sokak lambalarının yaydığı ışığa set çekiyor, pencere camlarında baloncuk yığınları oluşturuyorlardı. Yağmur damlalarının cama çarpma sesi, uykunun kollarına dalmadan önce gittikçe uzaklaşan dünyaya benziyordu. Yeryüzünü yalınlaştırmak için düşen damlalar bir pencerenin camında yoğunlaştı. Pencerenin gördüğü oda sadeydi. Yatak, dolap, masa. Yatakta uzanan, düşüncelerinde kaybolmuş gibi görünen bir çocuk vardı. Aniden odanın kapısı sert bir şekilde savruldu. Çocuk korkulu bir rüyadan uyanır gibi irkilerek doğruldu. Hışımla odaya giren adam, çocuğun üzerine koşarcasına atıldı. Kolundan kavranan çocuğun yüzündeki aydınlık renk gölgelendi. Adamın gözlerinden fışkıran nefretin yoğunluğu, odayı ateşe verircesine ısıtmaya başladı. Adam, kavradığı kola bütün gücü ile yüklendi, çocuk kolu çıplakmışçasına parmaklardaki gücün ağırlığını kolunda hissetti. Gözleri yanmaya başladı, odanın içindeki sıcaklıktan mı yoksa gücün getirdiği acıdan mı bilemedi. Yağmur damlaları zeminden gelen çığlık ile sarsıldı. Kimisi pencerenin camından toprağın yüzüne sıçradı, kimisi de karada yok olmak istemediğinden tüm hırsıyla diğerlerinin varlığına tutunmaya çalıştı. Zeminin çığlığını yağmur damlalarından başka duyan olmadı. Zemin öfkelenmişti. Çocuğu umursamadan üzerinden püskürtmek istedi. Bunun aksine çocuk, zemine sığınırcasına daha çok kapanmaya başladı. Adam zeminde yatan çocuğa birkaç adım atarak yaklaştı. Elinde tuttuğu buruşmuş kağıt parçasını burnundan soluyarak yüzüne doğru salladı. Çocuk, anlayamayan bakışlarla uzun bir süre kağıda baktı. Adam, elindeki kağıdı rastgele bir kenara fırlattı. Yağmur damlaları bu sefer odadan gelen çığlık ile sarsıldı. Oda, çocuktan yükselen hıçkırıkları duymak istemedi. Çocuk, eli yüzünde, zemine doğru tekrardan kapandı. Zemin, çocuğun aldığı her darbede paramparça olma tutkusu ile kıvrandı. Tekrar tekrar çığlık atmak istedi ama sesini bulamadı. Pencere camında kalan son yağmur damlaları, gördükleri ve duydukları karşısında toprağa kavuşmak için çırpındı. Adam, gözlerinden vücuduna yayılan ateş ile kıvılcımlar saçarak doğruldu. Yüzündeki haşin ifade yerini zafere bıraktı. Çocuğun yanakları ıslaktı. Boynunda tırnakların açtığı yara durmadan kanıyordu. Kolları sürüklenmekten kızarmış, bacakları aldığı sayısız darbelerden mosmor olmuştu. Adam, arkasında bıraktığı yıkıntıdan habersiz ona verilen görevi yerine getirmiş bir edayla odadan çıktı. Rüzgarın şiddetinden aralanan pencereden yağmur damlaları yavaş yavaş odaya dolmaya başladı. Çocuk, zorlukla ayağa kalkmayı denedi. Yanakları durmaksızın ıslanıyordu. O an duvara yaslanmış ruhsuz bakışlarını ona dikmiş kadını gördü. Kadının yüzünden akan tiksinti zemini kirletiyordu. Adam, kapıyı savurarak içeri girdiğinden beri orada mıydı? Çocuk, bakışlarını kadından kaçırdı. Mektubu bulmuşlardı. Zihinlerini ele geçirmiş öfkenin, nefretin ve acının sebebini anlamıştı. Durdu. Ardından dudağının kenarında oluşan kıvrımla yüzünü kadının yüzüne doğrulttu. Zemine itildiğinde hissettiği nefret ve öfke, yağmur damlalarının ruhuna karışıp pencere camından süzüldü. İçeriye giren tatlı esinti çocuğun yaralarına dokundu. Pamuk parçaları siyahtan beyaza yol aldı. Kadın çocuğa bakma cesaretini yitirip kapıya yöneldi. Bir an duraksayıp, gözleri ile zemini taradı. Buruşmuş kağıt parçasını bulan gözleri, zihninden bağımsız bedenini harekete geçirdi. Bedeninde kalan nefret tanelerinden birini buruşmuş kağıt parçasını pencereden atarak harcadı. Duyacağı şeylerden ürkercesine odadan çıktı. İçeride gezinen esinti kapıya sertçe vurdu. Çocuk duvardan aldığı yardımla doğruldu. Islanmış yüzünü, boynundan süzülen kanı, morarmış bacaklarını hissetmedi, duymadı. Odanın serinliğinden derin bir nefes aldı. Islanmış yüzünü hırpalanmış elleri ile sildi. Pencerenin önüne düşmüş küçük kağıt parçası ona göz kırptı. Mektubunun arasına koyduğu küçük fotoğrafı hatırladı. Mektup odanın bir köşesinden bir köşesine yer değiştirirken düşmüştü. Tanıdık ellerin zarar verdiği, dünyanın anlamaktan kaçındığı bir fotoğraf. Bir an gülümsedi. Fotoğrafta okulun bahçesinde yaptıkları kardan adama sarılmışlardı. O, en sevdiği atkısını takmıştı. Kısacık saçlarını hafif örten şapkası alnına düşen kahverengi tutamları saklamıyordu. Uzun kirpiklerine rağmen gözleri yüzünde kayboluyordu. Küçük dişleri belirginleşmiş, yüzüne olan uyumsuzlukları göze çarpar hale gelmişti. O, sürekli benliğinde yaşadıklarını dünyadan saklamak için çaba harcardı. Çocuk, bakışları karşılaştığında O’nun zihninden ve kalbinden geçenlere ulaşırdı. Kalplerinden ve zihinlerinden fışkıran ritimler birleşip dans ederdi. Dans eden ritimler birer ele dönüşür, birbirlerinin saçını okşardı. Mektuba bakışlarını, kalplerini ve zihinlerini koymuştu. Pencereyi kapatmadan masaya yaklaştı. Elleri ile yıpranmış fotoğrafı düzeltmeye çalışıp, masasının üzerine koydu. Dünya onların hissettiklerinden korkuyor, yüzleşmemek için çırpınıyordu. Aralarında yeşeren duyguların bütün düzenini alt üst edeceğini sanıyordu. Onları bir kenara itmeye çalışıyor, duygularını yağmur damlalarıyla birlikte toprağın en derinlerine hapsetmeye çalışıyordu. Çocuk hissettiklerinden korkmuyordu. Duygularını bir mektuba sığdırmayı yine deneyecekti. Çünkü biliyordu, bir yerlerde onları bekleyen aydınlık ve çiçekli bir yol vardı. 

Odaya giren güneş ışıkları fotoğraftaki iki çocuğun yüzünü aydınlattı. Yağmur damlalarının taşıdığı nefret ve öfke hiçbir canlıda hayat bulmamak üzere toprağın en derinlerine gömüldü. Pencereden atılan mektup çimenlerin arasına sıkışıp kaldı.

Ne yağmur damlalarının ne de toprağın mektubu yok edebilmeye cesareti vardı.

Gizem Oral