İlk Kar Tanesi Buluşurken Hayatla

3 Mart 2021



Güneş, defterinin kapağını açtı ve yazmaya başladı,

“Karlı bir İstanbul sabahı. Sarı taksi, boş yoldaki trafik ışıklarını bir bir ardında bırakarak ilerliyordu. İhtiyar taksici arka koltukta oturan kadının feryatları arasında arabayı olabildiğince hızlı sürmeye çalışıyordu. Karnı burnunda kadının canını sancılar dışında yakan diğer bir şey ise, bebeğini kucağına alırken elini tutacak kimsenin olmayacağı gerçeğiydi. Yalnızlık insanı güçlendirir derler oysaki; iki nefes arasında geçirilen zamanı tek başına değerli kılabilme direnişi… Yalnız başına gelmişti bu dünyaya Melek, annesinin kalbi dayanamamış, koyvermişti kendini. Babası zaten kim bilir neredeydi. En son on altı yaşında karşılaşmıştı onunla, yanında kendi yaşlarında bir oğlan çocuğu vardı, küçük bir kız elini tutuyordu. Babasının ailesi… “Ne tuhaf,” diye geçirmişti içinden, demek sorun ondaydı. Babası bir kez olsun elini tutmamış, sırtını sıvazlamamıştı Melek’in. Önceleri bunu garipsemez, üstüne düşünmezdi bile; fakat vakit ilerleyip Melek yaş almaya başladıkça zihninin bilmediği odacıklarından çıkıvermişti tüm o düşünceler, hayatının merkezine yerleşmişlerdi. Yalnızlığı hak etmişti belki de Melek. Onu büyüten anneannesi yaşlı bir kadındı. Her şeyden evvel, yorgun bir ruhu vardı. Evladını kaybetmenin acısını yaşayamadan taze bir fidanı ayağa kaldırmanın, ona bir hayat vermenin çabası içine düşmüştü. Her şeye rağmen, bazen hayal kurardı Melek. Dünyayı dolaşmak, dolaştığı yerlerde geçen hikayeler yazmak isterdi. Çıplak, beyaz duvarlarla örülü küçük odasının içinde kol gezen yalnızlıkla savaşırdı bu hayaller. Çıt çıkmayan evin içinde yankılanırdı, Melek’in kurduğu hayallerin sesleri. Şimdi bu soğuk taksinin içinde sancılar içinde otururken bile duyabiliyordu o sesleri, kalbinin içine işlemişlerdi. Denizin yanı başında ilerleyen yolun diğer tarafında, yanındaki camın arkasında bir kaybolup bir görünen damlar, karla kaplı köşkler bir anda hepten görünmez oldu. Kar bastırmıştı sabahın bu erken saatinde, hayat henüz başlamamışken Melek’in içini umutla doldurmuştu gökten düşen bu beyaz hayaller. Kızını kucağına aldığında, yeni uyanmış bir çocuk penceresinden dışarı baktığında beyaz bir örtüyle üzeri örtülmüş şehri görüp bir gülücük fırlatacaktı gökyüzüne ve Melek yakalayacaktı o gülücüğü.

Taksici aceleyle indi arabadan hastanenin önüne geldiklerinde, bir yandan doktor çağırıyor diğer yandan da Melek için arka kapıyı açıyordu, “Kimse yok mu, doktor çağırın, kadın doğuruyor!” Dar bir tekerlekli sandalyeye oturttular onu. Büyük bir soğukkanlılıkla ittirmeye başladılar, başka bir kadın hemşire ise elini tutuyordu Melek’in. Panik yapmamasını, her şeyin iyi olacağını söylüyor, aralara da prosedür gereği sorması gereken soruları sıkıştırıyordu. “Aramamızı istediğiniz biri var mı?” Cevap belliydi, “Hayır, yok.” Hemşire, ona acımıştı belli ki; acıma duygusundan mıdır, yoksa hayata tutunan bu kadının gözlerinde gördüğü parıltıdan mıdır anlayamadığı bir gülümseme yerleştirmişti yüzüne.

Melek’i apar topar doğuma aldılar. Doktor kızını kucağına verirken bir damla yaş süzüldü gözlerinden. Acıdan, ağrıdan değil; hayatında açılan taze sayfayı artık görebildiğindendi. Kızını bir an olsun yalnız bırakmayacaktı Melek. Bu hayatta birlikte ayakta duracaklardı, birlikte büyüyecek, birlikte dans edeceklerdi. Kimsenin onu üzmesine, kendini yalnız hissettirmesine hiçbir zaman izin vermeyecekti annesi. O her zaman yanında olacaktı çünkü, her daim tutacaktı elini; o bir kelebek olup dünyayı kanatlarının altına almaya hazır olduğunda bile, Melek kızını aynı yerde bekliyor olacaktı.

O an aklına geçenlerde okuduğu bir kitapta, altını çizdiği satırlar geldi: Kelebekler bizim bildiğimizin aksine, yüzyıllar boyunca yaşar, aynı amaç uğruna didinip dururlarmış. Yaşamak. Aynı kozanın içinden çıkıp kanatlarını kazanan kelebekler kendilerinden öncekilerin bıraktığı genetik mirası yaşatabilmek için; her geçen gün daha da acımasız olan, somut gerçeklerin daha da önem kazandığı bu dünyada, dünyaya geliş amaçlarını, sevgiyi ve bağlılığı daim kılabilmek için direnirlermiş.

Kendi kızına da bunu öğretecekti Melek. Tüm rekabete, kendini saygıdeğer hale getirmek uğruna kalp kırmaya hazır bedenlere direnip, merhamet ve sevgi dolu bir ruha sahip olabilmeyi öğretecekti.

Yalnızlık geçiciydi, rütbeler geçiciydi; ama kalp kırıklıkları… İşte o unutulmayacak tek duyguydu belki de. Doktorların aralarında geçen fısıldaşmaları duydu sonra Melek,

“Çok kan kaybetti, çok basınç var, hemen tansiyonu kontrol edin,”

Gözlerindeki bulanıklığı hissetti, başı dönüyor, yerle gök bir hale geliyordu. Ağır ağır bir bütün haline gelen beyaz ışık gözlerini kör etti, bebeğinin ağlayışını duydu. Sonrası siyah bir boşluk… Gözlerini açamıyordu ama o siyah boşluğun içindeki aydınlığı görebiliyordu. Yapayalnız bir aydınlık. Gövdesini karanlıkta kalmıştı, yalnızca kuru bir dal ve o daldan dökülen birkaç tane sarı yaprak görünüyordu. Kuru, çelimsiz dalın ucundan sarkan koza çarptı gözüne. Işık oraya yönelmişti tüm parlaklığıyla. Melek, kozaya doğru yaklaştı. Şeffaf kılıfının içinde uçmak için neredeyse hazır olan turuncu kanatlı kelebeği gördü. Henüz kanatlarını kazanmış kelebeğin, kozasının içinde kazandığı bilgeliği fark etti. Sabırla sıyrılmayı bekliyordu. Kanatlarının kıpırdadığını gördü Melek, izlemek, onun ilk kanat çırpışına şahitlik etmek istiyordu ancak çok yorulmuştu. Bu karanlığın içinde bir başına beklemek yormuştu onu; onu ve altından kalbini. Yaşamak istiyor, kaçırdığı hayatı kıyısından köşesinden yakalamak, kızının ağlamasını durdurmak istiyordu.

Yaşa, diyebilmek istiyordu, “Her şey düzelecek, uzaklarda bir yerlerde tekrar buluşacağız belki, ama her şey düzelecek, her şey yoluna girecek… Sadece ağlama, lütfen ağlama…”.

O sırada kelebek kozasından sıyrıldı, katlanmış kanatlarını açtı ilk kez. Melek, geniş kanatlarındaki her bir çizgiye, her bir harekete aşık olmuştu. Kendini bırakmak, uzun uzun uyumak istiyordu Melek, ama kelebek gelip onun parmağının ucuna konuvermişti. Hafif bir ağırlık bindirmişti ilk başta, sonra ruhundaki yorgunluğu alıp götürmüştü kanat çırpmaya devam ederken. Sonra fısıldadı kelebek, “Haydi, sen de uç, git buradan, ait olduğun yere git, artık yalnız değilsin…”. Derin bir nefes aldı Melek, gücünü topladı, nefes verirken ise, uzaklarda bir sesin, “Yaşıyor!”, diye müjdeleyen sesini duymuştu. Karanlık, yerini yavaşça ışığa bırakıyordu. Hayatla bağlantısının koptuğunu, kalbinin bir anlığına atmaktan vazgeçtiğini soğuk hastane odasında uyandığı zaman, başında konuşulanlardan anlamıştı. Kimdi bu kadın, yanı başındaki, ne diyordu karşısındaki adama. Şu hemşire, hani elini tutan. Tamam, şimdi anlamıştı. Peki ya adam kimdi? Bebeği neredeydi, ilaçlar yüzünden konuşamıyordu belki ama kalbinin hızlanışını hissedebiliyordu, bebeği neredeydi? Gözleri odanın içinde dolaşıyordu endişeyle. Sonra başında dikilen yaşlı adamın gözlerini yakaladı. Kendisininki gibi yemyeşil ama dolu dolu bakan gözler.

Babası… Neden gelmişti? Otuz beş sene sonra mı aklına gelmişti bir kızı daha olduğu. Onu son görüşünde bir kelime bile etmemişti ona, öylece bakmıştı ya sadece. Şimdi niye buradaydı? “Kızım, uyandın mı, beni duyabiliyor musun?”

Melek zar zor, “Evet,” diyebilmişti, “Duyabiliyorum.” Yaşlı adam, hızlı adımlarla koridora çıkıp doktoru çağırdı. Melek, kendi sağlığını düşünmüyordu, yalnızca bebeğiydi aklındaki.

“Melek, doğumda çok kan kaybettin, ama biz her şeyi kontrol altına aldık. Bebeğin de çok sağlıklı, şimdi bebek odasında Seda hemşire hemen yanına getirecek,” Melek’in içi rahatlamıştı. Bir kez daha kazanmıştı demek hayatla olan mücadeleyi. Kalbi direnmişti onca yalnızlığa, buna mı direnemeyecekti? Doktor odadan çıkıp kapıyı ardından kapatırken Melek başında onu bekleyen adama döndü,

“Niye geldin?”

“Artık yalnız değilsin,” dedi yalnızca babası. Elinde olsa çıkarırdı onu bu odadan. Yıllar önce yaptığı gibi yine çıkarırdı hayatından ama sonra bir vazgeçişin ortasında ruhuna konan kelebeği hatırladı. Nasıl da sıyrılmıştı kozasından, sabırla beklemişti kanatlanmayı. O uçarken ise, dünyasını tekrardan saran ışığı izlemişti Melek. Zifiri karanlıktan sonra doğmaya başlıyordu demek ki güneş. Kızı bir güneş gibi doğmuştu hayatında, hem de karlı bir günde, en karanlık yalnızlığının ortasına. Şimdi de babasını getirmişti demek ona. Babası, kızından bir yanıt duymayınca devam etti, “İzin ver, yıllar evvel bıraktığım boşluğu doldurayım. Kızım, sen benim evladımsın, ne desen haklısın sahiden ama izin ver…” Babasının sözleri, Melek’in kalbinin kapısında bekliyordu içeri girebilmek için. Belki de herkes yeni bir şansı hak ediyordu. Kendine baba olamasa bile, kızına bir dede olabilirdi. Hemen olmasa bile… Beraber geçirecekleri günleri düşledi, yepyeni karlı sabahları, karanlığın ardında parıldayan yıldızları, kahkahaları ve gözyaşlarını… Kızıyla birlikte, el ele yürüyecekleri yolları… Affedişin tohumlarını serptiler birlikte toprağa, o tohumlar bugün büyüdü ve yerini koskoca bir çınara bıraktı… Yaşamak, en güzel direnişti gönül yalnızlıklarına karşı...” Son satırları yazdıktan sonra annesinin içeriden gelen seslerini duydu. Doğum günü pastası hazırdı, ve dedesi gelmek üzereydi.

“Güneş, haydi salona kızım!”

Bugün, Güneş’in on sekizinci yaş günü, annesinin dedesini affedişinin hayata bir şans daha verişinin on sekizinci sene-i devriyesi. Bugün, yalnızlıkla olan direnişi birlikte kazanışlarının on sekizinci yılı…

Güneş, salona doğru yürürken, annesinin odasının açık penceresinden usulca içeri dolan kar tanelerini gördü. Yüzünde bir gülümseme belirdi, umut her şeye rağmen vardı, yaşam yeryüzüne bıraktığı ümitlerle birlikte devam ediyordu.

Nur Melisa Akkaya