Frenhofer'in Ölümü

2 Mart 2021

Yavaş yavaş çıktı merdivenleri. Bugün acelesi yoktu, gece onundu güneş ziyaretine gelene kadar. Senelerdir başka kimsenin tabanının değmediği ahşap merdivenleri ağır ağır çıkarken ve tavan arasının tozları doldurmaya başlarken ciğerlerini bir heyecan kapladı içini. Kapıyı araladı, içeri adımını attı. Elindeki gaz lambasından süzülen ışıklar duvarları, duvarlardaki tuvalleri aydınlattı. Hepsinden bir başka çift göz süzdü onu baştan aşağı eller uzandı; saçlar, kumaşlar dalgalandı. Hiçbirinin gözlerinin içine bakmadı, hiçbirinin varlığını hatırlatmak istemedi kendine. Yeterince gerçek değillerdi onun için, kusurları vardı zira boyadığı kadınların. Oysa o çok daha fazlasını istiyordu. Onun sevgilisi kusursuz olmalıydı.

Tavan arasının arkasına doğru ilerledi. Tavanın alçaldığı, tuvallerin seyrekleştiği ve sanki kıyamet kopacak olsa Tanrı’nın bile varlığını unutacağı bir köşeydi. Yıllardır kimsenin ellerinin değmediği yüzeylerde kalın bir toz tabakası, belki seneler önce orayı terk etmiş örümceklerin ağları ortada örtülü büyük bir tuvalin etrafını sarıyordu. O unutulmuş köşede adamın zamanına ait olan tek şey o tuvaldi belki de.

Tuvalin üzerine örtülü artık beyazı solmuş örtüye uzandı eli. Örtüyü yavaşça sağına doğru sürükledi, sol köşeden ilk renklerin gözünü okşamasıyla irkildi. Fırçayı eline aldı, biraz sarı biraz mavi topladı, tuvalin karşısına geçti. En çok korktuğu şeydi karşısındaki, bir o kadar da en çok sevdiği. Ucunda beklediği bir uçurumdu, bir yandan yatağında onu bekleyen sevgilisi… Ölümü olacaktı bu kadın onun. Yarattığı güzellik kendi çirkinliğini gün yüzüne çıkarmış, kadının güzel badem gözlerinin içine bakmaya kıyamaz olmuştu. Artık onlara kat boya yemiş tuval sertleşmiş, sanki çatlamaya yüz tutmuştu. Adamın zamanı azalıyordu, çok daha dikkatli seçmesi gerekiyordu şimdi fırçasını terk edecek renkleri.

Bazı geceler tavan arasının o köşesine gelir, saatlerce izlerdi kadını. Saatler gelir geçer, gündüze geceye karışır, ölüm ile hayat arasındaki çizgi incelirdi de kadın bir türlü hareket etmezdi. Ay ışığının yaladığı saçları, rüzgarda havalanmış eteğinin içinde süt beyazı bacakları ve altındaki taşlar canını yakıyormuşçasına yukarı kaldırdığı topuğu gördüğü en güzel şeylerdi belki. Elini uzatsa sanki tuvalden içeri dokunabilirdi ama kadını da rahatsız etmek istemezdi. Onu küstürebilir, daha kötüsü kaçırabilirdi.

Son katı da vurduktan sonra tuvale, derin bir nefes aldı. On senedir her şeyiydi bu kadının hayali. Sonunda onu kollarına alacağı zamanın geldiğini düşündü, mutluluğu bir karış uzağındaydı. Gözlerini kapattı, yavaş yavaş uzaklaştı. Gözlerini açtığında kadını tek seferde, tüm heybetiyle görmek istiyordu. Nefesini verdi, gözlerini açtı. O anda on senedir tuvalin üzerine yerleştirdiği her bir renk boya birbirine karıştı, kadının silüeti dağıldı. Adamın bacakları tutmadı, elini masaya attı, sendeledi. Sonra da yere çöktü. Birbirine girmiş boyalara baktı, sevgilisini aradı. Gözlerinden yaşlar süzüldü, yaşları yüzündeki boyalara karıştı. Bu sırada ne gaz lambasının yere düştüğünü fark etti ne de tavan arasını usulca kaplayan dumanı. Alevler önce adamı, sonra da sevgilisini aldı. Adam sevgilisine kavuşmanın huzuru ile derin bir uykuya daldı.

Lara Tankal