Fata Morgana

21 Mart 2021

Günün sıkıntı ve esintisine göre şekil almıyorduk, almayacaktık; sert adamlardık ve az öncesi anlamsız, keskin sesler çıkaran sevimli bir sincaptan korkup can havliyle kaçıştık. Üstelik tam da bir öykünün ortasındayken katmıştık tozu dumanı birbirine.

Sindiğim kayanın ardından istifimi hiç bozmadan tekrar döndüm ateşin başına ve yol arkadaşlarımı da saklandıkları yerden çıkar gördüm; her birimiz de hiçbir şey olmamış edasıyla yanaştık ortadaki ateşe ve yerlerimize kurulduk.

“Nerede kalmıştık?” diye sordu kirli sakallı dostum.

“Öykümü okuyordum, tam da alkışlamak üzereydiniz ama şu sincap çıkageldi ve gerisini zaten biliyorsunuz…”

“Hm, evet,” dedi öte yanımdan şişman dostum. “O olayın üzerinde durmayalım. Sertiz, bize dokunmaz. Yolumuza devam edelim,” deyip ateşin üzerindeki çömleği tahta kaşıkla karıştırdı. Yağlı ve salçalı karışımın kokusu ruhumuza işledi adeta; yutkunduk.

“O halde, senin sıran,” diye döndüm kirli sakallı dostuma. O bilindik vakur duruşuna bir baş sallaması eşlik etti. Deriden, tozlu çantasına uzanıp iki yaprak kâğıt çıkardı. Bir çıtırtı yükseldi kayaların ardında ve eş zamanlı döndü başlarımız; sert adamlarız, bu sesten de ürperecek değildik. Yoksa, yine o sincap olabilir miydi?

Kirli sakallı dostumuz öyküsünü okumaya başlamıştı işte. Evrensel acılara gönderiler yapıyor, tahakkümün oyuncağı haline düşmüş kimi oluşumları yeriyor, üstelik hiç de öyle ayrıntılı şekilde gözümüze sokmadan; buna lüzum yok çünkü biz sert adamlarız: diyeceklerimizi hiç beklemeden, aynı gün dile getiririz!

Öyküsü henüz tamamlanmadan alkışlamaya başladı şişman dostum, görünen o ki alkış safhasını kendince öne çekip yemeğe yumulma niyetindeydi ve öyle de yaptık. Çömlekten ışıyan kızıl kuru fasulyeye pamuk gibi ekmeklerimizi bandırıp yumulduk, hem de sert adamların yediği şekilde. Bu sahneyi mayalı sözcüklerle tasvir edecek halimiz yoktu, gerçeklik ve özgürlüktür gayemiz. Üstelik, dekoratif sözcüklere kim dönüp bakar ki artık! Yağla kaplanmış çenemi koluma silince dostlarım da aynısını yaptılar. Anlaşmış gibi çıkardık tütünümüzü ceplerimizden ve yaktık.

“Henüz öyküm bitmemişti…”

“Olsun,” dedi şişman dostumuz, “nasıl olsa alkışlayacaktık.”

“Eyerimde bir kitap var. Dilerseniz size okuyabilirim…” diye çenemi hafif ileri uzattım. Çok sert görünüyor olmalıydım. Anonim yaşamdan sıyrılıp sığındığımız bu ateşin başında vahşi köpekler kadar özgürdük işte. Çorak bir arazide, kayalığın ardı çöl kadar verimsiz ve tek renk.

“Bilemedim şimdi,” dedi kirli sakallı dostumuz, “birbirimize öykülerimizi okuyoruz, alkışlıyoruz işte. Cemiyetimize dahil olmayanın yazısını irdelemek, bilemedim…”

“Ne yani!” diye hafiften yükselmiş olabilirim, yadırganmamalıdır, neticede sert adamlarız ve sağımız solumuz hiç belli olmaz. “Kendimiz çalıp kendimiz mi oynayacağız?”

“Haklısın,” dedi şişman dostumuz dişlerini temizleyerek, “Etrafımızda dönüp durmaya benzer bu. Cemiyetimizin dışına da göz atmakta fayda var.”

“Sincap!” diye haykırdı kirli sakallı dostumuz birden ve çevik bir hamleyle, her birimiz ayrı yönlere dağılıverdik. Ortalık toz duman… Uzun süre saklanacak halimiz yok, sert adamlarız ve kendi ürünümüzden çekinecek de değiliz asla. Usulca yerimizden çıkıp ateşin başında dikildik. Başımdaki şapkayı çıkarıp çırptım, toz dağıldı... Tekrar başıma geçirip ufka bir bakış attım ve şüphesiz acımasız bir surete bürünmüştüm.

“Neyse, sonra okurum. Burası fazlasıyla tekinsiz. Yolumuza devam etmeliyiz. Atları hazırlayalım. Uzun bir yolumuz var,” deyip uzağa tükürme girişiminde bulundum, hani şu kovboy filmlerinde rastlayabileceğiniz sahnelerdeki gibi ama tükürüğüm çizmeme düştü. Sert adamlarız işte… Nereden yola çıktığımızı anımsamıyor, nereye gideceğimizi de bilmiyoruz.

Ayhan Ün