Erıch Fromm: Sevme Sanatı

23 Mart 2021

Sevgiyle alakalı kuramlar, insanın varoluşuyla başlar; yaratılışta var olmasına karşın sevmek bir sanattır. Açıları vardır, değişken ve kişiye özgüdür. Sevmek bir disiplindir. Deneyimle birleşerek büyür, yaşayarak şekil alır, beslenmezse ölür. Yetiştirilmek ister, onu öğrenmek ve üstünde çalışmak gerekir. Suya atılan bir taş gibidir, oluşturduğu dalgalar bir zincirleme gibi suya yayılır; dalgalar zamanla kaybolur ama taş suyun dibine yerleşir ve orada var olur. 


Sevgi, sevilen şeyin büyümesi ve gelişmesi için gösterilen ilgidir. Fakat, insanın insana gösterdiği sevgi çoğunlukla böyle var olmaz. Bunun benzersiz bir örneği anne sevgisidir, daimi ve koşulsuzdur. Anne, almak için vermez. İnsan insana sevgi verirken, işin içine kişisel ihtiyaçları, varoluşsal boşlukları, kaygıları, istekleri ve egosu girer. Birbirine anne sevgisi gibi koşulsuz bir sevgi verebilen insan çok azdır. Sevgiyi bir ağacı, bir şarkıyı, bir yeri sevmek gibi gerçekleştirebilmek insanın önce özünü tanımasını ve sevgiyi öğrenmesini gerektirir. Sevgi çoğu zaman bir kabiliyettir çünkü tüm bunlar, yapıcı olmasının yanı sıra yıkıcı etkiler de yaratır. Kimi insanda bir kimlik sorgusu, benlik kargaşası meydana getirir.

Sevmek, Kendini Bilmektir

Düşünce yoluyla bilgi edinmek ruhbilimsel bilgidir; bu, sevme edimi esnasında ulaşılan tüm bilgi için gerekli koşuldur.

Erich Fromm eşyaların ve yaşamın sırrının çözebilme dürtüsünün onu parçalamaktan geçtiğini söyler ve küçük bir çocuğun oyuncakları kırma, parçalama güdüsünü örnek verir. Bu yolla bilgi edinmeye çalışan çocuklara sıkça rastlarız. Buna benzer olarak, sırrı öğrenebilmenin diğer benzer bir yolu sevgidir. İnsanın benliğini, ihtiyaçlarını, önceliklerini sorgulamasında bir kilit oluşturur.

Gönlünde Tanrı sevgisi iki misli olunca
Tanrı da seni sever kuşku yok bunda
                                              Mevlana  

Öz-şefkat sevgiyi kendinde tamamlamanın ve kendinde kullanılabilir kılmanın bir yoludur. Kendini sevemeyen insan, ilişkilerinde mutlaka bir çatışma içerisine girecek; var olan bir boşluğu türlü iletişim problemleriyle ve bağlanmaya dair sorunlarla daha da büyük bir hale getirecektir. Bunun yanı sıra özü kabul, yani insanın kendisini kabul etme sürece sevgiyi anlamlandırma şekliyle bağdaşır. Koşulsuz sevgi kabuldür, bir ağacı sevmek gibi, bir hayvanı sevmek gibi dönütünde toksiklik ve itici bir faktör barındıramayacak bir kuramdır. Sevgiyle birlikte gelen kabul, öfkeyi dindirir ve barışmayı sağlar. Erich Fromm Sevme Sanatı’nda sevgini egoyla bağdaştığı noktaları inceler ve görürüz ki, ancak bağlamlardan kurtulup saflaşabilen sevgi gerçekten besleyicidir. Bu doğrultuda olgunlaşmış ve olgunlaşmamış sevgi olarak iki kutbu şöyle tanımlar: Olgunlaşmamış sevgi, ''Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var'' der, olgunlaşmış sevginin söylediği ise ''Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum''dur.

Sevmek, Olduğu Gibi Büyümesine İzin Vermektir

Günümüzde sevgi tanımının vermekten ziyade almaya yönelik olduğuna şahit olduğumuz çokça örnek vardır. İlişkilerin temelinde beslenme güdüsü vardır. Aşk, karşınızdaki kişinin de sizi sevme ihtimali ya da karşılıklı oluşturduğunuz sevginin yoğun bir alışveriş halidir. Ne kadar tek taraflı aşklar olduğu söylense de, tek başına yürütmenizin elbette mümkün olduğunu sandığınız aşklarda dahi karşı tarafın bir gün size karşılık verme ihtimali içinizde adeta bir misyon haline gelmiştir. Freud aşkı gerçeklere göz kapatmak olarak tanımlar ve çocukluktaki nesnelere aktarıldığını söyler.

Ne aldığınızın veya alacağınızın bir önemi olmaksızın sevdiğinizde, kabul süreci başlar. Sevme Sanatı’nda altını çizdiğim ve üzerine konuşulması gereken şu cümle bana bu konuda çok görüş açısı sundu: Sevmek, narsisizmin ve benmerkezciliğin yarattığı hapishanenin yalnızlık ve soyutlama hücrelerinden kurtulmaktır. Çocuk sevgisi, ''Seviyorum çünkü seviliyorum'' ilkesine dayanır. Büyüklerin sevgisinin ilkesi, ''Seviliyorum çünkü seviyorum''dur.

Sevdiğimizi söylediğimiz insanları değiştirmeye yönelik eğilimlerimiz, sevgiyi tam olarak dolduramadığımızın ve orada sevgiyle, kabulle çatışan bir şey olduğunu ima eder. Değişim istenen yerde bencillik mutlaka vardır, kişinin kendi iyiliğiyle alakalı vahim bir konu haricinde değişim olarak istediğiniz çoğu şey kendiniz içindir. O kişiyi daha çok sevebilmeniz, kabul edebilmeniz için değişimi beklersiniz. Bir ağaçtan değişmesini beklemezsiniz. Ancak büyümesine destek olur, büyümesi ve gelişmesi için gerekli olan şeyleri ona verirsiniz. Beklediğiniz karşılık ancak büyüdüğünün göstergesi olarak meyve vermesidir, ki bu da onun doğal sürecinin bir parçası olarak meydana gelmiştir.

Sevme Sanatı’nı okuduğumda günümüz örneklerine şöyle bir baktım ve şunu da fark ettim: bazı insanlar, sevdikleri insanların gelişmesini ve kendiliğinden değişmesini benliklerine veya varlıklarına tehdit olarak algılayabiliyor. Ki bu da yine kendi öz-şefkatlerindeki boşluğun yarattığı ''vazgeçilme'' korkusu sebebiyle ortaya çıkıyor. Sevgi, sanıldığı kadar yüzeysel ya da yoruma kapalı değil; aksine üzerine konuşulması ve tartışılması, öğrenilmesi gereken çok yüzü var. Öyle ki, Erich Fromm’dan öğrendiğim en önemli şey insanın verebilmesi için önce kendi üzerinde çalışması gerektiği. Kendi sevgi normunu anlayamayan ve ondaki yapıcı-yıkıcı, etki-tepki denklemlerini anlayamayan insan onu karmaşık ve barındırması zor, ızdırap verici bir duyguya dönüştürebiliyor. Onun yüzünden acı çekebiliyor veyahut mutluluğunun tek kaynağını o yapıp, bağımlı hale gelebiliyor.

Yine Sevme Sanatı’ndan altını çizdiğim ve günümüz ilişki kalıplarına çok isabetli bir yorum getiren şu cümleyi sizlerle paylaşmak istiyorum:

Kişinin değerlerinden dolayı hak ettiği için sevilmesi her zaman yerini kuşkuya bırakır: Belki beni sevmesini istediğim kişiyi memnun edememekteyim, belki şu, belki bu oluyor. Burada sevginin her an bitivereceği korkusu vardır. Daha da öte ''hak edilmiş'' sevgi yerini kolayca kişinin o olduğu, kendisi olduğu için sevilmediği, sadece hoşa gittiği için sevildiği, son çözümlemede kişinin sevilmeyip kullanıldığı yargılarıyla acı bir duyguya bırakır.

Bir şeyi gerçekten sevebilmek, onunla tüm dünyayı sevebilmektir. Kendini sevebilmek, anlayabilmektir. Gerçek sevginin direnci yoktur, savaşları yoktur. O gerçek olduğu noktaya geldiğinde zaten sancıyan yanlarını, boşta kalan köşelerini kabullenmiş ve ''sevme''yi başarmış olan sevgidir.

''Sevgi, olduğu gibi büyümesine izin vermektir.'' cümlesi bana daha çok karşımdaki herhangi bir insanın veya nesnenin değil, insanın kendi benliğinin büyümesine izin vermesi olarak yer etti. Sevme Sanatı bu bağlamda beni şunları düşünmeye itti: kendimizi eksilerle ve hatalarla kabul edemiyoruz. Yaftalıyoruz ve azaltıyoruz, özgüvenli gözüken bedenlerimizin içinde öylesine gizli güvensizlikler var ki ve bunları öylesine sentezlemişiz ki, çözümün kimde olduğu belliyken bunu hep dış dünyada arıyoruz. Kişi sevginin bir eylem, bir ruhsal güç olduğu görmekten ziyade gerekli olan tüm şeyin doğru nesneyi bulmak olduğunu düşünüyor. Materyalist bir bakış açısıyla yaşamaya başlıyor, dünya onu buna şartlıyor. Bu yüzden mükemmel olana, onu elde etmeye dair bir odakla bakıyor her şeye. Dolayısıyla kabul olmayan her şey direnç doğuruyor. Ve en zoru insanın kendine karşı bir direnci olmasıdır. Başkalarıyla, başka şeylerle, durumlarla, olaylarla olan kavgamızın temelinde hep o kendimize karşı geliştirdiğimiz direnç beliriyor. Erich Fromm’dan öğrendiklerimle birlikte bir öğretiden okuduğum şu cümle bana bu konuda ilerleme kaydetmek için ilham verdi: ''Tanrı, ızdırabı en çok bilgeliğe dönüştürebilecek olanlara verir.'' Savaşmayı bırakıp anlamak için durmak, savunmasız olmak belki de o ilk el sıkışma için gerekli olan şeylerden biri. Vermeyi bilmediğimiz hiçbir şeyi, almayı da beceremiyoruz. Bu yüzden, insan önce kendisinin büyümesine izin vermeli. Severek. Bunun kelimenin tam anlamıyla bir sanat olduğunu, ne kadar değerli olduğunu bilerek.



Sevmek, Düşünce Ve Yargıdır

Sadece başkaları değil kendimiz de duygu ve davranışlarımızın nesnesiyiz. Başkalarına karşı sergilediğimiz tutumla kendimizi karşı sergilediğimiz çelişmez. Erich Fromm kendine karşı sevginin, başkalarını sevebilme yetisine sahip olanlarda olduğunu söyler. Gerçek sevgiyi, üreticiliğin sergilenmesi; ilginin, saygının, sorumluluğun ve bilginin ifadesi olarak tanımlar. Tam da bu tanıma baktığımızda aslında Sevme Sanatı’nın özetini görürüz.

Kitaptan yine üzerine düşünülmesi gereken birkaç cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum. İnsanları sevmek, çoğu zaman sanıldığı gibi belli bir kişiyi sevmenin ardından gelen soyutlama değil, bir kişiyi severek kazanılacağına bir önermedir, diyor Fromm. Bu noktada kitap kişinin direkt kendisine okları çevirerek bencilliği eşelemeye başlıyor. Etrafımızdaki insanlara baktığımda ne kadar çok örneği olduğunu fark ettiğim bu nokta, üzerine düşünmek ve incelemek için bir başlık verdi bana. Fromm, kişi yalnız tek bir insanı veya nesneyi seviyorsa bunun bencillik ve ortak yaşam birliği olduğunu söylüyor. Ardından bencil kişilik ile ilgili, altını çizdiğim şöyle bir cümle kuruyor:

Bencil kişi kendini çok fazla değil çok az sever, hatta kendinden nefret eder. Böyle bir kişi mutsuzdur ve kendine bilinçdışı engeller koyarak, ulaşamadığı doygunlukları öfkeyle yaşamdan kopartıp almaya çabalar. Görünüşte kendisiyle fazla ilgilenmektedir; aslında bunlar gerçek kimliğine ilgi göstermedeki beceriksizliğinin üstünü örtmek ve gidermek için yapılan başarısız deneylerdir.

Freud ise bu konuda bencil kişinin sevgiyi başkalarından alıp yalnızca kendisine yönlendirmesinden kaynaklı olarak narsist kişiliği ortaya çıkardığını söyler.

Meister Eckhart’dan kendini sevme üzerine şöyle bir alıntı yaparak konuyu sizin düşüncelerinize bırakmak istiyorum:

''Eğer kendinizi severseniz, başkalarını da kendiniz kadar seversiniz. Bir başkasını kendinizi sevdiğinizden daha az seviyorsanız, kendinizi sevmekte gerçekten bir başarı sağlayamazsanız. Fakat, kendiniz de dahil herkesi severseniz, bu kişi hem Tanrı hem insandır. Böylece, kendini ve diğerlerini aynı şekilde seven kişi yüce ve dürüst bir kişidir.''

(Meister Eckhart, çeviren R. B. Blakney, Harper & Brothers, New York, 1941, s. 204 )


Hazal Kebabci
Çizim: Fatma Erkuş