Aynasız

29 Mart 2021

İnsan ayna karşısında kendini inceledikçe yabancılaşıyor. Yüzünüz, elleriniz, varsa saçlarınız tamamen başka birine aitmiş gibi geliyor. Hele aynadaki aksinizin gözlerine uzun uzun baktığınızda, o gözlerin de sizi incelediğini fark ediyor, huzursuz oluyorsunuz. Bu huzursuzluğun sizi farkında olmadığınız bir âleme çektiğini hissedince rahatsızlığınız artıyor. Diğer yandan yavaş yavaş bilmediğiniz bir şeylere uyandığınızı fark ediyor , bu yabancı âlemde biraz daha kalıp neler olduğunu keşfetmekle, uykuya geri dönüp sıradan hayatınıza devam etmek arasında bocalıyorsunuz. Neyse ki ben her seferinde geri dönmeyi tercih ettim.


Belki bu yüzden evimde ayna yok. Ne banyoda, ne salonumun duvarlarında tek bir ayna bulabilirsiniz. Çok ihtiyaç olduğunda, acil durumlar için yatak odamda bir çekmecede, bir tarafı büyüteçli küçük bir el aynası bulunduruyorum o kadar. Hem zaten ne gerek var? Kendimi beğendirebileceğim kim var ki hayatımda? Ayna kadınlara daha çok lazım bence. Makyajına süsüne düşkün olur bazı kadınlar. Beğenilmek dikkat çekmek isterler. Oysa biz, yani adamlar, aynaya pek bakmayız. Bakmamalıyız yani. Çok lüzumlu bir eşya değil. Hele böyle huzursuz ediyorsa… Yine de ara sıra ihtiyaç için lazım olabiliyor elbette.

İki gündür, dilimin tam da boğazımla birleştiği yerin altında minicik bir kabartı peyda oldu. Minicik ama, verdiği rahatsızlık kendi boyutlarını aşan büyüklükte. Küçükken incelemek için bayağı uğraşmış zaman harcamıştım. Dil denen organın on bin, belki yüz binlerce ipliksi organcıklardan müteşekkil ve her ne kadar beynin kontrolünde olduğu söylense de asla kontrol edemeyeceğiniz bağımsız bir organizma olduğuna karar vermiştim. Parmaklarımın ucuyla dışarı çeker, altında tükürük bezlerinin fışkırttığı sıvının nereden geldiğini inceler, çekiştirip daha ne kadar uzatabileceğimi kontrol ederdim. Üzerindeki kabartıları, altında pembeden kırmızıya, yeşilden maviye türlü renge sahip damarları dikkat ve hayretle gözlemlerdim. Ben bunları yaparken dilim hiç rahat durmaz, kaygan yüzeyiyle ya elimden kayıp yuvasına girer ya da kımıl kımıl hareket eder, kendisini iyice görmeme bir türlü müsaade etmezdi. Çekiştirdikçe kıvranan, kurtulmak için çabalayan dilimi vahşi ve tanımlanamaz bir hayvana benzetir korkardım. Biricik aynam, şimdi şu kabartıya bakmak için lazım oldu da hatırladım. Neyse ki büyük bir sorun gibi gözükmüyor.

Dilin hayati bir organ olduğunu kim inkâr edebilir? Onsuz konuşamaz, yemek yiyemez, hiçbir şeyden tat alamazsınız. Tükürüğünüzü yutamaz da boğulur kalırsınız maazallah. Bütün bunların yanında, hayatını konuşarak kazanan biri olarak benim olmazsa olmazım dilim. Bir bilgisayar firmasının satış sonrası destek biriminde çalışıyorum. Yani bütün gün telefonda, cihazını çalıştırmayı beceremeyen insanlara yardım ediyor, yönlendiriyor, karşılaştıkları sorunları çözüyor ve bol bol teşekkür alıyorum. İşimi seviyorum. Uzaktan konuşmak da, yardımcı olmak da daha kolay benim için.

Ne var ki bire bir ilişkilerde çok iyi değilim. Pek ilişkim de oldu sayılmaz. Daha ilk görüşmede karşı karşıya oturduğum insan benden huylanır. Ben de onun bakışlarından huylanırım. Birinin karşısında oturduğunuz zaman yüz yüze olmak mecburiyetinde kalıyorsunuz. Bu da göz temasını zorunlu kılıyor. Oysa ben kimsenin gözlerinin içine bakamam. O gözlerdeki merak dolu inceleyen bakışlar beni huzursuz eder. Nereye bakacağımı şaşırır, elimi kolumu koyacağım yeri bilemez, her hareketi takip edilen ve bunun farkında olan bir denek gibi saçma sapan hallere bürünürüm. İkinci kez görüştüğüm, konuşup derdimi anlatacak kadar yakınlaştığım biri olmadı hiç.

“Utanmaz hergele!”

Ah rahmetli babacığım. Bu günlerimi görseydi, nasıl gurur duyardı benimle. Onun gibi heybetli, öfkesiyle dağları titreten, gürüldeyen sesiyle kulakları çınlatan bir adamın sevgisine mazhar olmanın yolu ne ise öğrendim işte. Geç oldu gerçi biraz. O göremedi. Daha on yedi yaşındaydım. Bir kalp kriziyle ayrıldı aramızdan. Yine de sesi hep kafamda çınlar. “Ne bakıyorsun öyle dik dik! Açıkta bir şey mi gördün?” Görmem. Açıkta hiçbir şey görmem ben. Bakmam çünkü. Bakamam.

Kuvvet muhtemel, bir hanımla veyahut herhangi bir insanla yakınlaşamama sebebim aynasızın teki olmam. Kendine bakmayan adamı hangi kadın beğenir! Gür kıvırcık saçlarımın nasıl göründüğü pek umurumda olmaz mesela. Fazla uzadığını banyodayken anlarım. Şampuanın aşırı köpürmesinden… Berberim ayna hassasiyetimi bilir. Ben geldiğimde koltuklardan birini hemen televizyonun önüne koyar. Saçla beraber uzayan sakallarımı da kısaltıp düzeltir. İşini bitirdiğinde “nasıl olmuş abi?” diye sormayı bırakalı uzun zaman oldu. “Bitti mi?” “Bitti.”

Oysa çalıştığım büroda, hemen karşımdaki masada oturan Cemal, tepesinde kalan bir tutam saçı kafasına eşit ölçüde yaymak için nasıl çabalıyor, izliyorum her gün. Ceketinin iç cebinden hiç ayırmadığı aynasını arada bir çıkarıp, kendini izliyor. Havaya kalkmış bir tel için dakikalarca uğraşıp yine aynı cepte duran küçük tarağıyla düzeltiyor. Gözlüğünü çıkarıp hohluyor, gene o cepten çıkardığı küçük bir bezle camları parlatana kadar ovuyor. Bir ceket cebine kaç eşya sığabildiğini görüp şaşırıyorum. Benim ceketim bile yok. Pantolonumun cebinde ise cüzdan ve anahtarlık dışında bir eşya bulunmaz. Belki bir kaç bozukluk. Cemal’in etrafından kızlar eksik olmaz. Büroda kimin neye ihtiyacı olsa önce Cemal’e sorar. Herkese karşı nazik, yardımsever, güler yüzlü görünen bu köftehora imrenmiyor da değilim. Ama ben onun gibi olamam. Üzerimde iyi durmaz bu yılışıklık. “Kıvırtma öyle karı gibi! Adam ol!” Adamım ben. Bu kıvırmalara ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum.

Bana kalsa hiç evden çıkmam. Varlığımın dünya için bir ehemmiyeti olduğunu sanmıyorum. Benim yüzümü görmek, bakışlarımı hissetmek isteyen, bundan hoşnut olan bir Allah’ın kuluna rastlamadım şimdiye dek. Babam hayatta olsa idi nasıl istediği gibi bir adam olduğumu görürdü. Mutlu olur muydu, beni sever miydi acaba? Bunu hiç öğrenemeyeceğim. Ondan öğrendiğim şeyler pek kısıtlı zaten. Bu kadar kısa bir yaşamı olduğu için üzülüyorum. Yanımda olmasını dilerdim. Birbirimizin gözlerine bakmasak da yan yana olmak güç verirdi. Onun heybetli varlığına duyduğum hasret dışında iyiyim. Memnunum halimden.

Fakat annem aynı fikirde değil. Çok üzülüyor durumuma. Arada bir memleketten gelip, evime çekidüzen veriyor. Kaldığı birkaç gün içinde bir dünya nasihat edip, banyoya mutlaka bir ayna yerleştirmeden de edemiyor. “Dişinde maydanoz mu kaldı, gözünde çapak mı var! İnsan hiç kontrol etmeden çıkar mı oğlum!” O gidene kadar lavabonun üzerinde asılı duran ayna, gittiği gün dolabın içindeki yerini alıyor. Son gelişinde bir doktordan randevu almış. Yalvar yakar, yeminler vererek zorla götürdü beni de. Doktorun karşısında oturduğum on beş dakika boyunca çektiğim eziyeti tarif edemem. Bu sefer gerçekten incelemeye alınan bir yaratık olduğumu bilerek, her hareketim ve tepkimden bir anlam çıkarmaya çalışan birinin önündeydim. Elim ayağım birbirine dolaştı, yüz mimiklerimi bile kontrol edemez hale geldim. Durumumun dışarıdan nasıl göründüğünü hayal edebiliyor, sirklerde kafes içinde sergilenen ucubeler gibi utanıyor, gizlenmek istiyordum. Oradan derhal ayrılmak, bu durumdan kurtulmak için yeterliydi. Nihayet, ani bir hareketle gücümü toplayıp ayağa kalktım, hiçbir şey söylemeden, gülümseyerek konuşan bu nazik hanımefendiyi odada, beni bekleyen annemi de holde bırakarak kapıyı çarpıp kaçtım.

O gün izinliydim. Gün boyu dolaştım durdum sokaklarda. Mahcubiyetim nezaket sınırlarını aşmıştı artık. Bu olay, durumumun gerçekten vahim olduğunu kabul etmemi sağladı. “Böyle olmamalı,” dedim. “Bu normal değil!” Neydi normal olan? Hiç olmazsa derdini anlatabilmek. Benim derdim neydi? Derdimi anlatamamak. Bir şeyler yapmanın zamanı geldiğine kendimi ikna etmiştim. Akşam eve döndüğümde suratı beş karış annemin elini öpüp, tedaviye devam edeceğim sözünü vererek gönlünü aldım. Bana sarıldı. Onu mutlu etmek ne kadar kolaydı. Babamın elini de defalarca öpmüştüm. Bir kez sarıldığını hatırlamıyorum. Doktoru arayıp konuştum. Bundan sonraki seansları telefondan yapmak konusunda anlaştık. Ben karşısına çıkmaya hazır olana kadar böyle devam edecek. Yazdığı ilaçları da kullanacağım. Gerçekten. Çok iyi bir hanımefendi. Nerdeyse bir “ilk seans görüşmesi” yaptık uzaktan uzağa. Bendeki bu huzursuzluk hissine geçmişten gelen bazı travmatik olayların sebep olabileceğini söyledi. Ne gibi olaylar henüz bilmiyorum. O kadar açılmaya gerek yok şimdilik. Fakat geleceğe daha bir umutla bakıyorum artık. İyileşiyorum galiba.. Normalleşiyorum ben. İşte size ispatı. Bir cep aynası aldım. Ara sıra çıkarıp kendime bakacağım. Yüzümü, saçlarımı hatta -evet, sıkı durun- gözlerimi inceleyeceğim. Bundan daha güzel iyileşme mi olur? Artık aynamı cebimde taşıyorum. Bakın tam da şu anda dilime bakmam gerekiyor mesela. Şişlik büyüdü sanki. Tırtıklı bir yapısı olmalı. Dişlerime değdikçe acıtıyor zira. Ama çok da rahatsız etmiyor. Hem zaten hâlâ yemek yiyebiliyor, konuşabiliyorum. Demek çok ciddi bir şey değil henüz. Neyse… Sonra, bir ara, müsait olduğumda cebimden çıkarır, bakarım artık.


Şule Hatipoğlu