Araf

14 Mart 2021

Yarısına kadar su dolmuş olan küvete uzandı Leyla, su soğuktu ama zorlanmadı, uyuşmuştu artık. Çırpınacak, üşüyecek dermanı bile kalmamıştı. Yorulmuştu ve gitmeye hazırdı. Tüm maaşını vererek rezerve ettiği lüks otel odasının banyosunun fayanslarını inceledi bir süre. Umut mu arıyordu veya bir işaret mi o da bilmiyordu. Dondu. Nereye doğru gittiğini biliyordu, sonun yaklaştığının farkındaydı ama o son adımı, öldürücü vuruşu geciktiriyordu kafasının içindeki bulanıklık. Bir süre böyle kaldı, beyaz fayanslardaki yansımasını inceledi. Son kez yüzünü görmek için kalkıp aynaya bakmak istedi ama yapamadı. Çok yorgundu. Küvetin yanında duran banyo dolabının üzerine koyduğu neşteri aldı eline. Etini derin ve enine doğru kesmesi gerektiğini biliyordu, yatay öldürmez süründürür diye duymuştu bir yerlerden. Küvete soğuk su dolmaya devam ediyordu. Neşteri gezdirdi Leyla teninin üzerinde, birazdan kan kırmızı olacak olan banyoyu tahayyül etti zihninde. Sabah onu bulacak olan görevlilere üzüldü. Kimseye böyle bir travma yaşatmak istemiyordu aslında. Öyle biri değildi Leyla. O hayatı boyunca insanlara yük olmaktan korkmuş, çocukluğundan itibaren kendi başının çaresine bakmış, bakmak zorunda bırakılmış, hiç kimseden yardım isteyemeyen bir kadındı. Yalnız ve sahipsizdi. Güçlü bir kadın olmaktan gurur duyuyordu aslında, kimsenin onu kurtarmasını beklemiyordu. Sadece değer görmek ve düşünülmekti hayali, birinin önceliği olmak. Anne ve babası o dört yaşındayken ölmüştü ve o artık hiç kimsenin önceliği, gözbebeği değildi. Yapayalnızdı. Çok mücadele etti, çok zorladı ama yaşadığı dünya onu sürekli nakil sonrası uyum sağlayamamış bir organ gibi reddediyordu. Yarım ve tamamlanamamış diye özetlemişti Leyla hayatını daha birkaç gün önce kalabalık bir arkadaş gurubuyla akşam yemeği için buluştuğunda. Her zamanki gibi kalabalığın içinde kaybolmuş ve uğultudan başka bir şey duymuyordu. Görünmez gibi hissediyordu kendini üstelik bu aşina olmadığı yeni bir his değildi. Tüm hayatı böyle geçmişti Leyla’nın. O başkalarının hayatında bir figürandı, asla kendi hayatının başrolüne oturamamıştı.

Neşteri kolunun iç kısmında gezdirdi bir süre Leyla, aşağı yukarı hareketlerle alıştırıyordu kendini o soğuk neşterin teninde yaratacağı tahribata. Küvet tamamen dolmuştu artık. İleri doğru uzanıp çeşmeyi kapattı, sonra son kez geriye doğru yaslandı. Neşteri sol bileğine saplayıp var gücüyle aşağı doğru çekti. Tek hamleyle küvet kan kırmızısı olmuştu bile. Diğer koluna geçti, acı içinde inleyerek neşteri yine sapladı ve son kalan gücüyle sağ kolunu da yardı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Düşündüğünün aksine korkmuyordu. Çok uzun zamandır düşündüğü bir şeydi bu Leyla’nın. Gitmek istiyordu. Bu hayatı sevmemişti, belki bir sonraki hayatında daha mutlu olacaktı. Belki yanlışlıkla yaratılmıştı ve onu yaratan tarafından unutulup terkedilmişti. Kendini yaratıcısına hatırlatmak için bir yol olarak görüyordu intiharı. Her hâlükârda Leyla artık son nefeslerini veriyordu ve birazdan tüm gerçekleri, tüm çıplaklığıyla, hiç olmadığı kadar açık bir şekilde öğrenecekti. Çocukluğu geldi aklına Leyla’nın. Babasının kucağına yatıp çizgi film izlediği günler canlandı gözünde. Babasının yanında güvendeydi, ölümsüzdü, hiç kimse zarar veremezdi ona. Babası gittiğinde kolu kanadı kırılmıştı, o gittikten sonra bir daha asla güvende hissetmedi kendini Leyla. Bunlar onun son güzel anılarıydı. Artık acı çekmiyordu, hissetmiyordu hiçbir şey. Gözlerine karanlık çökmeye başlamıştı yalnızca. Çok yorgundu. Derin bir uykuya dalar gibi kapattı gözlerini Leyla. Bir daha aynı Leyla olarak açamayacaktı gözlerini bu dünyada.

Uğultulu bir rüzgâr esiyordu, karanlık çökmüş gökyüzü laciverte boyanmıştı. Tozlar uçuşuyordu etrafta. Titreyerek açtı gözlerini Leyla. Nefesi kesiliyordu soğuktan. Can havliyle derin bir nefes almaya çalıştı ve buz gibi hava doldu ciğerlerine. Nerede olduğunu bilmiyordu. Etrafta yaşam ibaresi bulunan hiçbir şey yoktu. Ne bir insan ne de bacası tüten bir ev. Rüzgâr sağır eden bir sesle etrafında fırtına oluşturuyordu sanki. Leyla yattığı yerden doğruldu ve korku içinde etrafına bakmaya başladı. Otel banyosunu hatırlıyordu, kan kırmızı olmuş küvet ve yarılmış kollarını. Panikle kollarını açtı Leyla, hiçbir iz yoktu. Ama öldürmüştü kendisini, bundan emindi. Ruhunun yavaş yavaş bedeninden ayrılmasını izlemişti. Canı gözlerinden akıp gitmişti. Her şey çok gerçekçiydi rüya olamazdı, hayal değildi. Ölmüştü Leyla. Uğultulu rüzgâr sesine kayalıklara çarpan dalga sesleri karıştı. Bir uçurumun üstünde olduğunu fark etti. Çok korkuyordu ama çığlık atamayacak kadar yorgundu. Korku ve endişe içinde sürekli olduğu yerde dönüyordu sadece. Gözleri bir ışık, bir işaret, herhangi bir yaşam belirtisi arıyordu. Hiç kimse yoktu. Yine yalnızdı Leyla.

Isınmak için yürümeye başladı. Çok zorlanıyordu ama başka çaresi yoktu. Nerede olduğunu, ne yaptığını, başına ne geldiğinin farkında değildi. Ölmüş müydü gerçekten? Bulunduğu yer cehennem miydi? Araf mıydı yoksa? Neden kimse yoktu peki? Neden kimse onu almaya ve laik olduğu yere götürmeye gelmemişti. Büyükleri ona ölümden sonrasını böyle anlatmamıştı hâlbuki. Sorgu melekleri yoktu etrafta, cennet bahçeleri veya cehennem alevleri de. Soğuk, uğultulu bir gecede hapsolmuştu. İntihar eden kulların gönderildiği yer miydi burası yoksa? Ceza olarak ebediyete dek dünyada hissettikleri boşluğa ve karanlığa mı hapsedileceklerdi.

Aradan kaç saat geçtiğini bilmiyordu Leyla. Sanki günlerdir yürüyor gibiydi. Zaten yorgundu ve dermansızdı ama bu bilmediği yerde geçirdiği süre daha da yormuştu onu. Korkuyordu, üşüyordu ama aradan geçen onca saate rağmen ne acıkmış ne de susamıştı. Zaten korkudan yemek yemeği düşünecek halde de değildi. Gözlerine çöken karanlığın içinde bir ışık arıyordu canhıraş bir çığlıkla. Uğultulu rüzgâra bu defa kalp çarpıntısı eklendi. Kalbinin göğsünü parçalarcasına atışını duyuyordu Leyla. Bu neyin nesiydi? Ölüm bu muydu? Yoksa dünyada yaşadığını düşündüğü her şey aslında bir rüya mıydı? Şimdi mi uyanıyordu Leyla? Bu muydu gerçek hayat? Kafasının içinde zihnini bulandıran sorularla titreyerek karanlığın içinde yürümeye devam etti uzunca bir süre. Bulunduğu yerde hava hiç aydınlanmıyordu. Zaman durmuş gibiydi. Sanki dünyada geçirdiği her saat burada 100 yılmış gibi geliyordu ona. Üzerinde yerleri süpüren beyaz keten elbisesi ve çıplak ayaklarıyla ağaçların arasında yürümeye devam etti. Denizden uzaklaşmıştı artık, dalgaların sesini duymuyordu. Rüzgârın hızı da kesilmişti ama hala soğuktu, çok soğuk. Eğer ölmediyse burada bu soğukta öleceğine emindi Leyla.

Ayakları çalılara sürtmekten yara bere içinde kalmıştı Leyla’nın. Bastığı her yerde kırık cam şişeleri ve sivri taşlar vardı. Canı çok acıyordu ve bir an önce kendini güvenli bir yere atıp bedenini ısıtmak istiyordu. Ancak o zaman başına gelenlerin muhakemesini yapıp bir çıkış yolu arayabilecekti. Yorgunluktan bayılacak gibiydi artık, son bir hamleyle önüne düşen ağaç dallarını yarıp kendini ileriye doğru attı ve yere düştü. Bir süre olduğu yerde kaldı. Gözleri açık tek bir noktaya kilitlenip kalmıştı. Gecenin karanlığı içinde kendini saklayan, dış cephesi kurumuş bitkilerle örtülü, kocaman bir evin bahçesindeydi. Ev o karanlığın ve sisin içinde zar zor belli oluyordu. Pencereler evin geri kalanından ayırt edilemeyecek kadar siyahtı ve evden gelen herhangi bir yaşam belirtisi yoktu. Isınabilecek olmanın umuduyla doğruldu Leyla, ayağı kalkıp evin kapısına yöneldi. Var gücüyle kapıyı yumruklamaya başladı. Derinden gelen ayak seslerini duyuyordu, içeride birileri olduğunu anladı ve sesini duyurmak için kapıyı daha da şiddetli çalmaya başladı. Birkaç saniye sonra açıldı kapı, Leyla’yı kollarından yakalayıp içeri çekti görünmeyen bir güç.

Leyla kendine geldiğinde sıcak bir şöminen önünde battaniyeye sarılmış uzanıyordu. Eski ve yıpranmış bir kanepenin üzerindeydi. İzlediği tarihi filmlerde gördüğü kanepelere benzetti, kim bilir kaç yüzyıllıktı. O doğruldukça kanepenin yorgun iskeletinden sesler geliyordu. Evde kiminle olduğunu bilmediği, kimin onu içeri aldığını, battaniyeye nasıl sarıldığını ve bu kanepeye nasıl uzandığını hatırlamadığı için ürktü çıkan seslerden ve daha fazla ses çıkmasına engel olmak için hızlıca yerinen kalkıp endişe ve minnet karışımı bir duyguyla etrafına bakınmaya başladı.

“Keşke biraz daha dinlenseydin, neden kalktın?” dedi üzerinde yerleri süpüren simsiyah ipek elbisesi ve elinde tepsiyle içeri doğru giren kadın. Saçları siyah ve kısa gözleri ise insanı girdabına çekip başını döndürecek kadar buğulu ve iriydi. Kalın kavisli kaşları, biçimli ve dolgun vücuduyla peri gibi salınarak girdi içeri. Leyla’nın minnetle karışık endişesi yerini hayranlıkla karışık endişeye bıraktı. Kimdi bu kadın? Bu ev nereden çıkmıştı? Neden Leyla’ya yardım ediyordu? Nasıl bu kadar büyüleyici bir güzelliğe sahipti? Acaba melek miydi? Leyla ağzı açık kafasının içinde dur durak bilmeden çoğalan sorularla yarışırken kadın Leyla’ya yaklaşıp kendini tanıttı. “Merhaba, ben Mahperi, arafa hoş geldin” dedi ve gülümsedi. “Araf mı”? “Burası araf mı”? “Olamaz, ben öldüm, benim cennete gitmem veya yeniden başka bir hayatla doğup dünyaya dönmem gerek, ben arafta kalamam, ben burada sıkışamam, ne olur yardım edin bana”. Leyla çok korkmuştu. Hayatı zaten ukdelerle doluydu. Ağzına bir parmak bal çalarcasına kısa mutluluklar vermişti ona hayat ama her seferinde, tam mutlu olabileceğine inandığında üstüne bastığı zemin yıkılmış ve onu enkaza hapsetmişti. Ukdelerle doluydu Leyla, tüm hevesleri, mutlulukları, aşkı, sevgisi, hayalleri kursağında kalmıştı, boğazına bir yumru gibi oturmuştu. Hiç tamamlanamadı, hiç tam olamadı. Şimdi dünyada yaşadığı araf yetmezmiş gibi bir de ebediyette mi cennet ile cehennem arasında ukdeleri ile birlikte sıkışıp kalacaktı. Bunun için mi kıymıştı kendine? Bunun için mi vazgeçmişti her şeyden? Leyla yüksek tavanlı ve ağır kasvetli salonun içinde hızlıca bir ileri bir geri yürümeye başladı. Bir taraftan da kendi kendine mırıldanıyordu. “Uyan artık” diye bağırarak kendine vurmaya başladı. Mahperi bir köşeden onu izledi bir süre. Leyla’nın tüm korkusunu ve paniğini içinden atmasını bekledi. Ne sakinleştirmeye çalıştı ne de korkusunu aldı, yalnızca izledi. Saatler sonra Leyla yorgun düşüp tekrar kanepeye uzandı. Artık gerçekten dermanı kalmamıştı. Mırıldanarak gözlerini kapattı ve uykuya daldı. Mahperi yerinden kalkıp Leyla’nın yanına gitti, kulağına doğru eğildi ve ona “merak etme, elbet sende alışacaksın buraya” diye fısıldadı.


Süneyye Zeyrek