TİYATRO SOHBETLERİ: KUMBARACI50

28 Şubat 2021


Altıdan Sonra Tiyatro'nun kurucusu olduğu Kumbaracı50 Sahnesi, Beyoğlu'daki 11 yıllık yaşam mücadelesine her şeye rağmen devam ediyor. Bulunduğu yerden çağın hakkında düşünerek, bulunduğu yeri unutmayarak...

Hazal Şahin: Nasıl bir sahnedir Kumbaracı50? Ne zaman açıldı ve bu zamana kadar başına neler geldi?
Gülhan Kadim: Kumbaracı50, 2009 yılında açılmış bir sahne. Kumbaracı yokuşunda, 50 numarada, 1. katta. Aslında apartmanın içerisinde bir alan ve her yeri sahne mantığıyla yapıldı. Her şeyin dönüştüğü, farklı alanlarda oyun alanları yaratılabilen, farklı seyir şekilleri oluşturulabilen ve teknik donanımı da buna göre yapılmış bir sahne. Bir diğer önemli husus da sahnenin başka tiyatro ekiplerini ağırlayacak şekilde açılmasıydı. O yüzden de Altıdan Sonra Tiyatro’nun açtığı ama adını Kumbaracı50 sahnesi koyduğumuz bir sahne. Biz on yıl göçebe olarak farklı sahnelerde oynadığımız için -biraz da o bakış açısıyla- sahnesi olmayan ekipleri ağırlayabileceğimiz farklı disiplinleri de içinde barındırabilecek bir sahne olarak tasarlandı. Başına neler geldi? Açılışla başlayayım. Şimdi bugünden bakınca 2009'a, o zamanlar böyle bir terim belki vardı, belki yoktu belki bizim haberimiz yoktu bilmiyorum. Aslında kitlesel fonlama ile başlamış. Bunu şimdi fark ediyorum. Bir sahne açacaktık ama bunun için bir kaynağımız yoktu, on yıllık bir Altıdan Sonra Tiyatro deneyimi ve kişisel olarak girilen kredi borçları vardı. Ama bir bireysel destekleme projesi hazırlamıştık. O da "Duvarda Çivin Olsun"du. “Hep birlikte bir sahne açıyoruz, senin de duvarda çivin olsun!” diyerek başlayan bir sahne olmuştu. Başına ilk gelen şey bu. Gerçekten kalabalık ve çok güzel karşılandı. O zamanlar Beyoğlu'da bizim de birçok sahne için öncü sayılabileceğimiz, model olabileceğimiz bir yapıyla kurulmuş oldu. Başına gelen en büyük olay şu: Açıldıktan üç ay sonra Şubat 2010'da İstanbul kültür başkentiyken bir mühürlenme, kapatılma durumu oldu. Burada prömiyer yapacak olan bir oyunun provaları devam ediyordu. Özen Yula'nın yazdığı "Yala Ama Yutma". Konuk ekip oynayacaktı. Provalar burada yapılıyordu ve premier’i de burada yapılacaktı. Oyunun konusunun bazı kesimleri rahatsız etiği gerekçesi ve Akit gazetesinin hedef göstermesi ile bir anda büyüyen ve ciddi bir tehdide ulaşan bir süreç yaşadık. Gerçekten yeni açılmış bir sahne için neye uğradığımızı şaşırdık diyebiliriz. Korktuk. Bu korkuyla yine de sağduyulu hareket ettik ve yapmamız gerekenleri yaptık. Sonra olay bizim maruz kaldığımız şeyden çıkıp başka bir zemine oturdu. Bir anda "İstanbul kültür başkentiyken sahneyi nasıl kapatabilirsiniz?" dendi ve o zamanlar televizyonlarda daha çok konuşulabiliyordu böyle şeyler. Hatta kendi tabanları da eleştirebiliyordu. Bu yüzden o dönemde bir yandan belediyeye de bir baskı oldu kapatamazsınız diye. Çok acayip. Şimdi olsa kimsenin sesi çıkmayacak değil mi?
Yiğit Sertdemir: Belli olmaz.
G.K.: Yani başına gelmiş en büyük şey buydu. Çok kısa bir sürede kapatıldı. “Yangın merdiveniniz yok. Aslında o yüzden kapattık,” dendi. Biz zaten yapıyorduk. Yeni açılmıştık, onu hızlandırdık. Yangın merdiveni yapıldı. Bir anda “Bakın işte açtık!” dendi, açıldı. Ruhsat verildi. Herhâlde tarihin en hızlı ruhsat alan tiyatrosuydu.
Yani bir kapanma tehlikesiyle daha mı karşılaşmıştı?
G. K.: Evet, sadece bu sahne özelinde bir mühürlenme olayı olmuştu. Başına gelen en büyük şey buydu aslında. Çok şey yaşandı tabii, 10 sene az bir zaman değil. Beyoğlu gibi bir yerde hâlâ bunu sürdürebiliyor olmak... Bütün bu zamanda yaşadığımız, öğrendiğimiz, vazgeçtiğimiz bir sürü şey oldu aslında.
Peki, Beyoğlu'da senelerdir kalmanızın nedeni acaba "Hayır, biz buradan gitmeyeceğiz!''e mi döndü, yoksa hiç alternatif düşünmediniz mi?
G. K.: Ona döndü aslında çünkü dört sene önce "Acaba Beyoğlu'dan çıksak mı?" dedik. Bombaların patladığı, güvenlik konusunun problem olduğu zamanlardı. Çok kötü bir sezon geçirdik. Burada devam edemeyeceğiz galiba dedik. O sezonu nasıl atlattık, bilmiyorum. "Herkes Kadıköy'de. Oraya mı gidelim?" diye konuşuyorduk. Ama herkesin Kadıköy'de oluşu da bir yandan iyi gelmiyordu. Çünkü Beyoğlu'dan kaçıyormuşuz gibi bir his de vardı. O zaman “Gidelim mi, gitmeyelim mi?” diye konuştuğumuzu hatırlıyorum ama biliyorduk ki sonra kimse kalmayacak. Sonradan dönüp Beyoğlu'da bir yer açmak da kolay bir şey değil. "Gitmeyelim. Bunu atlatmaya çalışalım, elbet değişecek," dedik ve ertesi sene müthiş bir sezon yaşadık. Yani belki de en yüksek sezonumuzdu. O zaman da aslında acele etmediğimizi fark ettik ve böyle düşündüğümüz için de memnun olmuştuk.
Kumbaracı50 dışında bir şey sormak istiyorum. İstanbul’da yaşamayan ve hiç alternatif sahnede oyun seyretmemiş birine alternatif sahneyi nasıl anlatırsınız? Nedir alışık olduğumuz İtalyan sahneden farkları?
Y.S.: Alternatif sahne ya da bağımsız sahne sadece sahneyi mimari anlamda ele almıyor. Bir yandan da sahnenin yanına seyir meselesini koyduğu için o seyir pratiğini de değiştirmiş oluyor. Bilindik seyir biçimi dediğimiz gelenekten gelen ve neredeyse yüzyıllardır devam eden bir seyir şekli vardır. Birileri oynuyor ve sen seyirci olarak belli bir mesafeden ona bakıyorsun. Çerçeve sahne, oyuncunun önünde bazen perde olan, seyircinin daha uzakta, geride, konforlu koltuklarda ve tek aks dediğimiz tek yöne doğru baktığı yani bir ekrana bakar gibi baktığı bir seyir biçimi sunar. Tabii ki bu 2000'li yıllarda başlamadı. Bunun izlerini 60’larda da görüyoruz, 70'lerde de. 80 Darbesi’nden sonra da bu tür denemeler görüyoruz. Bu seyir biçimi alternatif ismini almakta haklı mı değil mi hâlâ tartışılan bir şey. Alternatif var olanın ve genelgeçer, kabul görmüş olanın dışında kalan demek biraz. Yani Edison ana akım, Tesla alternatif oluyor aslında. Bu nedenle bu biçimde seyir şekli değişmiş oluyor çünkü en başta oyuncu ile aramdaki mesafe bir ölçekten başka bir ölçeğe çekilmiş oluyor. Bazı salonlarda oyuncunun yüzünü bile doğru düzgün algılayamazken burada terini de görüyorsun hatta kokusunu da duyuyorsun. Bazı oyunlarda özel olarak tercih edilmiş parfümler bile olabiliyor. Gerçek Hayattan Alınmıştır oyununda Tomi’nin (Tomris İncer) rol için özel olarak seçilmiş bir parfümü vardı. Aynı zamanda oyuncuların eyleminin dışında seyircinin de aktif olmasından kaynaklanan “Tiyatro insana ne yapar? Nasıl dönüştürülür?” gibi soruların yanıtlarını aradığınız bir ortak eylemlik hâli daha belirginleşmiş oluyor. Ayrıca yine çerçeve sahnenin getirdiği konfor, sabit bir koltukta oturmak, koltuğun numarası olması, o koltuğun rahat olması gibi şeyler bu tür mekânlarda daha ziyade değişen oyun ve seyir alanları ile beraber değişen sandalyeler demek oluyor. Çoğu alternatif diye adlandırılan mekânda koltuk numarası da yoktur mesela. Yani alternatif tiyatro izleyiciyi daha merkeze toplayan, izleyicinin bildiği akışı değiştirmeyi, bildiği seyir hâlini terk etmesini talep eden bir deneyim.
Pandemi sürecine gelecek olursak... Tekrar sahneyi kapatma kararı aldınız. Bu süreç nasıl gidiyor?
G. K.: Resmî olarak kapatılmadı tiyatrolar. Biraz tercihe kaldı, diyelim. Biz aslında açarken de her an yine böyle bir şeyle karşı karşıya kalabileceğimizi tahmin ediyorduk. Herkes gibi artık bu tür konularda daha esnek düşünebilme yetimiz var bence. Burada farklı olan resmi olarak kapatılmadan bu kararı bizim vermemiz oldu. Birkaç sahne var bu kararı veren ama açık kalmayı da tercih edenler var. Kendi bakış açımızdan şöyle diyebilirim ki aslında bütün önlemleri almıştık ama, buna rağmen "Burası çok korunaklı. Gelin, şu oyunu oynuyoruz!" gibi bir duyuruyu artık gönül rahatlığı ile yapamamaya başladık. Çünkü son haberleri izledikçe, bir yandan evde kalınması gerekiyor diye düşünürken bir yandan da “Hayır, oyunda oynayabilmeliyiz,” dedik. Kendi içimizde bir çatışma oldu. Daha doğrusunun hangisi olduğunu düşünüp iki gün kala premier’i de erteleyerek böyle bir karar verdik ama bu demek değil ki oynayan sahneler ya da kapatmayan sahneler bunu göz ardı ediyor. Herkesin kendi açısından değerlendirebileceği bir şey bu. Kimsenin de birbirini suçlamaya hakkının olmadığını düşünüyorum. O yüzden böyle bir karar verdik. Belli bir tarihi yok. Gidişata göre artık açabiliriz, dediğimiz noktada herhâlde açacağız. Bütün oyunlar durdu, atölyeleri de durdurduk. Şu anda teması en aza indirmenin en doğrusu olduğunu düşünüyoruz. Yani hem kendi ekibimiz açısından hem insanlar açısından hareketi azaltmanın...
Ekip için uzun süre evlerde kaldıktan sonra provaya girmek nasıldı?
G. K.: Ben premier yaptıktan sonraki gün “Şimdi ne olacak?” diyerek büyük bir boşluğa düştüm. Anladım ki aslında provalar devam etsin istiyormuşum. Çünkü “ne güzel oyalanıyorduk” gibi bir hissim oldu. O süreç bitince başka şeylerle tekrar yüzleşip başka şeyleri düşünme, kararlar verme, işletmeye çalışma, yönlendirme gibi daha büyük şeylere tekrar dönmüş olduk. Biz genel olarak prova sürecini çok sevdiğimiz için bana gerçekten çok iyi geldi. Küçük de bir ekip kurmuştuk, sadece o ekiple temas hâlindeydik. Bu nedenle rahat bir prova süreciydi. İki kere oynayabildik ama iyi ki provadaydık diyebiliyorum.
Y. S.: Oyunculuk ve prova pratiği benzetmek gerekirse bisiklete binmek gibi. Tabii, insan hemen unutmuyor ama her anlamda kondisyonun azalmış olduğu muhakkak. Sonuçta ara vermeden yani pandemi gelmeden önce en azından ben kendi adıma ayda 15-20 oyun oynuyordum, şimdi birden o kesildi. Bir de bilindik seyir alışkanlıklarını yerle yeksan eyleyen bir koşulun içerisindeyiz. O yüzden bu koşullarla seyredilirken nasıl bir konsantrasyon oluşturulması gerektiği, nasıl bir seyir daveti olması gerektiği hâlen soru işaretleri taşıyor. Hep böyle değişim dönemlerinde, büyük toplumsal olayların sonrasında yahut içinden geçerken bu tür dalgalanmalar ve yeni arayışlar olmuştur muhakkak. Genelde Dünya Savaşları öncesi, sırası ve sonrası şeklinde gitmiş bu. Bizim coğrafya içinde darbelerde görmüşüz bunu. Şimdi de aslında aşağı yukarı öyle bir şey yaşıyoruz ve bu da bir dünya savaşı sayılır. Yani birbirleriyle savaşmıyor ülkeler belki ama ortak olarak bir şeyle savaşıyormuş gibiler. Öyle olduğu için başka bir tecrübe daveti var. O tecrübe davetine icabet edeceğiz de yanımızda ne getirelim diye bir soru işareti var. Çünkü bugüne kadar yanımızda taşıdıklarımız, biriktirdiklerimiz birazcık boşa gitmiş gibi bir durum var. Öyle olunca da insan "Ne yapmışız ki şimdi?" gibi bir duruma düşüyor doğrusu. O yüzden oyuncular için tuhaf bir tecrübe olacağı kesin ama bu tuhaflığı bir şeye dönüştürmek gerekiyor. Onun için de tecrübe etmek gerekiyor ama tecrübe edemiyoruz. "Tuhaf"tan daha acındırmayan bir sözcük bulamıyorum şu anda. Tuhafta kaldım o yüzden. Tuhaf bir durumun içerisinden geçiyoruz.
G.K.: Bu prova süreci çok garipti. Mesela bir türlü aklımızda tutamıyoruduk hiçbir şeyi. O da tuhaftı bence. Yani ezber yapamıyoruz, sürekli unutuyoruz. Buna nasıl karar vermiştik diyoruz, hatırlamıyoruz. Ama bir süre sonra sadece ben değilim, o da öyle, o da öyle dedik. Ezber yapmaya çalışıyoruz bir araya gelip. Bence bu dönemin müthiş bir zihin dağınıklığı sonucu var. Odaklanamamak , zihnin sürekli dağınık olması... Çünkü çok büyük problemlerle uğraşıyoruz ve o büyük problemleri günlük rutinimizi yaşarken beynimizin arkasına atıp yaşamaya çalışıyoruz. Yoksa ezileceğiz altında. Onlar hep arkada durduğu için yeni gelen şeylerle gerçekten bir savaş hâlinde oluyoruz. Hep bir kaygı baskılıyor sizi. Bunlar da bence odaklanamama ve acayip bir zihin dağınıklığı ve unutkanlığa yol açıyor. Sadece bizde olduğunu zannetmiyorum. Bunun genel olarak insanlarda olduğunu düşünüyorum. Çalışan insanlar da aynı şeyi hissediyordur.
Koşullar üretim sürecini etkiliyor, diyebilir miyiz o zaman?
G. K.: Evet, kesinlikle öyle. Etkilenmemesi zaten mümkün değil. Aslında yaptığımız işin içeriği de etkileniyor. Yapma biçimimiz de etkileniyor. Hikâye anlatmaya dönmemizin sebebi de o bence. Anlatıcı formuna geçmek bu dönem için daha uygun geldi bize. "Böyle bir ortamda ben ne anlatabilirim ki?" diye de düşünüyorsun. Yani şu anda ne anlatırsam bana da iyi gelir, seyredene de iyi gelir. Çünkü bütün bunlardan bağımsız, çok alakasız bir şey üzerinden de gidemiyor insan.
Y. S.: Tiyatronun diğer sanatlardan çok daha baskın olan biricik bir özelliği var: "şu an" koşulu. Ortak payda var üreten ile alımlayan arasında. Oyuncu ile seyirci arasında şu an koşulu baskın. Mekâna özgü işlerde görürüz bunu, bazen de dijital işlerde görürüz. Bazen çok minimumda tutarsın. Bu, reddedemeyeceğimiz bir koşul. Kişinin o günkü ruhsal durumuna bağlı olarak oyundan aldığı lezzet değişebilir. Şimdi tüm dünyada değişen fiziksel ve psikolojik koşulların etkisi herkese yansımışken seyir etkinliği, tiyatro bundan tabii ki çok ciddi etkileniyor. Televizyona baktığın zaman kimseyi maskeli görmüyorsun. Bugün çekiliyor, geçen hafta çekilmiş oluyor ama öyle değilmiş gibi devam eden başka bir evren var orada. Ama bu tiyatro etkinliği televizyon etkinliği değil. Tiyatro etkinliği bunun çok ötesinde. Bu üretimin içindeki kişiler, yazarı, yönetmeni, tasarlayanı, oyuncusu ve dolayısıyla en başta seyircisi “şu an” koşulunun baskın olduğu bir etkileşim içindeler. Bir şeyin içinden geçerken o içinden geçtiğin şeyle ilgili sağlıklı cümle kurman pek mümkün değildir. Önce bir mesafe girmesi gerekir ki daha sağlıklı bakabilesin. Şu an öyle bir geçiş döneminde olduğumuz için etkinliği tarif etmek de zor. Bu nedenle tecrübe etmen lazım ki “Bir dakika buradan bir yol var. Bak şuradan yeni bir dil doğuyor,” diyebilesin. Ama bir yandan da tecrübe etmemen için maddi, manevi, fiziksel, psikolojik tüm koşullar seni bir yere doğru itiyor. Çok bariz bir şey var: insanların sağlığı söz konusu. Bu bir iç savaştan yahut savaş sırasında kişilerin sığınaklara kapanıp bir yandan prova yapmaya gayret etmesinden çok farklı bir durum değil. Prova yapılabilir ama seyirciye ulaşma anı çok başka bir an. Bugüne kadar pek çok eserde ve etkinlikte bunu görürüz. O yüzden biraz bocalamış durumda herkes. “Bu çağın hikâyesi şu olmalı” meselelerinde bizim asla dâhil olamayacağımız çok keskin sınırlar var: Sağlık gibi.
G. K.: Bizim bu sezon iki yapım olarak seçtiğimiz hikâyelere baktığınızda "Bugüne dair neyi içeriyor?" derseniz kesiştikleri bir nokta var. Bence o da tesadüf değil. Bizim, Gaye Boralıoğlu'nun hikâyelerinden seçtiğimiz hikâyeler de daha çok yalnızlık üzerine. Demiryolu Hikâyecileri de aynı. Çünkü bu dönemde hiç yalnız hissetmediğimiz kadar da yalnız hissettik. Bunu sadece bireysel açıdan söylemiyorum. Biz çok büyük mesleki değersizlik ve yalnızlık hissi ile de boğuştuk uzun bir süre. Hâlâ boğuşuyoruz. Doğrudan pandemideki yalnızlık değil ama yalnızlık temasının baskın olduğu bir hikâyeler bütünü var mesela iki yapımda da.
Y. S.: Çünkü tiyatronun özü ve bizim tiyatro olarak yirmi senedir yapmaya çalıştığımız şey bu: Bulunduğun yerden çağın hakkında düşünmek, bulunduğun yeri unutmadan çağı değerlendirmek. Bunun neticesi bazen 444 gibi belllek meselesi ile ilgili bir oyuna dönüştü, bazen At Gözü gibi bir masala dönüştü. Şimdi de aynı koşulla, “Bakıyorum ve ne görüyorum?” diyerek yani sadece sosyolojik saptamalarımızı yığalım anlamında değil öncelikli olarak “Ben ne hissediyorum?” cümlesini kurmayı atlamadan çalışmaya gayret ettiğimiz için farkında olarak ya da olmayarak zaten buraya doğru geldik. Yani seçimimiz bilinçli ama buluştuğu noktalar bilinçli diyemem.
Bir de tiyatro şu anın gerçekliğini hiç unutturmuyor. Televizyonda izlediğiniz hiçbir dizide maske takılmıyor, evet. Orada hayat normal devam ediyor. Ama bir tiyatroya oyun seyretmeye geldiğinizde sadece sandalyelerin arasındaki mesafe bile sizi o anın gerçekliğine tekrar getiriyor. Bu koşullar seyircinin de henüz tecrübe etmediği bir şey.
G.K.: Evet. Bütün bu bilgilerle seyretmeye çalışıyor aslında. Bir düşün: Oyun seyretmeye geliyorsun. Oyunlarda birilerinin öksürük krizine girmesi çok normal bir şeydir mesela ama şimdi böyle bir şey olduğunda büyük bir reaksiyon oluşabiliyor bununla ilgili.
Seyircinin üç taraflı oturduğu oyunlarda sahnede olan oyuncu herkesin nefesini soluyor. Bence bu da şu anki koşullar düşünüldüğünde tedirgin edici.
Y.S.: Sahnedeki oyuncu oyunun kendi gerçekliği gereği maske takmıyor ama seyirci takıyor. Öyle olunca sahnedeki oyuncu bence şöyle bir hisle de bu paydaşlığı taşıyor: Sanki tıbbi bir operasyon var. Etrafı doktorlarla, hemşirelerle çevrili birazdan kendisine bir işlem yapılacak. Çünkü odakta zaten herkes ona bakmakta ve çevresindeki o maskeli kişiler zaten onu yaşatmak üzere oradalar. Bir yandan işin böyle tuhaf bir benzeme durumu da oluyor. Arenada ortaya aslanlar ile savaşmak üzere sahaya inmiş oyuncuları yukarıdan seyreden kişiler de olabilirdi bu insanlar. Ama hayır, burada gayet bilimsel olarak kendilerini koruyan kişiler, oyuncularında korunmaya muhtaç olduğu bir noktada aslında tedavi için oradalar ama tedavi ederlerken bir yandan kendileri de tedavi olmuş oluyorlar başka bir anlamda. Bu nedenle tuhaf bir süreç. Görsel olarak da tuhaf.
Peki, destek kampanyasından bahsedecek olursak... Nasıl başladı ve nasıl devam ediyor?
GK: Nasıl başladı...
Y. S: 2009'a dön çünkü onu soruyor aslında.
Evet, açılıştaki "Duvarda Çivin Olsun" şu anda "Duvarda İzin Olsun" kampanyasına dönüşmüş durumda. Ama 2009'da sizin kitlesel fon desteğinden haberiniz yoktu galiba?
G. K.: Öyle bir alanda yoktu aslında. Ben hatırlıyorum, "Duvarda Çivin Olsun" bültenlerini CD'ye basıp basına yolluyorduk. Fısıltı gazetesini oluşturanlar; çevremiz, böyle bir sahnenin oluşması için destek vermek isteyenler ve basındı. Ben hatırlıyorum: Biz burayı açarken basın gelmişti. Şimdi çok zor böyle yerlere kamera getirmek.
Neden?
G. K.: Yok, gazete mantığı da değişti. Bu, çağın da getirdiği bir şey tabii.
Ben, bir esnafın dükkânını kapatması haber olurken bir tiyatronun destek çağrısının haber olmamasını anlamıyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
G. K.: Çünkü tiyatro o kadar politik algılanıyor ki! Yani bir sürü şeyde politik olmaya zorlanıyoruz ama tiyatro da bir sanat dalıdır. Sahneler vardır, orada oyunlar oynanır gibi basit düşüncelerden tamamen çıkıp, sadece politik olarak algılanmaya başladığı için bana tuhaf gelmiyor bunun haber yapılmaması. Eskiden biz kültür sanat programlarına bültenler yollardık, yeni oyunlara gelinirdi, röportaj yapılırdı. Basında çok fazla insan vardı.Davet ederdik oyunlara.O tamamen değişti. Bu bütün dünyada değişti diyemem mesela.
Aslında bu yalnızlaştırılma hâli çok önceden başlayan bir şey gibi.
G. K.: Evet, çok öncesinde başladı ve bu süreçte gittikçe başka şekillerde de gösterildi. Zaten bütün sosyal hayatın maruz kaldığı sansür, ifade edememe durumu gittikçe içine finansal bir sansürü de katmaya başladı. Daha doğrusu o kadar görünür oldu ki sorunlar bütün bunlarla boğuşmak durumunda kalmak ve hiç bir çözüme ulaşamıyor olmak zaten kendi içinde bir debelenmeye dönüşüyor.
Y. S.: Bu tuhaf tabii ama şaşırmıyorum. Tiyatro denilince insanların aklına -insanların derken yanlış anlama olmasın yaratılan çoğunluğun aklına- hemen olumlu düşünceler gelmiyor. Sanatçının ne olduğu da değişti. Sanatçının saygınlığının kriterleri de değişti. “Bu ülkede bir kültür politikası yok,” dendi. Aksine bence çok bilinçli bir kültür politikası yürütüldü. Beyoğlu’nun değişmesinden tiyatrocuların bulunduğu noktaya fazla mesafe yok, ikisi eşit gidiyor ya da televizyonlarda kültür sanat programları görmemen ile Twitter'da x konusu ile ilgili haber yapmaya kısıtlama getirilmesi arasında da bir fark yok. Belli bir kesim için “Bunlar hep ağlıyorlar,” belli bir kesim için “Her şeye muhalif,” belli bir kesim için “Eylemsiz, öyle oturduğu yerden konuşuyor,” dendi. Belli bir kesim için “Kendi başlarına çalıp söylüyorlar, kimseye faydaları yok,” dendi. Bunların hiçbirine itiraz edemeyiz. Çünkü öylesi de vardır, böylesi de. Ayrıca Muhsin Ertuğrul’un da söylediği gibi “Seyircinin hükmü kesindir. Temyize gitmez.” ama bu seyredilen üzerindendir genelleme üzerinden değil. Bütün bu genellemelerin de dâhil olduğu bir alanda, üstelik dar bir alanda ısrarla üretmeye çalışıyor olmak bir yönden az önce sayılan her türlü sıfatı karşılamaya hazır olmak anlamına geliyor. Çünkü 10 senelik değişimin içerisinde sadece bunlar yok: Kültür Bakanlığı desteğinden muaf kalmakta söz konusu. Bu süreçte Gezi diye bir şey yaşadık. Az önce ondan bahsetmedik ama Gezi sürecinde de burasının bir kimliği vardı. Hâlâ gururla tekrarlayabileceği bir kimliği... Mekânın içinde bulunduğu Beyoğlu sınırının değişmesi, diğer bütün tiyatroların bir yere doğru toplanıyor oluşu, kültürel etkinlik kapsamında giderek dar alanlara itiliyor oluşu, televizyonda reyting sisteminin değişmesi ve sermaye üzerinden işler yapıldığı için artık kamu spotu kadar bile kendine yer bulamıyor oluşu, zaman içerisinde bunu dert edecek bu anlamda da her şeye rağmen üretmek isteyecek herhangi bir kesimin orada kendine varoluş için bir alan bulamıyor oluşu bütün bunları hazırladı. Sadece kültür sanat alanında bunu görmüyoruz, hukuk alanında da görüyoruz. Basında da görüyoruz aynı şeyi. Bir sürü sıkıntı yaşıyor insanlar ve kendi cümlelerini özgürce dile getiremiyorlar. Hâl böyleyken bu pis tiyatrocular, kaka çocuklar da hâlâ o aynı yerde duruyor ve dolayısı ile bütün bu etkinliklere “Ya, dur şimdi! İnsanlar can derdinde!” diye yaklaşılıyor. Burada hem tabii ki bizde, tiyatrocularda da kendini anlatmakla, tarif etmekle, kendini ulaştırmak ile ilgili bazı sıkıntılar var hem de toplumun yönlendirdiği bakış açısı ile ilgili sıkıntılar var. Bu da böyle dünden bugüne olmuş bir şey değil maalesef. Zaman içerisinde oluştu ama yine zaman içerisinde burada anlatılan hikâyeler sayesinde bu süreç devam edecek. Kampanyaya bu kadar destek gelmesinin altında bence bu yatıyor. “Bu hikâyeleri anlatmanızı arzu ediyoruz çünkü dinlemeye bizim de ihtiyacımız var. Birileri de bizim hikayemizi anlatsın!” gibi bir şeye ihtiyaç var.
G.K.: Bu arada biz sanki tiyatro seyircisi çok büyük bir orandaymış gibi konuşup duruyoruz ama tiyatroya hiç gitmeyenlerin oranı çok fazla. Yüzde 82'lik bir oran var. O kadar küçük ki o yüzden bizim etki ettiğimiz alan. Bizim boğuşmamız birilerinin de işine geliyor. Belki sosyal hayatta yeri olan bir şey değil tiyatro. O yüzden kıyaslayamıyoruz. Avrupa'daki orta sınıf insan sürekli konsere, tiyatroya, operaya, baleye gidiyor. Yani zaten öyle bir kültürleri var. Burada öyle bir şey olmadığı için tercih edip, tiyatroyu sevip sürekli takip eden kitle gerçekten çok küçük ama o kitlenin de sahiplenme duygusu çok yüksek. Kampanyanın bir anda patlaması ve çok hızlı bir şekilde hedefine ulaşıp bunu aşması da aynı sebepten diye düşünüyorum.
Siz aynı zamanda desteğin bir kısmını, destek talep eden sekiz tiyatroyla paylaşma kararı aldınız değil mi?
G. K.: Evet. Aslında biz bir hedef koyduk ama o hedef gerçekte bizim ihtiyacımız olanın çok altındaydı. Hem bu sezonun böyle geçeceğini öngörüyorduk hem de geçmişten zaten biriken, bizi çok zorlayan finansal durumlar vardı. Yine de bunun tamamını oraya koyup o hedefi toplamaya çalışmak istemedik. Çarkın dönmesini sağlayabilecek bir miktarı belirleyip, hedef koyup bunu gerçekleştirmek istedik. Bir günde yüzde ellisi tamamlanmıştı ve sekiz günde hedefin tamamına ulaştık. Bu, çok şaşkınlık verici bir şeydi ve çok mutlu etti bizi. Fongogo da çok şaşırdı. Çünkü onların da ilk kez gördüğü bir şeydi. Müthiş bir sahiplenme ile o hedefi gerçekleştirmemizin ardından bir şey başladı. İlk kampanya duyurusunu yaptık sonra tekrar duyuruyu yapmaya gerek duymadık öyle söyleyeyim. Çünkü kampanya öyle bir yayıldı k, bizden çıktı durum başka bir şeye dönüştü. O dönüştüğü şey bizi de birçok insanı da çok mutlu etti. Bunun meslektaşlarımıza, tiyatro emekçilerine, tiyatronun herhangi bir alanında çalışan herkese dokunduğuna eminim. Çünkü birilerinin bizi görüyor ve sahipleniyor olması duygusuna çok ihtiyacımız vardı o dönemde. Biz de aslında aynı duygu ile bunu dönüştürdük. Tamam, bir kampanya başlattık ve o da hedefine ulaştı. Daha fazla potansiyeli de vardı. Bu potansiyeli, Kumbaracı50’nin doğum gününden (2 Kasım) sonra gelen bütün destekleri kiralarını ödemek için destek talebinde bulunan sahnelerle paylaşmaya dönüştürdük. Talep eden 8 sahne vardı.
Peki, bu destek kampanyası hiç olmasaydı ne olacaktı?
Y. S.: Kapanmak zorunda kalacaktı. Yani bir süre daha devam ederdi. Bir süre daha dediğim bir ay ya da iki ay ama kapanmak zorunda kalırdı diye tahmin ediyorum. Çünkü bir gelir elde etme şansımız da zaten yok. Bu nedenle bu kampanyanın sadece maddi destekten çok daha fazla bir motivasyon kaynağı yarattı kesin.
Sizce bu süreçte ne olması gerekiyordu? Sizin çözüm öneriniz nedir?
Y. S.: Bütçe ayrılması gerekiyordu. Bu kadar.
G. K.: Diğer bütün ülkelerin yaptığı gibi.
Y. S.: Bu bütçeyi ayırırken de bunu yapmak zorunda olduğunun, vazifesinin bu olduğunun, koşullar gereği bu sorumluluğun ona düştüğünün bilincinde olarak hareket etmesi gerekiyordu. Destek verdiği için bir şeyler talep etmeksizin bir düzenlemeye gidip buna bütçe çıkarması gerekiyordu. Pek çok bütçeye müsaade edildi. Ama bir zincir var ve o zincirde görünür olmak zor. Tiyatrocular, tiyatroyla ilgilenen herkes zaten belirsiz bir iklimde olduğunu kabullenerek bu yola çıkıyor. Düşe kalka da olsa bu yolda dayanışarak mücadelesini sürdürüyor. Yine mücadelesini sürdürecek bir şekilde. Ama bunun çözümü anında müdahale etmekti.
G.K.: Şöyle bir bakış açısı da var. Burada tiyatroyu ayırarak konuşmak istemiyorum. Birinin şarkı söyleyip para kazanıyor olmasına şaşırılıyor mesela. “Söyle işte, aç albümlerini bedavaya!”, “Arşivinizi açın da seyredelim!” deniyor. Telif hakkının asla algılanmadığı bir ülkede bizim yaptığımız her işin bu kadar karşılıksız olması şaşırılacak bir şey değil. Üreten herkesin karşı karşıya kaldığı bir algı var. O algı da bunun parasal bir karşılığının olmadığının düşünülmesi. Karşımızda böyle bir çoğunluk var. Dolayısıyla yöneten de ilgili bakanlık da burayla çok ilgilenmiyor. Yani çok şey çözümsüz kalıyor.
Pandemi sürecinin ve soyal mesafe kurallarının da etkisiyle birçok alanda online’a geçildi artık. Sahne sanatları da artık online’a taşınmaya başladı. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Y.S.: Ben olumsuz bakıyorum, diyemem. Oradaki arayış çok değerli. Bu arayışı belki de bu sürecin bir kazanımı olacak şekilde değerlendirmek mümkün. “Bu tiyatro değil!” cümlesini kurmaya başladınız yerde şunu unutmamak gerekiyor: pandemi süreci geçtiğinde o çok özlediğimiz beraber olma, birlikte olma hâlini, beraberce bir şeye gülebilmeyi, birbirinin nefesini duyabilmeyi özleyeceğiz. Bir oyunun kaydının izleniyor oluşu, bir oyun seyrettiğiniz anlamına gelmiyor. Yani bir online tiyatro demek değil bu. Etkileşimin ve “şu an” koşulunun olması gerekiyor. Etkileşim dediğim ise bu kadar basit bir şey: Ben komedide bir şey yapıyorum ve seyirci gülüyor. Seyirci güldüğü için durmak zorunda kalıyorum. Bunun olması bile bir etkileşim. Bunların olması için bir yol bulunabilirse online da kendine bir yer bulabilecek. Bu nedenle bunun da biraz zamana ihtiyacı var. Biraz yüzmeyi öğrenirken, çırpınarak yeni bir stil buluyormuşuz gibi oluyor.

Hazal Şahin