Olduğu Gibi




Kendimi acımasızca yok saydığım zamanlar öyle çoktu ki. Her şeyi benim yaptığım, yaptığımı sandığım, üzerime tonlarca yükü aldığım zamanlar. Hep kendime dışardan bakabilmeyi, kendimi izleyebilmeyi hayal ederdim yaşanan kırgınlıkların ardından. Nasıl görünüyorum acaba oradan diye. Sonra hep birilerinden gelen öneriler, hatırlatmalar peşi sıra... Kendini sevmek diye başlayan her cümleden şüphe eder olmuştum. Belki de kendini sevme meselesini abartıp başka kimseyi koşulsuzca sevemeyenlerden ötürü. Kendini çok sevip, kendini kimseyle paylaşamayanlardan ötürü. Duygularını anlatmayı lüzumsuz, fikirlerini paylaşmayı gereksiz, hele bir de sizi dinlemeyi –aslında duymayı– değersiz olarak görürler. Bu yüzden yapayalnız kalırlar. Onlar ki yalnızlıklarını hiç görmeden size de yapayalnız hissettirler kendinizi. Üzülmeniz dokunmaz da üzülmenizin onları üzüyor olması dokunur. Söylenmeniz yorar, kızmanız gerer, susmanız aşağılandıklarını hissettirir onlara. Bu sadece kendini sevenler, siz yokmuşçasına planlar yaparlar hayata dair, nasıl olsa uyacaksınız umuduyla. Kırdıklarında kızamaz, üzdüklerinde dillendiremezsiniz. Neden mi? Onların şu ölümlü dünyadaki kıymetli, tartışılamaz, hoş görülebilir deneyimlerini sorgulamış olursunuz.

Sokağa çıkıp bakıyorum bazen, sessizce oturup deniz kenarında bir banka. İnsanların göründükleri gibi olduklarını hayal ediyorum. Benim gördüğüm gibi olmalarını umut ediyorum. Duvarlarının, göstermediklerinin, sakladıklarının, yalanlarının olmadığını düşünmek istiyorum. Düşüncesiz, kaba, riyakâr, pervasız, ruhsuz, sevimsiz, suratsız ya da kibar, düşünceli, zarif, dürüst, merhametli… Mümkün olmayacağını biliyorum. Hepimiz kendi yaşadıklarımızdan bize kalanlarla yaklaşıyoruz birbirimize. Sınırlarımızı duvarlarımızı önceden belirleyerek. Ne yazık ki sahte, ne yazık ki korunma ihtiyacıyla, ne yazık ki aklından geçenin diline vuramadığı hâllerde. Sanırım bildiğim en acı şey şu hayatta; sadece ve en çok kendi iyiliğimden emin olduğum. Sadece kendime güvenirim demenin ne büyük bir özgürlük cümlesi olduğunu düşünüyorum her zaman; karamsarlık içermeyen, hayal kırıklığına izin vermeyen, kendini bilen bir özgürlük. Ve ben kendime âşık olmayı değil, kendimi bilmeyi seçiyorum. Tamlıklarım, eksikliklerim, korkularım, iyilerim ve kötülerimle… Ben varım, sen varsın ve ne ben senin için yaşıyorum, ne de sen benim için yaşıyorsun.

Bir cümle çarpıyor gözüme bir taraftan bu satıları yazarken: "İnsan acıyabileceği birini gıpta edeceği birinden daha kolay sever." İşte tam kendine âşık olanlara yaraşır bir cümle. Öyle üstün gören, öyle seçilmiş, öyle planlı ilişkiler. Onlar, yalnızca kendilerine iyi gelenlerle yaşayanlar.

Erkenden göz kırpan bahar, uyandığımda penceremden gördüğüm bembeyaz çiçekleriyle süzülen zarif ağacım, sardunyalarımı talan eden martılar, kanımca hava ısındıkça duyguların da açıkça gün yüzüne çıkmaya başladığı günlerin yakınlığı ve beraberinde gelen yeni günün farkındalığı; ben ne istiyorum? Kendimi yargılamaktan vazgeçip, ne istediğime odaklanıyorum. Ben; sevmekten, paylaşmaktan, çoğalmaktan, güvenmekten, yan yana gülüp, yan yana susup, yan yana ağlamaktan mahrum bırakmayan, beni bilen, kendini bilen, yalanı eğlence, yasağı zevk, dürüstlüğü sıkıcı bellememiş, tek başına ordu, kalabalıkta yalnız, ânı tadan, geleceği dillendiren, samimiyeti kendine zırh yapmış ruhları bağrıma basa basa sarmak istiyorum.

Deniz Barut
KAFKAOKUR, Mayıs 2020.
Çizim: Yeliz Akın