Nick Cave'le Dünyada Bir Gün

10 Şubat 2021


"And if you feel you got everything you came for 
If you got everything and you don't want no more 
You've gotta just keep on pushing, 
Keep on pushing 
Push the sky away" 
Nick Cave 

Bazı insanlar kasvetlerini, karabulutlarını heybelerinde taşırlar; onların gölgelerine bile dikkatli bakarsanız gök gürültülü, sağanak yağışlı ruh hâllerini görebilirsiniz. Kasvetin çağrışımı genellikle olumsuz olsa da orada günümüzün yapaylığının aksine hakiki bir şeyler saklıdır. Belki de bu yüzdendir siyahın asilliği. Çünkü her şeyi olduğu gibi saklamadan gösterebilme kabiliyetine sahiptir. Bu hâletiruhiye aynı zamanda güçlü bir sanatsal ifadeyi tarif eder. Nick Cave örneğin tam da bu havaların müzisyenidir. Melankolik havaların, atmosferin öz, hakiki kahramanlarından biridir. Pozculuk, maskeler, roller onun kitabına pek uygun değildir bu yüzden. Şarkı sözlerinden müziğinin karanlık tonlarına, yüzünden her daim eksik etmeği ciddiyetiyle güneşli bir havada kara bulutları tepenize toplayacak kudrettedir.

Nick Cave, 1980'li yılların ortalarından itibaren aktif olarak müzikle uğraşan, şarkı sözü yazarak aşkı, cinselliği, kaosu, insanın karanlık yönlerini hikâye anlatıcısı titizliğinde ele alan, kurduğu Nick Cave and the Bad Seeds grubuyla punk ve greengrass türlerini müziğinde harmanlayan biri. Otuz yılı aşkındır müzikle ya da sanatla uğraşıyorsanız elbette anlatılacak bir dolu hikâyeniz oluyor. Iain Forsyth ve Jane Pollard'ın yönettiği 20.000 Days on Earth belgeseli Nick Cave'in dünyadaki bir gününe odaklanan ilginç bir yapım. Film, Cave'in Push the Sky Away albümünün kaydedilme sürecine, şarkı yazımına, ilham kaynaklarına, müziğin dünyayı anlamlandırma çabasına ve müzisyenin çocukluğuna, babasıyla olan ilişkilerine ve romantik ilişkilerine varana dek hayatından kesitler sunuyor.

Müzisyen belgeselleri, genellikle sanatçıların yaşamlarının epikleştirildiği ya da aşırı övgülere bulandığı anlatılardır. Dolayısıyla o tip belgesellerde müzisyenlerin gerçekliğini tam anlamıyla göremeyebilirsiniz. 20.000 Days on Earth bu anlamda bilindik müzisyen anlatılarına benzemiyor. Film, klasik belgesel anlatıları kalıplarının dışına çıkarak, Nick Cave'le güzel bir içki masasında sohbet ediyormuşçasına, samimi bir ortam yaratıp müzisyenin iç dünyasına dâhil ediyor bizi. Nick Cave, sözünü sakınmadan zihninden geçenleri doğrudan bize aktarıyor; nelerden ilham aldığını, nasıl bir çocukluk geçirdiğini, babasıyla olan ilişkilerini, Berlin'deki "yüksek kafalı", dibine kadar punk günlerini bir film şeridi gibi bize aktarıyor. Sohbetin istikameti, yağmurlu bir günde Brighton caddelerinde dolaşırken bazen de hoş bir masada sohbet giderek koyulaşırken gerçekleşiyor. Film boyunca direksiyonun başında Nick Cave'in olduğu arka koltukta da Kylie Minogue'un oturduğu arabayla şehir turu atıyoruz. Yağmur damlacıklarının arabanın üzerine düştüğü, sileceklerin hızla sağa sola sallandığı anlarda ikili arasında sohbet geçmişten yüzleşmekten kaçınılan korkulara geliyor sonra Warren Ellis'le öğle yemeğinde bir araya geliyoruz. Nina Simonelu hatıralar, geçmiş ve gelecek aynı sofrada buluşuyor ya da çocuklarıyla pizza yiyip kovboy filmi izliyor. Film boyunca karşımıza çıkan hasbihâl anlarında en çok öne çıkan konu şarkı sözü yazarlığı ve hikâye anlatıcılığı oluyor.

Kurmaca ve Gerçek Arasındaki Nick Cave

Şarkı sözü yazarlığı 1960'lı yıllardan günümüze çok önemli bir gelenek olarak kabul edilmektedir. Nick Cave de hiç kuşku yok ki bu geleneğin günümüzdeki en güçlü temsilcilerinden biri. Kendisinin müziğini poem-rock olarak kabul edilebiliriz. Melankoli, uç noktalarda gezen aşklar, yarıda kalmış aşk hikâyeleri, insanın arayışı, karanlık patikalar Cave'in parçalarında değindiği mevzular olagelmiştir. 20.000 Days on Earth'ün de ağırlık merkezinde bunların olması şaşırtıcı değil. Şarkı sözü yazarlığı ya da müzisyenlik, Nick Cave'in şu galakside tek başına dönüp duran, sıkıcı, mavi küredeki anlam arayışlarından hatta özgürleşme çabalarından biri. Kendi ifadesiyle "Günlerimiz sayılı. Boşa geçirmemeliyiz. Kötü bir fikre göre hareket etmek, hareket etmemekten daha iyidir. Çünkü fikrin değeri, uygulayana kadar asla kendini göstermez. Bazen bu dünyanın en küçük fikri olabilir, içinizde baş gösteren küçük bir alev. Kendisine karşı çıkan bütün zorluklara karşı sönmeyecek bir ateş. O ateşe tutunursanız eğer, etrafında harika şeyler oluşturulabilir. Kütlesel, güçlü ve dünyayı değiştirecek şeyler, hepsi küçücük fikirlerden ortaya çıkar."

Film boyunca müzisyenin zihin dünyası şeffaflıkla ortaya dökülüyor: Nick Cave yazar olarak kendisine kurduğu dünya ile kuru gerçeklik arasında nasıl salındığını, gündelik hayatta yaşadığı deneyimlerin şarkı sözlerine nasıl yansıdığını topu çevirmeden, açık yüreklilikle aktarıyor. Özellikle gerçek ve kurmaca arasındaki ince çizginin farkında olan Nick Cave; canavarların, kötü adamların, kahramanların, mutlu sonların, yarıda kalan melankolik öykülerin, fırtınanın, yağmurun eksik olmadığı dünyasında daha mutlu gibi görünüyor. Kuru gerçeklik rasyonalitesi kolaylıkla öngörülebildiğinden jilet gibi takım elbisesini sırtından hiç çıkarmayan Nick Cave'ın pek uğramadığı bir topoğrafya hâline gelmiş. Cave, önüne konan katı gerçeklik perdesini yırtmış, sadece kendisinin ilgi gösterdiği şeylerle kendine ait evreninde mutlu mesut takılıyor gibi görünüyor.

Jilet gibi takım elbiseleri ve daimî ciddiyetiyle Nick Cave, müzik dünyasının nevi şahsına münhasır kişilerinden. Yerküredeki 20.000 gününe tanık olduğumuz belgesel de bizi Nick Cave'in az bilindik dünyasına yolculuğa çıkarıyor. Nick Cave, film boyunca bizim için "gökyüzünü bir kenara itiyor", manzara ortaya çıkıyor, gerçeklikle kurmaca iç içe geçiyor. Sonra da sıradan bir günde dünyada karşılaşmışız gibi direksiyonun başına geçip, radyodan Robert Johnson parçaları açıp bizi gece yolculuğuna çıkarıyor. Derin hakikatlerin konuşulduğu ıssız otobanda ilerliyoruz kendi gerçekliğimizi arayarak…

Can Öktemer

KAFKAOKUR, Aralık 2020.
Çizim: Gülşah Minsin