Kuyu Kent Hikayeleri- I

21 Şubat 2021

Yaklaşık bir aydır kasabamızda kesif bir koku var. Bu kesafet dilencilerin çorapları gibi mantar, küf ve ayak kokusu dolu. Kasabanın zenginleri de benim gibi düşünüp tüm dilencileri kovdu ancak koku geçmedi. Köpekleri ve hatta kedileri bile attılar kasabadan. Tek bir hamamböceği, tek bir fare kalmadı artık. Birkaç hafta önce tüm kasabayı yıkadılar. Ancak koku o kadar keskin ve yoğundu ki bu bile azıcık rahatlatmadı kimseyi. Bense, her akıllı adam gibi, hiçbir şey yapmadım ve bekledim. Alışmaya karar verdim. Ne de olsa her kötü şeye alışır ve sonrasında varlıklarını unuturduk biz. Ama bu sefer olmadı. Koku evlerimiz kadar somuttu. Kasabaya taşınan bir cehennemdi ve bizi de kafayı yemiş zebanilere çevirmeden çekip gitmeyecekti buradan.

Küçük bir sınır kasabasıydı burası; derin bir vadinin içinde arada sırada batıdan rüzgar alan unutulmuş bir kuyu... İsmini de bu görüntüsünden almıştı: Kuyu Kent. Etrafımızdan geçen tek şey tepeye tırmanıp vadinin dışına çıkarsanız kuzey batı yönünde uzayan bir ticaret yolu. Çok misafir gelmezdi, sınırdan arada sırada gelen dilenciler dışında, herkes herkesi tanırdı neredeyse. Yüz kırk yedi kişiydik. Pek sıkıntımız yoktu. İnsanlar çiftçilikle uğraşırdı ve buranın yerlileri epey rahat insanlardı. Keyfine düşkün, sakin sessiz bir hayat yaşanırdı. Koku buraya taşındığından beri ise, insanlar tahammülsüz ve umursamaz olmaya başlamıştı. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünüyor olabilirdi, bayağı bir dışarıdan... Kuşlar için falan mesela ya da miyoplar için.

Her zamanki gibi perşembe pazarı kuruluyor, pazartesi toplantıları yapılıyor, vaazlar veriliyor, genç kızlar süslenerek dışarı çıkıyor ve oğlanlar durmadan işlerine ara veriyorlardı. Ama tüm bunların içinde vahşi, sinsi bir şey büyüyordu: çürüme!

Pazardaki tezgahların önünde insanlardan çok sinekler toplanıyor, meyvelerin hepsi tek bir renge bürünüyordu. Pazartesi toplantılarında bol bol afyon tüttürülüyor, vaazlarda dinin bu kasaba için geçerliliğini yitirdiği konuşuluyordu. Eskiden kapısına ayda bir gidilen haşhaşçı Sadro iki dönüm genişletmişti tarlasını. Genç kızların dudakları çatlamış, çatlaklara dolan kirli rujları kaba, korkunç görünüyordu. Mahallenin en alımlı delikanlısı -kimseye bakmayan, kendi halinde bir çocuktu bu- artık dudaklarına aldırmaksızın bu kızların peşinden koşuyor, önceden kendinde olan mühim bir şeyi unutmuş gibi şaşkınlıkla kocakarıların yüzlerine bakıyordu. Tüm bunlar bir yana, beni dehşete düşürüp bu kesafeti çözmeye iten mühim bir olay daha cereyan etti. Bir gün eve döndüğümde, haftanın her günü her saati parıl parıl parlayan evimiz çöplüğe dönüşmüştü. Bir süre kapıda durdum. İçeriyi izledim. Yabancı bir görüntü değildi. Evden her çıktığımda kapının arkasında bıraktığım buna benzer bir şey olurdu fakat geri döndüğümde gitmiş olmaları gerekiyordu. Titiz abim de benim gibi bir mikroba dönüşmüştü anlayacağınız. Her tarafta elbiseler, çoraplar ve yemek kapları… Ocağın üstünden ağır ağır halıya damlayan yağ… Banyoyu dolduran kıllar ve elbise tiftikleri… Kim bilir kaç zamandır bu pisliğin farkına varamamıştım! Gözüm seğirdi. Hemen soyunmaya başladım. Her şeyimi kapının önünde bıraktım. Ayakkabılı çıplak ve çıldırmış bir adam olarak temizliğe başladım. Birkaç saat –belki birkaç ömür- sonra işim bitmişti. Ev eskisi gibiydi; parlıyordu! Ama ben… Ben eskisi gibi değildim artık. Eğilmiş, banyonun zeminini silerken durdum, kafamı kaygan zemine koydum. Kaydım. Takati bitmiş bir tırtıl gibi upuzun bıraktım kendimi. ‘Ben ne yapıyorum? Neden böyle oldum? Fikret nerede?’

Bağırdım. Yankılandım. Ağzıma biraz sabun ve çamaşır suyu girdi ama tadı yoktu. Aldığım tat sabuna ya da çamaşır suyuna değil kasabanın ruhunu emen kokuya aitti! O alçak, haysiyetsiz, cebbar koku hayatımızı mahvediyordu. İnsanların beynine giriyor onların düşüncelerini çürütüyordu, evet, tıpkı meyvelere yaptığı gibi… Kimsenin tazesi kalmamıştı. Herkes kokuşuyordu. Kalktım üzerime siyah bornozumu aldım, geçen senelerde çıkan o meşhur filmde gördüğüm siyah gözlüklü herif gibi hissediyordum. Yenilmezdim, zekiydim, farkındaydım; sistemi çözmeye başlamıştım, anlıyordum! Koştum. Heyecan doluydum. Koştukça gençleşiyordum sanki, burun deliklerim galaksiler gibi genişliyor iyi kötü ayırt etmeden her şeyi içine çekiyordu. Anlamıştım işte, çözmüştüm mevzuyu, bugün bu işi bitiriyorduk abiler!

Beni meydanın tam ortasında toplanmış bir sürü insan karşıladı. Hayal ettiğimin aksine yüzleri değil sırtları bana dönüktü sadece. Normalde böyle bir topluluk gördüğümde kaçıp uzaklaşırdım oradan fakat bu sefer kalabalıktan yayılan lavanta kokusu kaçmamı engelledi. Bir anda en önde buldum kendimi. Karşımda esmer, zayıf bir kadın elini bana uzatmış tutmamı bekliyordu. Çirkin elini tuttum ve kokladım. Tüm kasaba iğrenç bir kokunun pençesine düşmüşken bu kadının eli deli gibi lavanta kokuyordu. Ve herkes ona bir ilah gibi tapınıyor, ellerine yapışıyor; o çirkin eli dünyanın tek harikasıymış gibi terli yüzlerine sürüyor, öperken kendilerinden geçip ağızlarına sokuyorlardı. Kadın sakince tükürüğe ve tere bulanan elini yanındaki adama uzatıyor, o da o kutsal eli alıp sarı bir leğene sokuyor ve temizliyordu.

Herkesin taptığı bu eli tutmak istemiyordum ama koku o kadar kötüydü ki bir anlığına eski zamanları, kafamın rahatlığını hatırlamak istedim. Ademin bu kadınla ne işi vardı hem? Bu his geçmişin masumiyetiyle şimdinin vahşeti arasında sıkışmış, uğultulu bir gerçeklik yaratmıştı. Kafam allak bullak, başım döner halde uzaklaştığım kadın işine aynı sakinlikle devam etmişti. Bir şey yapmalı, diye düşündüm. Bu uğultuyu yok etmek için ne gerekirse yaparım çünkü. Bornozuma iyice sarındım. Bir pipo taktım elime ve bir fötr şapka. Köstekli saate ihtiyacım yoktu, burada zaman iğnelenmiş bir mefhumdu. O edepsiz kokunun baştan aşağı sardığı aciz bir vudu bebeğiydi ve çığlıklarını yalnızca benim biçare kulaklarım duyabiliyordu.

Neredeyse ikindi olmuştu ve bir bok bulamamıştım. Tam o anda içinden afyon dumanları yükselen o derme çatma kahvehane gözüme çarptı. Sahibine nargile fiyatını sordum, 4.20 dedi. ‘Eğer sana bu kasabayı kurtaracak dedektif olduğumu söylesem kaç olur?’ dedim. Bana hiçbir şey demeden dimdik baktı. Elindeki kırmızı bezle tezgahını silmeye devam etti. Pek sıcakkanlı değildi. İri cüssesi ve kel kafası, üstelik o yüzündeki yara... ‘Boş ver’ dedim, ‘Zaten yorgunluktan geberiyorum.’ Bezini sertçe arkasındaki lavaboya fırlattı. ‘Tek geberen sen değilsin merak etme.’ Parayı aldı. ‘Öyle mi?’ Çıraklarından biri mini bir nargile bıraktı önüme. Sandalyemi çekip önündeki masaya oturdum. Tezgahta durmuş suratıma bakıyordu. ‘Bu küçücük şeye mi bu kadar para alıyorsun?’ dedim. ‘Çok konuşma.’ İyice çirkinleşiyordu. Tüm dünyadaki tek derdi benmişim gibi saldırıyordu bana. Ona önemimden bahsetmeli, bu adamı aydınlığıma çekmeliydim. Belki yardımcı olmak isterdi. Birkaç eski suçluyla arkadaş olmanın en güzel yanı kanuna karşı geldiğinde vicdanının ağrısını tüm grupla eşit paylaşabilmekti sonuçta. Biraz rahatlama için neler yapmazdım... Masamdan, dirseklerimden, boğazımdan ve gözlerimden dumanlar dağılıyordu. ‘Benim kutsal bir görevim var ama...’ Öksürüyordum, melun öksürük! ‘Bu manyak da yeni çıktı başımıza.’ dedi çırağına dirsek atarak, cılız adam sarsıldı ama hiç istifini bozmadı. Sonra eğilip sessizce ‘Bak koçum kafamı sikeceksen şimdiden siktir git buradan!’ dedi. Kusursuz bir çürüme, diye düşündüm suratına aval aval bakarken. Sözlerimin doğru olabileceğine dair bile inancı kalmamış. Bu lağımdan çıkan bir lanet olamaz, bu toprağın altındaki pislikler ve damlayan sidikten daha kargışlı bir durum. Devlete yolladığımız onca mektup cevapsız kalmıştı. Herhangi bir yolun köşesinde ıssız bir vaha olmak dışında bir işe yaramayan kasabayı, kötü kaderine terk etmişlerdi. Belki de onlar da aynı durumdaydı, kim bilir. Hiçliğin ortasında hayatta kalan tek şanssızlar bizdik belki de. Gerçi radyolarda hayat olduğu gibi devam ediyor gibiydi. ‘Salazar Spora tarihi fark!’ ‘Kuzgunun geri dönüşü!’ ‘Çete gerilimi kenti altüst etti!’ Dışarıya çıktığımda bir süre kaldırımda durup sağıma soluma baktım. Kafamı kaldırıp göğü izledim. Akşam olmuştu, yıldızlar her zamankinden daha yakın ay sanki pasparlaktı. Bu akşam yaşadığım tüm akşamlardan daha farklı bir akşamdı. Ya da ben o akşamları yaşayan adamdan bir hayli uzaklaşmıştım. Bir evin açık kapısından yükselen müzik sesi ve kalabalık sokağa taşmıştı. Çocuğun teki, en fazla on altı yaşında gözüküyordu, tekmelenerek düştü merdivenlerden. Sokağın ortasına kustu. ‘Siktir’ diye söylendi bir kadın. ‘Bu kadar fazla içmeyecektin!’

Tüm sokaklar uyuşturucu, alkol ve kusmuk doluydu. İnsanlar kendilerinden geçmiş bir şekilde sabahlara kadar eğleniyordu. Kahvehanelerin ve ev sahiplerinin tek derdi, insanlarını bir saniye de olsa rahatlatmak ve bu çürüyen kasabayı unutmalarını sağlayabilmekti. Sabah olunca herkes işlerine devam ediyor, akşamın hayaliyle ayakta duruyorlardı. Dilencilerden de eser kalmamıştı; sokaklarda özgürce sızıp, kendi kusmuğumuzun sıcaklığında derin bir uykuya dalabiliyorduk yani. Sigaramı yakıp kalabalıktan sıyrıldım. Yanıma bir kadın yaklaştı, toz pembe, tülden elbisesinin altından kırmızı sütyeni gözüküyordu. Uzun adeleli kolları ve yuvarlak bir yüzü vardı. ‘Güzel bornoz.’ Ona bakmakta zorlanıyordum. ‘Seni eve kadar taşıyabilirim istersen’ dedi yumuşak bir sesle. ‘Bana tüm bunların sebebini söyle!’ diyerek inledim. ‘Guda!’ ya da ‘Buda’ diye bir şeyle karşılık verdiğini hatırlıyorum. Sonra sızmışım.

Arya Durgun

Öykünün ikinci bölümü haftaya kafkaokur.com'da yayında!