Kavram Teorisi


Kim olduğun, adın, işin, zevklerin, arkadaşların, evin, araban… Kendini tanıtırken kullandığın her tanım, sen misin gerçekten? Bir gün bunlar senden alındığında hala sen olacak mısın? Değil mi öyle? Bütün müsün olduğunu sandığın kişiyle?

Eckhart Tolle, Şimdinin Gücü adlı kitabında benlik ve kavramların sandığımızın aksine birbirini var eden şeyler olmadığını anlatıyor. Mümkün değil dediğimiz noktada her şeyi çözümlemek için kilit bir soru var: tüm bunlar çevremizde gördüğümüz ve öyle olduğuna ikna edildiğimiz, toplumsal algılar oluşturan normlar olduğu için böyle düşünüyor olabilir miyiz? Sizi siz yapan şeyler onlar olmadan da zaten öyle hissedebileceğiniz şeyler mi? Veyahut öyle hissetmek, öyle olmak için neden bir tanıma, bir aidiyete ihtiyaç duyuyoruz? Düşünceleri belli bir kalıba sokan şey alışılmış davranış kalıpları ve tanımlar mı? Kendinizi bir şeyle tanımlamamış olsaydınız benliğiniz, varlığı inkar edilebilecek bir kavrama mı dönüşürdü?

Burada bir kilit daha var: ego. Bir şeyden mutsuz, huzursuz olduğunuzda aslında orada gerçekleşen şey zıttının mutlu ettiği ve sizi -egonuzu da denebilir- beslediği gerçeğidir. Ego, benlik dışında tüm dış etkenlere karşı bağlılık, kimi zaman da bağımlılık oluşturur. İnsan, kendini mutlu eden şeyleri bir yerde benimser, salt benliğiyle de mutlu olabileceği gerçeği toplum tarafından ona aşılanmadığı için materyalist bir kimliğe bürünür. Arabası, evi, ilişki durumu, maddiyatı veya işi onu bir çerçeveye sığdırır. Dolayısıyla bunları çekip aldığımızda kişi mutsuzlaşır, resim boş bir hale gelir. O boşluğa materyalist yaklaşanlar kendi iç potansiyelini hiçbir zaman göremez. Tanımlara takılır, olaylara takılır, kişilere takılır. Aydınlanmış ve daimi mutluluğu bulmuş kişilere baktığınızda, onlardan alacağınız hiçbir kavram veya şeyler bir eksikliğe sebep olmaz.

Bu bilmeceyi en çok karmaşıklaştıranlardan birisi insanların deneyimle kimliği birbirine karıştırması. Deneyimler, sizi o an ve o zaman diliminde geliştiren şeylerdir. Bu bir ölüm, bir kayıp, bir başarı da olabilir. Ama kimliğinizin bir parçası olmaz. İnsanlar geçmişte yaşadıkları olayları zaman kavramlarına dahil ettikleri için oldukları yeri zincirleme bir varoluş sanır. Oysa saat-zaman ile psikolojik-zaman birbiriyle farklı şeylerdir. Anda kalın mottosunu bu yüzden kimse tam anlamıyla gerçekleştiremez. Çünkü an dediğimiz şeyi geçmişle birleşik düşünürüz. Bu bir çiçeğin diğer çiçeğe ''kökken şunları yapardık, kökken şunlar oldu'' demesi kadar manasızdır aslında. Çünkü her çiçek kökten gelir, bu olması gereken bir akış ve kronolojidir. İnsanın yaşadığı her deneyim de akışa dahildir, bir sonraki adımı elbet etkiler ama değiştirilmeyecek bir etkiye sebep olmaz. Örneğin sabah mutlu uyanıp günün ilk saatleri mutluluğunuzu diri tutarsanız o günkü enerjiniz size iyi şeyler getirir, mutsuz uyandığınızda da aynı şekilde zincirleme bir çok kötü olayla karşılaşırsanız. Her şey bir tercihtir, anda mutlu olmak ve geçmişin yükünde yürümemeyi tercih etmeniz bile. Kim olduğunuz bile bir tercihtir. Sadece bu tercihleri deneyimler yönlendirir ve biz de onları bir kalıba koyar, değişmezin bu olduğunu zannederiz.

İnsan, başladığı yeri ve akışı öyle çok tanımlar ki onu mutsuz edecek bir olaydan ve dünden kendini soyutlayamaz. Yani mutsuz uyandığında bunu o an gerçekleşen bir eylem gibi düşünemediğinden, bir sonraki eylemleri buna göre şekillenir. Oysa zaman kavramı, bizim her kavrama yüklediğimiz bağlılık anlamlarının ötesinde çok geniş, çok güçlüdür. Evrende her an olağanüstü olaylar, tesadüfler ve olasılıklar vardır. İnsan beyni, kendi kavramlarının arasında o kadar sabit bir yer edinir ki mutsuz uyandığı bir günün içinde veya hayatında ne çok olasılık olduğunu, geçmişin bu yüzden bir anlamı olmadığını, gerçekliğin sadece o anda gerçekleşebileceğini kavrayamaz. Gerçek var olabileceği tek an şu andır. Şu anda gerçek kıldıklarınız dünü oluşturur. İnsan dünde yaşadıkça, ıstırabından kurtulamadığı dünlere bugünü de ekler. Neden bugün, sadece bugün için bir şeyler yapmıyorsunuz?

Hazal Kebabci