Katalizör

16 Şubat 2021

İçimi sızlatacak tüm düşünceleri, düşleri ve düşüşleri tek tek ayıklayarak soruyorum: Nasılsınız Selim Bey? Bu zamana kadar bu şekilde sağlam kaldığınızı –sahi, sağlam sayılırsınız değil mi? Alt tarafı omurganız biraz eğrilmiş, yürüyüşünüzde de insanın içini burkan bir sessizlik hâkimdi o kadar- bildiğim için cevabınızı kurcalamayacağım fakat merak ediyorum, hâlâ aynı mıdır aynalardan kaçışınız? Biliyorum, onu doldurabilecek bir ifade taşımıyorsunuz ama aynı zamanda da gözleriniz ne zaman bu cam parçasına değse, elinizi ateşe yaklaştırmış gibi olurdunuz; önce bir şey hissetmez, biraz daha yaklaşır, derinine inerseniz canınız yanardı. Kaldıracaktınız bu aynayı aklınıza koymuştunuz bir kere. Kime lazımdı, neyin ihtiyacıydı ki?

Ben o gün biraz daha asabi olduğunuzu evdeki eşyaların yerlerini değiştirmek veya onları tamamen yok etmek istediğinizden anlamıştım. Hâlbuki yıllardır kurduğunuz düzeni kimsenin bozmasına, dil uzatmasına izin vermezdiniz Selim Bey. Sonrasında bunu da bir kenara bırakarak üç gün öncesine ait gazeteden bir sayfa aldınız ve dün sabahtan kalan zeytin çekirdeklerini masadan topladınız. Dağınık olmak sizi huzursuz ederdi, bunun kaynağı da eski eşinizden başkası değildi. Elinden gelseydi eğer, sizi de bir dolaba tıkacağına ikimiz de yemin edebilirdik çünkü. “Doğru olan bu,” diye mırıldandınız buna karşılık. “Delilik bu.” Diye tamamladım ben de. Çünkü bilirsiniz, doğru olan her zaman biraz delilik barındırırdı.

Toparladığınız zeytinlerin hiçbiri tamamen yenmiş değildi ve böyle yarım kaldıklarını görünce onlardan bile yarım bir tat aldığınızı, hayatınızdaki her şeyi böyle yarım bıraktığınızı anladınız. Söylesenize Selim Bey, hep bir başkasının yanında mı yalnızlığınız hatırınıza gelirdi? Yok, siz hep bir şeylerin sonuna gitmekten korkardınız; devamında ne olacağını bilememekten ziyade, orada sıkışıp karşınızdakini sırtlanamamaktan, karşılayamamaktan korkardınız. Bunca zaman kimsenin karmaşasına girmeden, yaşına değmeden yaşamıştınız. Şimdi kalabalık bir sokakta yürürken yanınızdan geçen insanların hiçbirine düşüncelerinizin arkasındaki okyanusları, şehirleri, yaşam mücadelesi verilen diğer toprak parçalarını, köşedeki dükkândan bir yapay çiçek bile almayan insanların nedenlerini açamazdınız. Bu yüzden de evinizden ayrılmak zor gelirdi size, biliyorum. “İnsan hiç, diğer bir insanı yarım bırakır mıydı?” Bırakırdı, elli altı yıllık zihninizde çok kez yapmıştınız bunu Selim Bey. Fakat şimdi kahverengi masanın başında hafif eğik dururken bir şeyler sizinle alay ediyormuş gibi geliyordu: Sahiden yaşamak bu mu?

Öyle ya, siz hep düşünüp düşerdiniz. Geçen ay gittiğiniz doktor bunun çok da iyi bir şey olmadığını, bazı hastalıkların içine atmaktan kaynaklandığını söylemişti ancak siz böyle öğrenmemiştiniz. Çünkü o doktor, sanki hiç sokakta yürümemiş veya üşümemiş gibi söylemişti size bunu. Her şeyi paylaşırsanız size ne kalacaktı? Kendi iç âleminizle kalmazsanız, nasıl anlayacaktınız yaşadığınızı Selim Bey? Belki de haklıdır doktor, insanın kendisini bu kadar çok bilmesi asıl can yakandır, ha Selim Bey?

Buruşturduğunuz o gazete sayfasına bakınca kapıcıya da kızdınız. Gazete istememiştiniz ki ondan, boşuna alıp getiriyordu. Evin düzenini bozuyor, arada gözleriniz ilişirse yazılanlara mideniz de bozuluyordu. Ne hakkı vardı buna? “Güzel bir azarlarsam onu!” diye yükseltince sesinizi hayret ettim. Hay Allah, aklınızdakiler dilinize taşıyordu. Bunca zamanlık bir ömürde yapamadığınızı, pat diye yapmanız garipsenecek şeydi doğrusu. Çok kızıyordunuz ona, karşınıza geçip gülümsediği zaman dayanamıyordunuz hele. Gülümsemesi paktı, en çok da bundan rahatsızlık duyuyordunuz işte. Anlasa bir sizi, gerçekten görse, öyle gülümsemezdi biliyorum.

Sokaklar size dar geldiği için kaçtığınız bu eve neden sığamıyordunuz artık? Belki de diğer insanları dinlemeli ve eşinizden sonra bu evden ayrılmalıydınız, öyle mi? Ama buna hiç lüzum yoktu ki! Bu bir bahaneydi, eşinizin ayrılmasından kaynaklanan bir üzüntü değildi size sarılan. Kendi benliğinizdi. Kendinizi bulamıyorken birini hayatınıza dâhil etmiş ve daha kendinizi sevemiyorken birini sevmeye kalkmıştınız Selim Bey. Şimdi burada, esaslı bir şekilde eşinizi özleyemezdiniz, kabul edelim bu gerçek olmazdı. Çoğu zaman onu dinlemez ve odanıza kapatırdınız kendinizi, saatlerce okur ve kendi ben merkezinizi düşünürdünüz. Acaba o da böyle bir iç benliğine sahip miydi, diye çıkmazların içinde kalırdınız çünkü eğer öyleyse, nasıl olur da sizi anlamaz ve bu kadar çok konuşabilirdi, değil mi? İnsan eşine bunu söyler mi Selim Bey? İşte en çok da bu yüzden sevilmiyordunuz, garip bir adamdınız doğrusu, birlikte geçirilen tüm zamanı sessizliğiniz ile yıkar, zehir ederdiniz insana. Kendi huzurunuz için diğer insanları huzursuz ederdiniz, bunun da bencillik olduğunu değil de, insanın kendisi için en iyisinin ne olduğunu bilmesiyle alakalı olduğunu savunurdunuz. Ama üzülmeyin, “Ne diye yaşadık bu hayatı Selim Bey?” diyerek gitti eşiniz. Anlaşılan o ki, o da size kalan zamanı zehir etmek istiyordu bu sözle.

Sıcakları sevmez, soğuklardan da bir türlü haz etmezdiniz çünkü buranın soğuğunda hiç ısınamaz, daima üşürdünüz ve üşümek sizi üzerdi. Yemek konusunda da çok seçiciydiniz, çok da yemezdiniz gerçi.. Size uzanan bakışlar arasında bir gülseniz hemen suçlanırdınız, kırılgan yapınıza çok tersti çünkü. Daima diğer insanların hoşnut olacağı yanıtları vererek yaşadınız, böylelikle herkes sizinle konuşabileceğini sandı. O kapıcıya da kızmadınız, biliyorum. Sordum, gazete istemişsiniz. Neden Selim Bey, söyleyin bana, ben sizin gibi birini neden yazayım?

Bahar Bulut