İNSANI BEYAZ PERDEYE AKTARMAK: ANTONIE DOINEL KARAKTERİ ÜZERİNDEN SİNEMA SANATI HAKKINDA UFAK BİR İNCELEME


 ''Sanırım onu yaratan insanı ifade ettiği sürece her eser iyidir.''
Orson Welles

Sanat dünyasının paradokslarından biri olarak sayılabilecek 'yaratıcı-yaratılan eser' ilişkisine baktığımızda, her eserin yaratıcısından bir şeyler taşıması gerekliliği genel bir kanı olarak karşımıza çıkar ve buna ek olarak, Monaco'nun da savunduğu üzere; "Sanat eseri bir kez tamamlandığında, artık bir anlamda bağımsız bir yaşam sürer." düşüncesi yer alır. Özgünlüğü ve biricikliğiyle tanımlanan sanat eserleri, çetrefilli kabul görme sürecinde ve daha sonrasında yaratıcılarından farklı serüvenlere dâhil olacaktır.

Bir kurmaca dünya yaratmak sanılanın aksine hayal kurmak kadar kolay bir çalışma değildir. Syd Field'in bahsettiği üzere, bir dünya yaratmak öncellikle konunun belirlenmesi ve sonrasında karakterin inşasıyla devam eder. Field, bir yazar ve yarattığı karakter arasındaki ilişkiyi şu şekilde formalize eder; bir yazar oluşturacağı karakteri iyi tanımalı, karakterinin doğumundan itibaren yaşadıklarından haberdar olmalı, ailesiyle ilişkilerini iyi çözümlemeli, psikolojisini anlamalı, karakterin kendisiyle konuşmasına ve istediğini yapmasına izin vermelidir. Kısacası; oluşturulan karakterin kendi kaderini belirlemesi ve kendi gerçekliğini yaratması gerektiğini savunur. Kendini tamamlamış bir karakter, hikâyenin sorunsuzca ilerlemesini sağlayacaktır. ''Karakter aksiyondur.''

Sinemada aksiyon, karaktere bağlı olabileceği gibi kamera ve kurgu gibi birçok diğer etmene bağlıdır. 19. yy sonlarına doğru icat edilen sinema, her ne kadar mucitleri tarafından geçici bir eğlence olarak görülse de günümüzde kendini bir sanat dalı olarak kabul ettirmeyi başarmış ve evrimi süratli fakat zorlu bir süreçten geçmiştir. Belgesel niteliği taşıyan ilk filmler yerini kurmaca dünyalar yaratan filmlere bırakmıştır. 1895 yılında Alfred Clark tarafından kinetoskop ile çekilmiş olan The Execution of Mary, Queen of Scots adlı kısa film, karakter içeren ilk filmlerden biri olarak sayılmaktadır ve bunu Melies'in 1900 yılında çektiği Joan of Arc adlı filmi izlemektedir. Sinemada karakter yaratımı, ilk filmlerde biyografik temellere dayansa da 1910'lu yıllarda Charlie Chaplin'in ortaya çıkmasıyla farklı bir alana taşınmıştır.

Charlie Chaplin, sinemaya teknik ve anlatı açısından birçok yenilik getirmesiyle birlikte yarattığı karakter olgusuyla diğer filmlere örnek olmuş ve olmaya devam etmektedir. Alkolik babasının terk etmesinden ve annesinin akıl hastanesine yatmasından sonra sokaklarda yaşamaya başlayan Chaplin, çocukluğunu dilencilik yaparak geçirdi. Truffaut'ya göre; "Chaplin kovalamaca filmlerini çekmek için Keystone'a girdiğinde music-hall'deki iş arkadaşlarından daha hızlı ve daha uzağa koşacaktı, çünkü açlığı tasvir eden tek yönetmen o değildi, ama açlığı bilen tek yönetmendi ve 1914 yılından itibaren bobinler yayılmaya başlandığında dünyadaki tüm seyirciler bunu hissedecekti." Chaplin, kendi hayatını sarkastik bir şekilde ele alıp yarattığı karakteriyle, Welles'in de bahsettiği gibi eserine kendinden bir şeyler katmayı başarmıştı. Fakat, ortaya çıkan Charlie Chaplin karakteri, Chaplin'e ne kadar bağlıydı?

Chaplin büyük bir hızla dünyaya yayılırken patlak veren I.Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, sinemada çeşitli değişimler meydana geldi ve 1940-1950 yılları arasında sinema birçok yenilik geçirmiş olarak karşımıza çıktı. Ses kullanımında uzmanlaşılmış ve renkli filmlerle denemeler yapılmaya başlanmıştı. Bu sırada Hollywood, Hitchcock ve Welles gibi yönetmenleriyle büyük bir başarı sağladı. O dönemin büyük yönetmenlerinin filmlerinde artık olay örgüsü bir bütün olarak sunulmakta ve karakterler derinlemesine analiz edilmekteydi. Sesin ve renkli filmlerin gelmesiyle gerçek dünyaya bir adım daha yaklaşan filmlerde, teatral oyunculukların bir kenara bırakılmasıyla karakterler yüzlerini insani gerçekliğe döndüler.

Sinemada sadeliğe gidişin, İtalyan Yeni Gerçekçiliğiyle başladığını savunabiliriz. Deleuze'e göre; "Eski gerçekçiliğin doğru yapmasına karşıt olarak, yanlış yapmak Yeni Gerçekçiliğin bir göstergesi hâline gelir." Sinemada karakter, her ne kadar insana indirgenmeye başlansa da İtalyan Yeni Gerçekçiliğine kadar bunu tam anlamıyla başarabilmiş sayılamaz. Deleuze'ün de bahsettiği gibi, her anlatı öğretici olmak zorundadır ve bu karakterleri doğru olanı yapmaya zorlar. İnsan doğası gereği, her zaman doğru kararlar verebilen bir canlı olmadığından dolayı beyaz perdede izlediğimiz kahramanın gerçekliği bu nedenle hep bir şekilde eksik kalmıştır. İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasında, karakterler hata yapmaya yakındır. Kıskançlıkları, kararsızlıkları ve diğer insani duyguları düzeltilmesi gereken yanlışlar gibi bir bakış açısıyla sunulmamakta, sadece gözlemlenilmektedir.

Bir başka kalıplaşmış anlatı kuralı, anlatılan şeyin cazip ve takip edilebilir kılınması adına çatışmalar yaratmaktır. Bu anlatı kuralı, sinemadaki karakterlerin başına gelen bir olaydan ötürü serüvenlere atılmasını mecbur kılar. Christopher Vogler’in yarattığı şemaya göre; Kahramanlarımız sıradan dünyasından çağrılan maceraya atılmak adına ayrılır ve bu yolda çeşitli sınavları geçerek kazandığı ödülüyle sıradan dünyasına geri döner. Elbette ki, günlük hayatlarımızda dahi inişli çıkışlı zamanlar olmaktadır. Fakat, Hitchcock'un dediği gibi; "Gerçek zamanla filmsel zaman arasında bir ilişki yoktur, ikisi ayrı şeylerdir." Bu durum, sinemadaki kahramanları sürekli bir macerada devinen insanlar olarak resmeder. Böylelikle, film diegesisi ve kahramanların hayatları bizim sıradan dünyamızdan uzaklaşır. Çok az filmde kahramanların uyuduğu, yemek yediği veya duş aldığı görülür. Bu sahnelerin gerçekleşmesi için, o uzamlarda bir aksiyon ya da önemli diyaloglar bulunması gerekmektedir. Film bağlamında, karakter seyircinin ilgisini daima kendinde tutabilmek için sürekli olarak bir aktivitede bulunmak zorundadır.

Bu noktada, Fransız Yeni Dalgası sinemaya yeni bir boyut kazandırmıştır. Yeni Dalga sineması İtalyan sinemasından aldığı sadelik ve kurduğu yeni anlatı biçimi sayesinde, sinemayı daha gerçekçi kılmayı başarmıştır. Bir ayrıcalık olarak, Jean- Luc Godard'ın deneyimlediği filmsel zamandaki kopukluklar, karakterlerin davranışlarındaki absürtlükler, olay örgüsündeki sapmalar bizi filmle özdeşleştirmekten kopararak bir film izlediğimiz kanısına vardırır. Böylece, filmdeki karakterlerin kendi gerçeklikleri içerisinde tutarlı oldukları varsayılabilir. Özellikle, Godard'ın sıfıra dönüş filmleri olarak kategorize edilen son filmlerini; insanı beyaz perdede olduğu gibi aktaran nadir filmlerden birkaçı olarak kabul edebiliriz. Fakat, bu filmlerdeki farklı anlatı biçimlerinden yararlanılarak oluşturulan film diegesisi, insana indirgenmiş kahramanların birer kurmaca dünyaya ait karakterler olarak görülmesini zorlaştırıyor.

Yeni Dalga'nın bir diğer büyük yönetmeni François Truffaut; bu gerçekçiliği yakalamak için farklı birkaç yöntem seçer. Truffaut'nun yönetmenlik kariyeri, eleştirmenler tarafından; türler hakkında deneyimlemeler yaptığı filmleri ile alter egosunun yansıtıldığı Antoine Doinel'in öyküsünü anlatan filmleri olmak üzere ikiye ayrılır. Antoine Doniel, 400 Darbe ile karşımıza çıkan ve Jean- Pierre Leaud'nun canlandırdığı bir kurmaca karakterdir. Çoğu eleştirmenin ve Truffaut'nun kabul ettiği üzere yarı oto-biyografik bir film olan 400 Darbe (Les Quatre Cents Coups); ergenlik dönemindeki bir çocuğun ailesiyle olan ilişkisini ve okul hayatında yaşadıklarını anlatır. Büyük bir başarı kazandıktan sonra, bir devam filmi çekilmesi düşünülmeyen Antoine Doinel karakteri Truffaut'ya giden bir kısa film projesi ve Jean Pierre Leaud'nun ısrarı üzerine devam eder. Antoine ve Colette adlı kısa filmde 12 yaşında ıslahevinden kaçmış olarak bıraktığımız Antoine, iş bulmuş ve sosyal hayata sahip olmuş bir şekilde karşımıza çıkar. Âşık olduğu kızı elde etme çabalarını izlediğimiz bu kısa film, sonrasında yerini Çalınan Buseler'e (Basiers Voles), Aile Yuvası'na (Domicile Conjugal) ve Kaçak Aşık'a (L'amour en Fuite) bırakır ve biz çocukluğunda yakaladığımız Doinel'i olgunluğuna kadar takip ederiz.

Üvey bir baba, ilgisiz bir anne ile büyüyen ve okul hayatında başarısız olup Balzac'a sığınan Truffaut, Chaplin üzerine söyledikleri gibi, elbette bu durumları en iyi yansıtan yönetmen olacaktı. 400 Darbe, her ne kadar Truffaut'nun ilk filmlerden biri olsa ve yapı olarak Jean Vigo'nun Hal ve Gidiş Sıfır filmini andırsa da yarattığı dünya ve kurduğu diyaloglarla gerçekliğin âdeta birebir aktarılmasını sağlamıştır. Truffaut, diyalog yazımını Hitchcock ile olan röportajlarında şöyle betimler "Anahtar bir sahneyle ilgilenirken önce oynayacak olanları toplar ve onlara olayları anlatırım. Sonra da onların kullandıkları sözcüklere dayanarak konuşmaları yazarım." Bu tutum, Antoine Doinel'in 400 Darbe'den Kaçak Aşık'a kadar olan diyaloglarının hiçbirinin teatral olmamasının nedenini açıklar. Aynı zamanda, en iyi metod oyunculardan biri olarak sayılan Jean Pierre Leaud'nun hayat öyküsü, Doinel ile dolayısıyla Truffaut'yla paralel bir çizgi üzerinde ilerler. Çok zor ve yalnız bir çocukluk geçiren Leaud, gazetede gördüğü ilan üzerine gittiği seçmelerde Truffaut ile tanışmış ve Antoine Doinel'i canladırmaya hak kazanmıştır. Bu noktadan baktığımızda, beyaz perdede izlediğimiz Antoine Doinel'in birebir olarak insana indirgenmiş durumu pek şaşırtıcı gözükmez. Chaplin örneğinde olduğu gibi, Doinel yaratıcısından ve canlandırıcısından bir şeyler kazanmıştır ve bunu seyircisine tam anlamıyla yansıtmaktadır. Peki, Chaplin için sorduğumuz soruyu tekrar edersek, Antoine Doinel yaratıcısı ve canlandırıcısına ne kadar bağlıdır?

Antoine Doinel artık kendi serüvenine sahiptir. Her ne kadar otobiyografik temelli olsa da Syd Field'in bahsettiği üzere bir karakter inşa edilmiştir ve o artık kendi kaderini belirleme konusunda özgürdür. Bu durum, Çalınan Buseler sonrasındaki filmlerin Truffaut'nun hayat öyküsünden ayrılmasını açıklar niteliktedir. Yaratılan Antoine Doinel karakteri, anne figürü eksikliğinden dolayı kadınlara her zaman bir düşkünlük içerisindedir. Sorumluluk alma konusunda zayıf olan Doinel'in evliliğe gidiş sürecini yansıtan Çalınan Buseler filmi, bir kurmaca karakter olan Doinel'in gerçekliğini yaratan ilk girişimdir. Bu noktada, Doinel artık yaratıcısından ve canlandırıcısından ayrılır. Bu filmde genç bir dedektif olma yolunda ilerleyen Doinel, aynı zamanda kendi hayatının izlerini aramaya ve yapılandırmaya başlar. Nitekim filmin sonunda evlenme kararı alacaktır. Aynı zamanda, bu filmdeki meşhur ayna sahnesinde Truffaut bize, arka planda İngilizce diyaloglar dönerken bir ayna karşısında sevdiği kadınların ismini tekrarlayan Doinel'i, daha sonra kendi ismini de bir trenin uzaklaşma ritmi şeklinde tekrarladığı uzun bir sekans halinde gösterir. Zaten bir yabancılaştırma yöntemi olan ayna karşısında konuşmanın, filmin dili dışında duyduğumuz bir dil ve trenin uzaklaşma ritmiyle birleşmesiyle Doinel tamamıyla film diegesisinden koparılarak, bir birey olarak karşımıza çıkarılır. Bu sahne, sıradanlığın birebir temsiliyle, beyaz perdede insana en çok yaklaştığımız andır. Seyirci, bir bütünleştirme halinden koparılmış, Antoine Doinel'in varlığını kabul etmiş ve bir gözetleyen konumuna geçmiştir.

Antoine Doinel filmleri, edebiyatta karşılaştığımız bir alt tür olan durum öykücülüğünün sinemaya girişi olarak kabul edilebilir. Beş filmde de Doinel'in başına büyük bir maceraya atılmasına neden olacak durumlar gelmez. Doinel okuldan kaçar, ceza alır, askeri hapishaneden kaçar, âşık olur, kaybeder, dostlarına borç verir, hırsızlık yapar, baba olur, aldatır. Bu filmlerde zaman, gerçek zamanla eşdeğer akar.

Büyük maceralar peşinde koşan ve her zaman doğruyu yapmak zorunda olan Hollywood karakterleri karşısında, İtalyan sinemasında yakaladığımız hatalar yapabilen buna rağmen yine bir olay çerçevesi içerisinde devinen kahramanlarımızın aksine beyaz perdede en çok insana ulaştığımız iki karakterden biri olan Antoine Doinel, Chaplin ile bu konumunu paylaşmaktadır. Doinel'in aksine Chaplin, filmlerinin büyük çoğunluğunun sessiz ve siyah beyaz olmasından dolayı, gerçekçilikten ve insana yaklaşmaktan bir nevi yoksun olarak, çoğu sinema eleştirmeninin kabul ettiği üzere tam anlamıyla bir sanat eseri olarak karşımıza çıkar. Antoine Doinel ise insanın beyaz perdeye birebir yansımasıdır.

*Antoine Doinel filmleri, günlük yaşamımızdaki iletişimin temel taşı olarak bilinen selamlaşmanın en çok tekrar edildiği filmlerdir. Yukarıda bahsedildiği üzere anlatıyı akıcı kılmak adına günlük yaşantımızın pek fazla dâhil olmadığı film dilinde, bu tarz bir yaklaşımı Antoine Doinel'in insana indirgenmesinde önemli bir etken olarak kabul edebiliriz.

-Salut, Antoine!

Burcu Keskin
KAFKAOKUR Dergisi, Eylül 2017.
Çizim: Tayfun Yağcı