Göçmen Ve Devrimci Bir Ruh: Tezer Özlü


Kalıplara sığmayan, hayatı boyunca bütün sınırlardan sıkılmış, sınırları içinde sınırsızlığı kurmuş; düzene, toplumun yapısına, askere, aileye, şehirlere, devletlere, cinselliğe vurulan bütün ketlere, yaşamın önüne çekilen sınırlara karşı çıkmış, göçmen ve devrimci bir ruh Tezer Özlü. Onu, hayatı boyunca kaçtığı kalıpların arasına sıkıştırmak biraz acımasızca geliyor bana. “Türk edebiyatının lirik prensesi”, “nostaljik prenses”, “gamlı prenses”, “kurban, sistem kurbanı”... Bütün bu sözler Tezer Özlü’yü araştırdığınızda ilk karşınıza çıkan kelime gruplarını oluştursa da kitaplarının, yazılarının arasında yolculuğa başladığınızda bütün bu kelime grupları anlamlarını yitiriyor. Karşınızda yaşam ve ölümün ince çizgisinde her iki uca da koşa koşa giden, her ikisini de siyah ve beyaz gibi birbirinden ayırmayıp tek bir renkte birleştiren, bir prensesten ziyade ruhunda koca bir devrimciyi barındıran, dünyanın kıyısından hiç korkmadan sarkan, yaşamını “gitmek” üzerine kuran ve ölümden öteye bile gitmeyi başarabilen bir yazar duruyor. Tezer Özlü’nün yazdığı kitapları okumak, Tezer Özlü’yü okumak oluyor. Çünkü o, okuyucularına tüm çıplaklığıyla hayatını açıyor. “Yabancısı olmadığım bir tek olgu var. O da kendi varoluşum. Belki tek mutluluğum bu. Tek bağlantım. Kendimi kavrayamazsam, tüm varoluşum yitmiş demektir.” diyen Özlü kendini yazıyor otobiyografik romanlarında, böylece varoluşunu Türk edebiyatına sonsuza kadar kazımış oluyor.

Çocukluğun Soğuk Geceleri

En sevdiği yazar Cesare Pavese’den tam otuz beş yıl sonra aynı gün Kütahya/Simav’da dünyaya gözlerini açan Özlü, öğretmen anne babanın üçüncü ve son çocuğu olarak ailesinin işi gereği; Simav, Ödemiş ve Gerede’de geçirir çocukluk günlerini. Doğduğu yıl olan 1943’ten, 1954’e kadar bu şehirler arasında geçen hayatı, on bir yaşına geldiğinde ailenin İstanbul’a taşınmasıyla bir süreliğine yerleşik duruma geçer ancak onun ruhu göçebedir ve o, çocukken yaşadığı kasabada İstanbul’dan Ankara’ya hareket eden kesik burunlu otobüsleri izler, o otobüste seyahat eden insanlara büyük bir özlemle bakar ve bu özlem küçük yaşlarından itibaren içinde uzak dünyaları tanıma isteğinin ilk kıvılcımlarını yakar. “Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşımdaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım.” diye yazar kitabında.

İlk romanı olan "Çocukluğun Soğuk Geceleri", bizlere içinde büyüdüğü aile ortamıyla ilgili ipuçları verir. Çok sevdiği yazarlardan biri olan Kafka’nın babasıyla yaşadığı sorunlar kadar fazla ve içinden çıkılmaz olmasa da sorunları, Özlü de babasının evde askeriyeye benzer bir düzen kurmasından şikâyetçi olduğunu belli eder satır aralarında. Küçük burjuva bir sınıfa ait olmaktan hoşlanmadığını yazarken, onu asıl rahatsız eden, insanların ayrıştırıldığı sınıflandırmalardır. Taşradan İstanbul’a geldikleri yıllarda ailesi kadar kolay kabullenemez kent yaşamını. Onun aklı, taşra bahçelerinin erik ağaçlarının altındaki durgunluğunda kalır. Küçük evlerinde ablası Sezer ile paylaşır yattıkları somyanın ortası içine göçmüş çukurunu ve ilk öpücüğünü de yatağını paylaştığı kişiye verir. “Bizi bıraksalar. Ben onun dizlerinde yatsam. İçgüdülerimizle gövdelerimizi tanısak. Birbirimizi sevsek. Doğanın geliştireceği sevgi içinde büyüsek. Ana karnındaki çocuk gibi...” diye düşünür. İlk masum öpücüğünün ardından ileriki yıllarda toplumun cinsellik üzerinde kurduğu yargıları hiçe sayıp, yaşadığı cinsel deneyimleri belki de en çıplak haliyle yazabilme cesaretini gösterir romanlarında.

İlk gençlik günlerinde, İstanbul’da yaşadıkları küçük evde ağabeyinin özel odasından, duvarlarında bulunan kitaplardan ve o kitaplar arasında Attila İlhan’ın Sisler Bulvarı şiirini ne kadar çok sevdiğinden bahseder. Yeni yeni genç kızlığa adım atan birinin,

“Sisler Bulvarı’na akşam çökmüştü

Omuzlarımıza çoktan çökmüştü

Kesik birer kol gibi yalnızdık

Dağlarda ateşler yanmıyordu

Deniz fenerleri sönmüştü

Birbirimizin gözlerini arıyorduk”

mısralarında hissettiklerini düşündürtür okuyucularına. Aslında Özlü’nün o günlerden sonraki yaşamı da biraz olsun Attila İlhan’ın şiirinin son satırlarına benzer:

“Sisler bulvarı ayaklanıyor

Artık kalbimi susturamıyorum”

Tezer Özlü de içinde bitmek bilmeyen bir ayaklanmada ne kalbini ne de kafasının içinden geçenleri susturur kırk iki yıllık ömründe.

Yaşamın Ucuna Yolculuk

Ablası Sezer Duru’dan bir sene sonra o da Avusturya Lisesinde eğitimine başlar. Rahibelerin verdiği bir eğitimle, Batı ve Doğu kültürünün çatışmaları arasında, sorgulamalarla geçer okul sırasındaki yılları, ancak yaşamının devam eden bölümünde bu çatışmalar zenginliğe dönüşür ve çok iyi bildiği Almanca sayesinde Ingmar Bergmann, Ossip Piatnizki, Heinrich Böll, Hangs Mangus ve Franz Kafka’nın bazı eserlerini Türkçeye kazandırır. Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde bahsettiği o yılları, “Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim: On bir yaşındaki bir Türk küçük burjuva ailesinin çocuğunun, yirmi yaşına dek, okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan biri olan Avusturya Okulunda karşılaştığı Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şoku.” sözleriyle anlatır. Ailenin içine işlemiş edebiyat sevgisini daha yakından tanıması ve içine dalması da yine Avusturya Lisesi yıllarına denk gelir. Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Steinbeck, Hemingway, Camus ile bu yıllarda tanışır ancak bunların dışında kalan üç yazarın -Italo Svevo, Cesare Pavese ve Franz Kafkayeri, hayatı boyunca ayrı olur. Onların peşinden sürüklendiği bir hayat yaşar. 1983 yılında Almanya’da Marburg Yazın Ödülü’nü kazandığı Yaşamın Ucuna Yolculuk romanında bu çok sevdiği üç yazarın ölümlerinin peşinden gidişini anlatır. “Bütün yaşama cesaretini ölülerden alıyorum. Alıntılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın her ihtiyacı olan olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden.”

Bu denli ölümle, ölülerle iç içe yaşayan Tezer Özlü deyince ilk akla gelen de yaşamın ucundaki hayatı olur. İlk intihar girişimini on sekiz yaşında deneyimler.

“Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Beni kendimi öldürmeyi denemeye iten, bir kaygı...

Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk... Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış!.. Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış!.. Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler, renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar... Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan, ölüm beni alacak.”

Yazdıklarını yapsa da ölüm onu hemen almaz yanına. Gözlerini bir psikiyatri kliniğinde açar. O klinikten ayrılırken hastalar ona, “Gidemezsin ki!.. Buradan çıkılmaz! Gideceğini sanan, delidir!” derler, buna rağmen hastaneden çıkar ama bu sözün anlamını yıllar içinde farklı farklı kliniklerde gözlerini açtığı zamanlar anlar. Manik depresif (Bipolar Bozukluk) teşhisiyle defalarca o kliniklerde kalır ve oradan öyle kolayca çıkılmadığını hayat ona gösterir. Kaç kere aldığını sayamadığı elektroşokları Leyla Erbil’e yazdığı mektubunda giyotine benzetir. Ölüme koşa koşa gittiği gibi yaşamı da kucaklar Tezer Özlü, bu iki zıt kavramı birbirinden hiç ayırmaz. Çocukluğun Soğuk Geceleri romanında birkaç sayfa evvel intihar girişiminden bahsederek, birkaç sayfa sonra Şişli’de kaldırıldığı hastanede hemşirenin annesine “Acaba kendini balkondan atar mı?” diye sormasını garipser. “Hayır. Balkondan filan atlamam. Aksine yaşamı çok seviyorum. Yüzlerce yıl yaşamak istiyorum.” diye geçirir içinden. Manik, yani çok mutlu, coşkulu zamanlarıyla; depresif, yani mutsuz, intihar eğilimli zamanlarının karışımı Tezer Özlü’ye hayat ve ölümün ayrılmaz beraberliğini hissettirir. “Yaşam mutlak tutkularla dolu. Yaşamı sevmekle birlikte ölüme alışmak da büyüyor, gelişiyor. Güzellikler kazanıyor. Bu sevgiyi nasıl rahatlıkla uğurluyorsam, yaşamı da o denli rahat, o denli güzel uğurlamalı. Sevgilerimi doyumla devretmeliyim. Esintilerin yumuşaklığı, Akdeniz yağmurunun yoğunluğu gibi...” diyerek yaşamı da ölümü de birbirinden ayırmadığını anlatır. Hislerini bu denli yoğun yaşayan, yaşamı uğurlarken sevgilerini doyumla devretmeyi arzulayan bir insan için aşk da vazgeçilmezleri arasında yerini alır. Türk edebiyatının, cinselliği en çıplak, en arı biçimde anlatabilen kadın yazarlarının başında gelir. İlk cinsel birlikteliğini, eşleriyle yaşadıklarını, aldatmalarını, aldanmalarını kendiyle konuşur gibi yazar. Okuyucusundan kendisini saklamaz, aksine bir cam gibi, açık ve nettir; bu sebeple Tezer Özlü’yü okumak, Tezer Özlü’yü birçok yazara göre daha iyi tanımaktır. İlk evliliğindeki mutsuzlukları, hastalığına yeniden sürüklenişi de satırları arasındadır; son evliliğinde yaşadığı mutluluklara rağmen yüreğindeki yeri ayrı kalan ikinci eşi de.

1962 - 1963 yıllarında otostopla Avrupa’yı gezer. Avrupa seyahatinin son durağı olan Paris’te yağmurlu bir günün ardından Cafe Select’te; Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi, tiyatrocu ve yazar Güner Sümer’le tanışır ve o gece birlikte olurlar. Otel odasında başlayan bu yakınlaşmalar Sümer’in Paris’teki çatı katındaki odasında da devam eder ama Özlü içinde bu ilişkiden hep kaçmaya çalışır ve aradan zaman geçip tekrar bir araya geldiklerinde Tezer Özlü başka bir adamdan gebedir. “Çocuğumu aldırdığım gün, bana kırmızı karanfiller getirdi. Sabaha dek elimi tuttu. Demek, onun için büyük bir sevgiyim. Böylesi bir sevgiye gereksinme duyuyor muyum? Hayır. Yalnızca bir erkeğe gereksinme duyuyorum. Üç, dört yaşımdan beri bir erkeğe gereksinme duyuyorum ve artık yanımda bir erkek olmadan uyuyamıyorum. Bu adamla yatınca eksiksiz bir boşalma duyuyorum ama sonunda salt bir boşluk... Bir anda karamsarlığa düşüyor, mutsuzlukla baş başa kalıyorum. Sevişme yolculuğu, coşkusu; ölüm isteğiyle bitiyor. Bunun için ondan kaçmalıyım. Ama ailemle de kalamam ki...” Güner Sümer’e karşı içinde hep kaçma isteği olmasına rağmen kendisini porselen tabak, tahta sandalye, kilim gibi ev alışverişleri yaparken bulur. Nikâhları sırasında, nikâh memurunun söylediklerini bir güldürü izlermiş gibi izler. İçinden, “Kalk, çık, git!” dese de 1964 yılında imzayı atar. Ardından, Güner Sümer ile birlikte Ankara günleri başlar. Sümer, Ankara Devlet Tiyatrosunda çalışırken; Tezer de dergilere, gazetelere yazılar yazıp çeviriler yapar. Ankara Devlet Tiyatrosunda Sümer’in yönettiği Brendan Beehan’ın Gizli Ordu oyununda rol alır. İyi başlayan Ankara günleri, aslında hiçbir zaman tam sevemediği kişiyi daha yakından tanımasıyla her geçen gün daha kötüye gider. Sümer’in Paris tutkusu, her gece içtiği içki, tutucu ailesinin yargılarını saygıyla karşılaması, Özlü’yü ondan iyice koparır. “Neden bunalımları çözemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek – kadın, karı – koca olmaya çabalıyoruz?” diye sorar kendine. Takvimler 1968 yılını gösterdiğinde ruh sağlığının gitgide kötüye gitmesiyle birlikte, Sümer’den ayrılıp İstanbul’a taşınır. Dokuz sene sonra Sümer henüz kırk bir yaşında vefat ettiğinde, “Ölüm sessizliği çok genç buldu onu. Karı koca olamadık. Gerçek dost da olamadık. Bir kitapta okumuş, bir filmde izlemiş gibiyim beraberliğimizi. Bir konserde dinlemiş gibiyim. Severek anımsanan bir kitap gibi bile değil. Paris’in Select kahvesinde başlayan, Şişli’nin bir özel sinir kliniğinde turuncu çiçeklerle biten beraberliğimizi... Uzun yaşamın bir küçük kesiti... Dünyasındaki insanlardan biriydim. Onunla birlikte hiçbir şeyim ölmedi. İnsan ölümünü kendi kendine ölüyor.” diye yazar ardından Sümer’in.

Tezer Özlü, Sümer’den boşandığı yıl, yönetmen Erden Kıral’la ikinci evliliğini gerçekleştirir. 1968 senesinden 1981 senesine kadar süren bu evlilikte Tezer’in tek bir şartı olur. “...bu adamla, beni doktor ve kliniklerin eline bırakmasın diye evlendim. Evlenirken ondan tek isteğim bu oldu. Hastalanırsam evde kalmak, plaklarımla, kitaplarımla, sevdiğim bir iki eşyayla olmak ve çay içebilmek istiyordum.” Ancak Tezer Özlü’nün hastalığı yeniden nüksedince ablası Sezer ve eşi Erden Kıral onu kliniğe yatırmaktan başka çare bulamaz. 1972 yılına kadar zaman zaman evinde, zaman zaman da İstanbul’da farklı hastanelerin kliniklerinde tedavi altında geçirir günlerini. 1972 yılında hastaneden ayrıldıktan sonra, göğüs kanseri teşhisi konana kadar, bir daha uğramaz kliniklere. Onu iyileştirenin hastanede gördüğü tedavi olduğunu düşünmez. “Beni iyileştiren, ne şok ne de ilaçlar. Beni iyileştiren, bu kliniklere bir kez daha kilitlenme olasılığının verdiği büyük ve derin korku.” diye yorumlar iyileşme sebebini. Yazdığı yazıların birçoğunda kliniklerde yaşadığı ürkütücü olaylardan, doktorların hastaları kullanmasından, hemşirelerin, hademelerin umarsızlıklarından ama en çok da elektroşokun üstünde yarattığı o korkunç etkiden bahseder. En nihayetinde iyileştikten bir sene sonra, 1973 yılında bir kız çocuğu dünyaya getirir. Kızına mücadelesine hayran olduğu Deniz Gezmiş’ten yadigâr bir isim verir, artık onun da bir Deniz’i vardır.

Evliliği süresince dergilerde yayımladığı yazıları derleyip “Eski Bahçe” ismiyle ilk kitabını 1978’de, ilk romanı olan “Çocukluğun Soğuk Geceleri”ni ise 1980’de yayımlar. Tarihler 1981’i gösterdiğinde Almanya’dan kazandığı bir bursla kızını da alıp Almanya’ya taşınır. Bu taşınma, zaten sorunları olan evliliğin bitişini hızlandırır ve boşanma gerçekleşir. Leyla Erbil’e yazdığı mektubunda, “Herkesi benle aldattı, ben de onu herkesle aldattım. Benim boşanabilmem nedeniyle her şeyi rahatlıkla konuşabildik, açıldık. Bu boşanma, ikimizin ilişkisini bir araya gelsek de gelmesek de her türlü yalandan arındırdı.” diye yazar. Yalandan arınmış ilişkileri sonraki yıllarda aradaki bağın kopmasına engel olur ve yakın dostu ve yayımcısı Ferit Edgü’nün yazdığı, Erden Kıral’ın yönettiği “Hakkâri’de Bir Mevsim” filminin Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ile dönmesinde çok fazla uğraşı olur.

1981 senesinde tanıştığı İsviçre asıllı sanatçı Hans Peter Marti ile birbirlerine âşık olurlar, beraber birçok şehre seyahat ederler. Evlenmek istediklerinde aralarındaki yaş farkından dolayı Türk hükümeti zorluklar çıkarır, en sonunda 1984 yılında İsviçre’de evlenebilirler. En yakın dostu Leyla Erbil’i Hans Peter ile “Bu adam benim ölümüm Leyla. Bak, bak bu benim ta kendim! Kafatasım bu, kendim ölümüm.” diye tanıştırır. Aslında, diğer evliliklerinde yıllarca bulamadığı huzuru, en nihayetinde Hans Peter ile yakalar. Bu beraberlik sırasında kendini bildiğinden beri en sevdiği üç yazar olan Pavese, Svevo ve Kafka’nın öldükleri şehirlere iki haftalık bir yolculuk yapar. Bu yolculuğun sonunda 1983 yılında Almanca yazdığı “Bir İntiharın Peşinde” isimli roman çıkar, Türkçeye “Yaşamın Ucuna Yolculuk” ismiyle kendisi çevirir kitabını. Sene 1985’i gösterdiğinde yaşamının sonuna yaptığı yolculuğun son durağına gelmiştir. Göğüs kanseri teşhisi konur ve bu hastalık aynı zamanda uykuya dalmış eski hastalığını da uyandırır: derin bir depresyonun içinde bulur kendini. Bir romanında, “Kimseyle yaşlanmak istemiyorum, kendimle bile.” demesine rağmen, hayatının son günlerinde Hans Peter’dan onu yalnız bırakmamasını ister. 1986 yılında ise yaşamının sonuna gelir.

“Herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda yaşamım bitti. Bilmiyorum nerede, ne zaman. Ve işte o bittiği yerde başladı. Acının sonunda... Acı ile...”

İç Dünyası, Mektupları

Tezer Özlü, Leyla Erbil’e yazdığı mektupların birinde: “İnsan, mektuplarını kendi iç dünyasına en yakın olarak yazabiliyor.” diyerek kaleme alır. Otobiyografik romanlar yazdığı ve kendini hiçbir şekilde sakınmadığı için aslında onun iç dünyasına girmek çok zor olmaz ancak belli anlarda kaleme alınan bu mektuplar, Özlü’nün mutluluklarını, hüzünlerini ama en çok da özlemlerini yansıtır. Romanlarında, öykülerinde köksüz, şehirsiz, yaşadığı her şehre ayak uydurabilen bir kadın gibi gözükürken, mektuplarının çoğu bölümünde İstanbul’a duyduğu özlem yürek burkar. Türkiye’nin içinde debelendiği siyasi karışıklık, onu İstanbul’a dönmekten alıkoyarken “Burası bizim yurdumuz değilki... Burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu.” diye yazar mektubunda Leyla Erbil’e.

Tezer Özlü’nün vefatından sonra Leyla Erbil ona gönderilen mektupları düzenler ve yayımlatır. Çünkü iki dost birbirlerine eşlerini anlatacak bir roman yazmanın ve mektuplarını yayımlatmanın sözünü vermişlerdir. Leyla Erbil’le küçük yaşlarda tanışmalarına rağmen, dostlukları Tezer Özlü’nün Erden Kıral’la evlenmesiyle güçlenir. Çift boşandıktan sonra, Özlü Almanya ve İsviçre’deyken de bu dostluk mektuplarla devam eder. Çoğu “Sevgili Leylacığım” diye başlayan mektuplarda, Leyla Erbil’e duyduğu sevgiden, yaşadığı hayattan, kızı Deniz’den, Hans Peter’dan, Erden Kıral’dan bahsedildiğini, en çok da yazarların çekiştirildiğini, edebi sohbetlerin yapıldığını görürüz. A., B., Ç. gibi kod adları kullanılarak isimleri verilmeyen ama her yaz kitap çıkardığı için, kendini edebiyatçı zannettiği için eleştirilen birçok yazar ile ilgili yazışmalar, iki ünlü edebiyatçının başka yazarları tatlı çekiştirmeleri olarak gözden kaçmaz.

Tezer Özlü’nün mektuplaştığı bir diğer kişi ise hem çok yakın dostu hem de yayımcısı, yazar Ferit Edgü’dür. Ferit Edgü’ye yazdığı bir mektubunda, “Bahçemde yetiştirdiğim gülleri her akşam öpüp kokladığım gibi senin mektubunu da öpüp kokladım. Yaş mı, başmı, içinde bulunduğumuz koşullar, dağılmışlığımız mı bilmiyorum, duyarlılığı artırıyor. Bir göz yaşları eksik. Belki o da var, için için akıyor.” diye yazar.

Özlü ile Edgü’nün bir diğer mektuplaşması ise “Yaşamın Ucuna Yolculuk” kitabının yayımlanma sürecinden önce yaşanır:

“Sevgili Tezer,

"Bir İntiharın İzinde" yürüyorum on gecedir. Bu gece (az önce) 5. bölümü bitirdim (85. sayfa). Bugün, ilk elli sayfayı basımevine verdim. Bir an önce çıksın istiyorum. Hiç değilse bir tane, yanımda bulunsun Berlin’e gelirken.

"Bir İntiharın İzinde" müthiş bir kitap. Çok müthiş bir kitap. (Başka sözcük bulamıyorum.) Yıllar var ki

böyle bir metin okumadım. (Tabii, Türkçe metinlerden söz etmiyorum.) Bana gençlik yıllarımda Rimbaud’u, Lautreamont’u, daha sonra Kafka’yı, Rilke’yi, Hölderlin’i keşfettiğim günleri yaşattı.

Çok ender yaşanan kimi aşklar gibi... Öyle bir aşk yaşamışsındır ki ‘Bir daha artık böylesini yaşayamam.’ dersin. Aşk sözcüğüne anlamını veren; bedeninin tüm hücrelerinde, sinirlerinin her atomunda duyduğun bir duygudur. Sonra bir gün, bir rastlantı; yeniden aynı heyecan, aynı coşku, aynı yoğunlukta yaşanan anlar... İnanamazsın. Bir düşteyim sanırsın. Kitaplar da benim için böyledir. Eski aşklara dönemezsin ama eski kitaplara dönebilirsin. (Kitapların ölmezliği buradan mı gelir?) Bu nedenle de yıllar var ki, gene eski aşklarımı okuyorum: Dostoyevski’yi, Kafka’yı, Rimbaud’u... İlk kez, yıllar var ki ilk kez, bugüne değin okumadığım bir kitap, yeni bir kitap, daha kitap bile olmamış bir metin, bende böyle bir duygu yarattı.

Birkaç yıl önce, çocukluğunun soğuk geceleri için düşünüp de söyleyemediğim, dile getiremediğim buydu işte: O malzemenin öykülemeye değin böylesi bir çığlığa dönüşmesi gerektiğini düşlemiştim. İçine sıçayım edebi türlerin, romanın, öykünün, şiirin, içine sıçayım! Bana yaşamın ucuna yapılan yolculuklar gerek. Bu yolculuğun türü olur mu?

Kitabına ne güzel yakışırdı “Yaşamın Ucuna Yolculuk”. Ama sen “İntiharın İzi”ni seçmişsin. Hele alt başlık, (Pavese Üzerine Çeşitlemeler) kendi kendine bir haksızlık. Belki başlangıçta bu izi sürmek istedin. Ama sonra, sürdüğün iz, bir de baktın ki (yazıp bitirdiğinde baktın mı?) kendi izin. Üstelik intiharın değil, yaşamın izi... İnsanlarla dolu yalnızlığın izi... (Bu "insanlarla dolu yalnızlık", Kafka’nın bir sözü mü yoksa benim mi, çıkaramıyorum. Belleğim öldü. Birçok noktada, yaşamın birçok kesitinde, gerçekten, Beckettimsi bir ölülükte...)”diye yazar bir mektubunda Ferit Edgü. Tezer Özlü’nün de kitabına verilen bu yeni ismi beğenip onaylamasıyla, okuyucunun karşısına “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adıyla çıkar romanı.

-Sana ne oldu? Sensiz yaşayamam.

-Yaşarsın. Herkes herkessiz yaşayabilir.

Neden Yazılır?

Tezer Özlü kısa ömrüne üç kitap, gazete ve dergilerde yayımlanan yazılar ve mektuplar sığdırır. Leyla Erbil’e yazdığı mektupların birinde, “Şimdilik hiçbir şey yazmıyorum, not bile almıyorum. Biliyorsun, bizim içimizde bir kitabın oluşması yıllar sürer.” deyişi, “Bu üstün yetenek daha fazla eser üretebilir miydi?” sorusuna cevap verir niteliktedir. Her yaz bir kitap çıkarmak, ona göre değildir çünkü yazarlığı çok ciddiye alır ve ona göre yazarken yaşam birçok alanda durur, yavaşlar. Bu durgunluğun içinde ölüm kadar sevdiği yaşamı kucaklayamayacak olmanın verdiği tedirginliktir belki de onu zaman zaman yazılarından uzak tutan. “Yazmak istiyorum. Ama her zaman yaşamın günlük hareketliliklerini yeğliyorum.” demesi bu yüzden garip gelmez okuyanlarına. Özlü’nün kaleme aldığı her satırda derin bir sonbahar havası vardır. Hafif bir rüzgâr eser; sarı, turuncu ve kırmızı yapraklar hışırtıyla bulundukları ortamdan uzaklaşır ve baş göğe kalktığında gri bir gökten damlacıklar, insanın yüzüne doluşur. Hava kapalıdır ve her yer hem ölüm hem yaşam kokmaktadır. Bir yandan var olurken, bir yandan hiç olur Özlü’nün yazdıkları. Özlü’yü okumak, sonbaharı okumak gibidir. Peki, okuyucularına bunları hissettirirken; neden yazar Özlü?

“Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bu, bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenlik, bir iki kişiye daha anlatmak için yazılır ya da kendi kendine kanıtlamak için. Çünkü insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalımı yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben, dünyaya egemen olmayı edebiyatla öğrendim.”

Tezer Özlü’ye Göre Pavese ve Kafka

Tezer Özlü’nün hiç kuşkusuz en sevdiği yazar, Pavese. Leyla Erbil’e yazdığı bir mektubunda, “Pavese benim için çağdaş yazarların en büyüğü. Her olguyu öylesine derin bir acıyla örmüş ki...” der. “Yaşamın Ucuna Yolculuk” romanında Kafka, Svevo ve Pavese’in mezarlarının izini sürer. Pavese’in intihar ettiği odada kalır. Onun bir romanına kahramanlık eden Nuto’yu Torino’da bulur, Pavese ile arasında böylece çok daha sağlam bir bağ kurar. Kırk iki yaşında intihar ederek ölen Pavese ile aynı gün doğması gibi, aynı yaşta da hayata gözlerini yumar. Özlü, her anında defalarca Pavese okuduğundan, okuduklarını tekrar ve tekrar okuduğundan bahseder kitaplarında.

Türk edebiyatının “Dişi Kafka’sı” Tezer Özlü, “dünyanın en derin acısını” öykülerine, mektuplarına yansıttığını düşündüğü Kafka'nın Prag'daki mezarı başında çocukluğunu, ailesiyle olan iletişimsizliğini hatırlar. Çünkü Kafka da aynı kendisi gibi babasının baskısıyla, dönemin siyasi ortamının gerginliğiyle ve içe dönük yaşamıştır hayatını. Kafka ile ilk kez “Dönüşüm” kitabıyla tanışan Özlü için, bu tanışıklıktan sonra Kafka okumak vazgeçilmez bir tutku halini alır. Onun için Kafka, “İçinde yaşadığımız gerçekler absürt, absürt de gerçek olduğuna göre (ben bunu böyle algılıyorum), mutlak, Kafka dünyanın gerçeğini tanımamıza, dünyaya dayanmamıza yol gösteren en önemli yapıtların yazarıdır.”

Deniz’in Gizli Kalmış Defteri

Kızı Deniz, 1985 yılında kendi el yazısıyla hazırladığı soruları bir defterde annesine verir. Kim bilir belki de annekızın birbirini daha yakından tanımak için yaptıkları bir oyundur bu. Henüz on iki yaşında bir genç kızın bütün naifliğini taşıyan sorularına, anne Tezer Özlü de bütün samimiyetiyle cevap verir. Yıllar sonra, o defter ortaya çıkar. İşte, o defterdeki soru ve cevaplardan bazıları:

-En sevdiğin kitap?

+Pavese’in “Genç Ay” romanı

-En sevdiğin dergi?

+Edebiyat dergileri (hepsi battı, çıkmıyor)

-En sevmediğin insan?

+Bütün faşistler.

-Hasret nedir?

+Hasret, eğer kavuşulmazsa en güç duygudur.

-Aşk nedir?

+Aşk, birisinin, gece ve gündüz sinirlenmeden yanında olmak istemek, ayrılınca onu özlemek ve ona sadık olabilmektir.

-Üzüntü nedir?

+Üzüntü acıdır. En üzücü olay, başkalarını üzmektir.

-Başından inanılmayacak, garip ya da komik bir olay geçti mi? Anlatır mısın? (Yazar mısın demek istedim.)

+Başımdan çok garip olaylar geçti. En garip olay; sevdiğim halde, Erden’den severek boşanmam.

-Beni nerede tanıdın?

+Karnımda.

-Başbakan olsaydın... Ne yapardın?

+Ülkeyi kalkındırır, herkese refah ve eşitlik getirmeye çalışırım.

-Şimdiye kadar bir şey kazandın mı? (Para hariç)

+Seni ve yazdığım üç kitabı, bir de İsviçre pasaportu.

Tezer Özlü’den Yaşam Manifestosu

“Sordukları zaman; bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin "medeni durum” dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak, benim gerçeğim. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiçbir çaba harcamadan... Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan... İstediğiniz düzene ayak uydurmak o denli kolay ki...

Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki... Bırakıyorsunuz, insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için... Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için... İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için... Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz.

Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle... Okullarınızla... İş yerlerinizle... Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olunmayacak bir insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”

Tezer Özlü'nün Varoluşçuluğuna Küçük Bir Bakış

"Derdim yok benim, mirasyedi gibi param da var. Patronum da karım da çocuklarım da yok; sadece varım, hepsi bu. Bu dert öyle belirsiz, öyle metafizik bir şey ki utanıyorum doğrusu." diye yazar Bulantı'da varoluşçu felsefenin ilk akla gelen ismi Jean Paul Sartre. Varoluşçuluk felsefesi, iki büyük dünya savaşını arka arkaya yaşamaktan duyulan bıkkınlığa ve bu ortamdan doğan baskılara karşı bir tepkiden doğar. Varoluşçuluk; insanın varlığı, özgürlüğü, onu saran dünyayı, tek gerçek olduğu hâlde, bir türlü anlayamamasından doğan umutsuzluk ve bezginlik içinde; hayatı tatsız, saçma bulmasını içerir. Diğer adıyla egzistansiyalizm, bireyin varoluşunu özünden üstün tuttuğu için aynı zamanda topluma bir karşı çıkışı da içerir. Felsefi temelde varoluşçuluk dendiğinde ilk akla gelen isimler Kierkegaard, Nietzsche, Husserl olurken; edebi temelde Sartre, Kafka, Albert Camus, Simone de Beauvoir olur. Bu isimler özellikle 1900'lü yılların ortalarında bu akımla dünyayı tanıştırırken, Türkiye'de varoluşçuluk ilk kez edebiyat dergilerinde yerini alır. Ankara'da aylık olarak yayımlanan Mavi dergisi, daha sonra ismi varoluşçu yazar ve şairler arasında anılacak olan birçok kişiyi bir araya toplar. Dergide yer alan Güner Sümer, Ferit Edgü, Ahmet Oktay, Orhan Duru ve Demir Özlü gibi yazarlar Attila İlhan'ın önderliğinde kendilerinden önceki edebi akımı eleştirmeye başlarlar. "Mevcut edebiyat, Sait Faik dışında tükenmiş, işlevsizleşmiş bir edebiyattır. Yeni bir soluğa, yeni bir biçim ve biçeme gereksinim vardır. O. Akballar, B. Necatigiller dönemi, kapanmıştır." der Ahmet Oktay yıllar sonra. "1950 Kuşağı" olarak anılan bu akımın takipçilerinden Demir Özlü, Sartre'dan oldukça etkilendiği "Bunaltı" kitabını da bu yıllarda yayımlatır. Türkiye'de varoluşçuluk akımının başlangıcı deyince ilk akla gelen yazarlardan özellikle Demir Özlü, Ferit Edgü, Güner Sümer ve Orhan Duru; bizi bir yazara doğru sürükler. Hepsinin hayatında önemli yeri olan bir yazar daha vardır. Abisi Demir Özlü, yayımcısı ve aynı zamanda yakın dostu Edgü, ilk eşi Sümer ve kardeşi Suna'nın eşi Orhan Duru...

Bu ortamın içinde nefes alıp veren Tezer Özlü'nün başka bir akıma katılması belki de imkansız olmuştur. O da diğer isimler gibi Türk edebiyatının varoluşçu yazarlarının arasında ismini var etmiştir. Varoluşçu yazarların kitaplarında genellikle öne çıkan en belirgin özellik, dramatik yapıya ve karakter yaratmaya yönelik klasik roman anlayışından vazgeçilmesidir. Tezer Özlü de romanlarında somut olaylardan ve çatışmalardan bahsetmez. Klasik romanda yer alan çatışmalar ağı, bu kitaplarda bulunmazken; onun yerini bireyin kendiyle olan var olma çatışmaları alır. Bireyin içinde bulunduğu dünyaya atılmışlık ve burada tek başına oluş fikri, bunun getirdiği özgür birey düşüncesi, amma velakin onun da sonucunda gelişen yalnızlığın verdiği bunalım, sıkıntı; varoluşçu felsefenin temellerini atarken, Tezer Özlü'nün yazdığı dergi yazıları ve romanlarında da sık sık karşımıza çıkar. Özlü'nün Çocukluğun Soğuk Geceleri, çocukluk yıllarında inanmakla mutlu olan bireyin inanmaktan vazgeçişini ve varoluşla ilgili düşüncelere derin bir dalışıdır. Özlü de çocukluğunun soğuk gecelerinden yaşamının ucuna doğru yolculuk yaparken savaşlarla, darbelerle karmaşıklaşan yaşam; ister istemez, onu ‘kendi üzerine’ düşünmeye zorlamıştır. Varoluşunu sorgulamaya başlayınca, Sartre’ın varoluşçuluk felsefesinin temel noktası olan bireye yavaş yavaş ulaşmış, bunu zenginleştirerek tüm çıplaklığıyla da Türk edebiyatına kazandırmıştır.

En çok kendi varlığını sorgulayan Tezer Özlü, kısa yaşamında dünyanın kıyısından sallanır; bir var olur, bir yok olur. En çıplak haliyle anlatır kendini. Yaşama darbe vuran her şeye karşı çıkar. O, dünyanın kıyısında sallanırken, "Özgürlük" diye bağırır. Zaman zaman sallandığı salıncaktan atmak ister kendini. Korkmaz, çekinmez.

Tezer Özlü, hayata gözlerini yummuş olsa da dünyanın kıyısında, üstünde kimsenin olmadığı bir salıncak, sallanmaya devam eder. Salıncak, her sallanışında bir var olur, bir yok olur. İşte, Tezer Özlü okumak, o salıncağın gidip gelişine bakmak gibidir. Özlü artık o salıncakta oturmasa da...

Cansu Tok
KAFKAOKUR Dergisi, Temmuz-Ağustos 2015.