Deprem

25 Şubat 2021

Koridor tozluydu. Yerlerdeki toz ve toprak, camı kırık pencerelerden içeri giren rüzgârın soğuk esintisiyle havalanıyor, ışık huzmelerinin olduğu yerlerde ancak gözle görülebiliyordu. Duvarların kirlenmiş beyaz tavanla kesiştiği köşelerdeki küfler tüm katta ağır bir kokuya sebep oluyordu. Gri, yer yer sıvası dökülmüş yüksek duvarlarından arasından geçerken hiçbir şey hissetmiyordu. Bu hissizliğini çok şeye borçluydu Yazni. Tavana yalnız bir ucuyla tutunmaya çalışan floresanların altından geçerken hatırlıyordu yaşamak istediğini. Kafasını eğip bir elini başının arkasına götürüyordu ne olur ne olmaz diye. Koridorun sonundaki kapı yeniydi. Beyaz boyalı metal kapı daha koridorun başındayken dikkatini çekmişti. Gitmek istediği yer orasıydı. Bu belliydi.

Zayıf bir adamdı. Kolları ve bacakları kibrit çöpü gibiydi. Yandan bakıldığında insan maketini andırıyordu. Bir bacağı öbüründen daha kısaydı. Topallayarak yürümesi bundandı. Yürüdüğü zaman belirgin topallamasından başka sapsarı kesilmiş yüzü insanın vicdanını dürtüyordu. Uzun sakalları birbirine girmiş, gözleri birer kan çanağına dönmüştü. Yüzüne bakılacak gibi değildi. Elmacık kemiklerinden çene kemiklerine kadar giderek sıklaşan kara sakallarının arasında birkaç beyaz tel bile hemen göze çarpıyordu. Orta yaşlı olmamasına hatta daha genç bir çocuk olmasına rağmen çoğu adamdan daha yaşlı görünüyordu. Kapının önüne topallaya topallaya gelmişti. Kapıya elini götürmeden önce eskimiş, paçavra haline gelmiş hâki ceketinin yakalarını kirli elleriyle düzleştirmeye çalıştı. Sağ eliyle sol yakasını, sol eliyle sağ yakasını düzleştirdi. Elini kapıya uzattı. Bir eliyle metal kapının kulpunu kendine doğru hafif bir kuvvetle çekti, bir eliyle de kilidin sürgüsünü zorladı. Sıkışmıştı.

Kapıyı açtı, derin bir nefes verdi. Kapının eşiğinden bir ayağını geçirir geçirmez kafasını kaldırdı. Sıcaktan yanakları kızarmıştı. Koridorun duvarlarına baktı. İki adımda bir onun portresi vardı. Kimi renksiz, kimi rengarenk çizimler. Tüm huzurunu bir nefeste içine doldurdu. Yüzündeki ağır gülümsemeyle parladı gözleri birden. Yorgunluğunu, uykusuzluğunu, üzgünlüğünü, hayal kırıklarını… Her şeyini unutuvermişti birden. Duvarda onun resmi vardı. Göğsünün sol kısmını uzun zamandır hissetmiyordu. Hissetti sonunda. Sevinçliydi. Heyecanla yürümeye devam etti en güzel duvarlı koridorda. Gözlerinin içine kahkaha attırarak bakıyordu duvardaki resimlere. Topallayan bacağına dahi aldırmıyordu artık. Attı elindeki koltuk değneğini. Daha hızlı yürümeye başladı. Bu koridorlar dahi hatırlamıyordu Yazni’nin en son ne zaman güldüğünü.

Duvarlarda, onun resimleri vardı.

Kaybetmek istemedi Yazni bu anı. Çıkardı ceketinin sol iç cebinden ufak deri kaplı kahverengi bir defter. Oturdu bir resmin altına ve yazdı:

15 Ekim 2020

Onu ilk kez bu kadar güzel gördüm. Tek bir resmi de yeterdi aslında şu kasvetli koridoru bir anda dünyanın en güzel yerine dönüştürmeye fakat tek bir resim yok burada. Onlarca, yüzlerce ve belki binlerce var. Koridorun duvarları göz alabildiğine onun portreleri ile kaplanmış. Bazıları renksiz çizilmiş olsa da gözleri hepsinde yeşil. Hatta o kadar yeşil ki kasvetinde mutluluğumu kaybettiğim şu karanlığı; yemyeşil, cıvıl cıvıl, koskoca bir ormana çevirdi. Kirpiklerinin gölgesinde varlığı bilinmeyen bir ormanda nefesleniyorum.
Yazni Tjongyan


Defteri kapattı. Önce kalemi sonra da defterini koydu cebine. Zar zor kalktı ayağa. Hemen karşı duvardaki resme yöneldi. Ayakları uyuşmuştu. Topallığının de verdiği aksamayla ağır ağır yürüdü. Resme yaklaştıkça kalbi daha hırçın atıyor, içindeki huzur yerini simsiyah bir hüzne bırakıyordu. Hüzün tüm asaletiyle karın boşluğunda şaha kalkıyor, dayanılmaz bir acı veriyordu. Yazni dayanmayı seçti. Ona doğru yürüdü. Çok yaklaştı. Attı koltuk değneğini. Sağ elini kaldırdı. Okşamak istedi hayatında gördüğü en güzel portreyi. Fakat portredeki kızın özgürlükle yıkanmış kumral saçlarına götürür götürmez aniden çekti elini. Duvar çok dokunulmayacak derecede sıcaktı. Gözlerini kapattı. Ağlamaklı olacaktı birazdan, bu belliydi. Çok geçmedi. Zayıf çenesi titremeye başladı. Kirpiklerinin arasından bir çift damla yaş süzülüverdi. Elinin yanmasının verdiği acı değil, bu kadar yaklaşabilmişken dokunamamanın acısı ağır basıyordu.

Gözlerini açtı. Dehşeti fısıldayan bir uğultu ilişti kulağına. Tanıyordu bu fısıldamaların kulağında yaptığı rüzgarları. Önce tavanda bir ucundan asılı floresana baktı. Yavaş yavaş sallanıyordu. Daha sonra arkasına döndü. Kopup yere düşmek için can atan diğer floresanlara baktı. Onlar da sallanıyordu. Tutunmadı hiçbir yere. Bu sarsıntıyı da tanıyordu. Eğildi, koltuk değneğini aldı. Kafasını dikleştirdi. Gözlerini tekrar kapattı. Tanrıdan bağışlanma dilercesine öylece durdu. Sallanıyordu paslı koridor. Düşmeye başladı asılı kalan lambalar. Her bir lamba düştükçe daha da kararıyordu koridor. Gözleri açık değildi fakat hissediyordu. Duvarlarında hayranlıkla baktığı güzelliğin resimleri bir bir, parça parça dökülüyordu. Engel olamayacağının farkındaydı Yazni, durdu öylece. Bekledi sarsıntının bitmesini. Çok geçmeden de bitti zaten. Gözleri hâlâ kapalıydı. Açmaya korkuyordu. Çünkü gözlerini açtığında göreceği şeyi biliyordu. İlk defa görmekten korkuyordu boş duvarları. Topladı cesaretini. Ayırdı gözyaşlarıyla ıslatıp büyüttüğü kirpiklerini birbirlerinden. İlk kez dehşeti görebiliyordu. Narlı alevleri, kendi gözbebeğinin yansımasından izliyordu. Baktı etrafına. Ne bir resim ne de bir ışık kalmıştı artık koridoru yaşanılabilir kılacak korkunç alevlerden başka. Defterini alıp çıkardı ceketini. Attı ateşe. Koltuk değneğini de fırlattı ateşe doğru.

Elinde bir tek defteri kalmıştı. Sımsıkı tuttu onu. Açtı rastgele bir sayfa. Leyla’nın sayfası denk geldi. Sonra bir sayfa daha açtı rastgele, Nadya’ya denk geldi. Son sayfası hariç bütün sayfalarını hışımla kopardı. Attı ateşe. Son sayfasına baktı. Zümrüt’e, yazıyordu başında sayfanın. Koparamadı. Kıyamadı Zümrüt’e. Zar zor oturdu koridorunun ortasına. Sımsıkı tuttu iki eliyle tek sayfalık defteri. Kapattı gözlerini. Bir kez daha ağladı sessizliğe. Bağırsa da bozulmayacaktı bu sessizlik biliyordu.

Duvarlarda onun resimleri yoktu.

Tarık Çimen
Çizim: Fatma Erkuş