Aynı Çemberin Üzerinde

26 Şubat 2021

Sabah uyandım.
Gece uyandım.
Zamanı, gözümü dahi kırpmadan kaybettiğimi anlayınca tam dört gün, dört gece duvarlara baktım. Avuç içlerimden akıp giden su tanecikleri misali ne akrebini ellerimde tutabildim ne de yelkovanını…
Şimdi, şu beş para etmez aklımı kaybetmeme beş vardı.
Saatler gece yarısını vurduğunda önce köpekler göğe doğru uluyacak sonra gece kuşları kendi aralarında fısıldaşacaktı. İşte ben tam o sırada yine seni aramaya çıkacaktım. Ayaklarıma kadar uzanan yırtık bir paltoya sarınacak şehrin bütün kirli yüzünü ağır ağır arşınlayacaktım. Önce yokuşları yalayıp yutacak sonra kendimi bir tepeden aşağı yuvarlayacaktım.
Parmaklarımın az ötesine uzanan upuzun bir çöplüğe gözlerimi dikecek tırnaklarımla ezdiğim izmaritlerimi savuracaktım. İnce bir rüzgâra kapılan küllerin içinden yeniden ayağa kalkacak sesim soluğum kesilene dek bağıracaktım.
“Nerelerdesin?” diye soracaktım önce. Sonra sesim yankılanınca kendi sorularımı kendim cevaplayacaktım. Gecenin en karanlığında, bir uğursuzun bile uğramayacağı şu kara delikte ne yapıyorum diye kendimi de sorgulayacaktım. “Öldün mü, kaldın mı?” diyecektim en sonunda. “Hiç değilse, gittiğin yerleri anlat” diye sayıklayacak; sayıklarken tükenecek, tükendiğimi sandığım noktada ise yeniden çoğalacaktım. İçimdeki özleminle bir iken beş olacak beş ayrı suretimle yine peşinden dolanmaya başlayacaktım. Bir suretim boş yatakların altını yoklayacak, bir diğer suretim duvarlara yaslı kapıların ardını kurcalayacaktı. Bir başka suretim karanlık çukurların içine girecek öteki ise ormanların derinliklerine sızacaktı. Ben ise, en sonuncu suret olarak, henüz mezar taşı bile konmamış kabirlerin içinden seninkini arayacaktım. Sonra içlerinde umut kırıntıları barındıran bütün suretlerimi kor ateşlerde yakacak ve yokluğunla baş başa kalacaktım. Bir sabah daha uyanacak, ölene dek, bir gece daha uyumayacaktım.
Zamanla seni de hiçliğe kaptırdığımı anlayınca önce dolaptaki eşyalarını yerlere dökecek sonra banyoda asılı duran havlunu bir güzel katlayıp gönlümün en sıcak köşesinde saklayacaktım. Ardından evimiz senin gittiğini duyan konu komşuyla dolup taşacaktı. Ben ise, hâlen nefes alıyor olmanın verdiği cılız bir kuvvet ile, birbirlerine sarılıp ağlayan insanları ağırlayacaktım. Günden güne kapımızı çalanların sayısı azalacak senden geriye kalan eşyalar tükenmeye başlayacak ve geride benim ruhsuz bedenimden başka bir şey kalmayınca bizi kimseler arayıp sormayacaktı. Herkes gittiği vakit, şu paramparça olmuş vücudunun başında toplanan akbabalar, evimize uğrayıp ağlaşmalarımıza katılacaktı. Sonra o aynı akbabalar, evimizin derinliklerine dalıp gömleklerini, kazaklarını ve hatta kitaplarını kurcalayacaktı. Ben ise o sırada gözyaşlarımı dindirmekle meşgul olacak ve ne olup bittiğini yine anlamayacaktım.
Bizi terk edişini de hiç anlamadığım gibi…
Şu akbabaların biçareliğine gülüp duracaktım.
Birer birer eşyalarınla beraber aklımı da kaybetmeye başlayınca konu komşu yine etrafımda toplanacak zararsız olduğumu anlayınca ise beni şu delirmiş hâlimle baş başa bırakacaktı. Sonra ben bir başıma kalınca yine seni aramaya çıkacaktım. Ayaklarıma kadar uzanan yırtık bir paltoya sarınıp şehrin bütün kirli yüzünü ağır ağır arşınlayacaktım. Önce yokuşları yalayıp yutacak sonra kendimi bir tepeden aşağı yuvarlayacaktım. Parmaklarımın az ötesine uzanan upuzun bir çöplüğe… Derken bu lanetli döngüyü de bir nevi sonlandıracaktım.

Cansu Cindoruk Ayhan
KAFKAOKUR, Ekim 2018.
Çizim: Ömer Faruk Yaman