Apokaliptik Metin

25 Şubat 2021


Sürekli geceye yetişip temelli geceyi yaşıyorum. Avare adımlarla ilerlerken karanlığın huzurunda, sığamıyorum sahillere. Dalgalarla vedalaşıp olası kasvetime karışarak usulca kentlere taşıyorum. Umarsızca koşuyorum kaldırımlarda, kökten arşa dek zifir çevreledikçe gövdemi korkaklığımın yerini arsız bir cesarete bırakıyor, adeta kendimle yeniden tanışıyorum. Ruhumdaki cılız ışık yansımıyor sokaklara, önümü göremiyorum. Aniden bir uğultu kulaklarıma hücum ediyor, derinlerden gelen ve hiçliğin ortasında birdenbire kendini var eden sarsıcı bir fırtına kopuyor. Kaldırımlara yabancılaşıyorum, tabanlarımın altında ufalanıyor sanki zemin. Rüzgar ellerimin arasından kayıp giderken terk ediyor ayaklarım beni, oradan oraya öylece savrulup duruyorum. Nereye gideceğimden habersiz akışa bıraktıkça bedenimi, önemi kalmıyor varacağım yerin. Zihnim anlam örüntülerini serbest bırakıyor ve böylece parçalanıyor, dönüyor sokaklar ve kaldırımlar viraneye dönüyor. Sağda solda cenk edip önümü görmeye çalışırken fark ediyorum ki sahiller de kentler de artık aynılar. Nereden çıkıp da geldiğini bilmediğim aynalar kulakları sağır edercesine bir sessizlik içinde örülüveriyor etrafımda. Sonra aniden sarsıntı geçiyor, fırtına diniyor, ayaklarımı yeniden hissetmeye başlıyorum. Aynadan dönüyorum geceye, yansımamı takip ettikçe kendimi ayakkabı kutusu kadar bir odanın içinde hapsolmuş vaziyette buluyorum. Karanlığın içinde gözlerimi arıyorum, gökyüzü bağırıyor arkada. Perdeler kapanmış, ışıklar sönmüş ve tüm şehir uykuda. Yalnız kulaklarımda çınlıyor Çehov’un Nina’sının tiradı, bu geceye midir haykırışları? Bana ve şahsıma mıdır yakarışları? Hiç sanmam. Susuyor sonra. Bu karanlık hayra alamet değil, sessizlik sarıyor zihnimi. Gökyüzü karşı bana, kıyameti algılayışıma bıkmadan usanmadan saçıyor etrafıma zifirini. Hayallerin aksi gibi, şiirlerin raksı gibi onmaz bir boşluğun içinde yokluyorum boşluğu ki bulayım sesimi. Konuşmaktan acizim düşüncemin gücünden. Nereye niye savruluyorum diye anlayabilmek için akla karayı seçerken, tümden unutuyorum etrafıma çevrili duvarları. Şimdi dünyayı odamın içinden bütün bir evrene açılan o küçük penceremden dolaşıyorum. Adımlarım eylemsizliğe, eylemsizlik büsbütün bir ümitsizliğe dönüşüyor. Nihayetinde bir pencerenin önünde oturuyor ve harfleri örüyorum. Harekete geçmek nedir ki diye sorgulayıp duruyorum kendi kendime, dur durak bilmezken evvelden şimdilerde küçücük bir alanda sabit kalabilmeyi öğreniyorum. Tezatlığın içine düşüyorum, zaman avuçlarımda kırılganlaşıyor. Azade bir hale geliyorum geceden, sabahtan, bulunduğum mekandan. Parmak uçlarımdan akıyor benliğim, bütün odaya yayılıyor ve kaplıyor her yeri. Açıversem pencereyi kaçacak gidecek ve terk edecek beni, ne trajedi! Sımsıkı kapatıyorum pencereyi, örtüyorum üzerine perdeleri. Aklım çıkıyor daha da kaybolacağım diye, adım dahi atmadan sürdürdüğüm bu yolculukta kavrayışımı kaybediyorum. Perdeleri örtmek de yetmiyor bir süre sonra, karanlığa bakmaktan sıkılıp gözlerimi kapatıyorum ve nihayet boşluğun içinden çıkagelen sesim beni buluyor. “Korkaklık” diye fısıldıyorum istemsizce. Ama hayır bu korkaklık değil, bu bilmemek. Başlangıcın yerini bilmeden, önümü görmeden el yordamıyla yoklayıp karanlığa ilerlemek boşlukta. Bilinmezin içini görmeye çalışmak bir heves. Bu hevese yenik düşmek, belki bu hevese tutunmak ve tekrar tekrar deneyip yenilmek her defasında. Buna rağmen cesaretsizliği unutmak ve buna rağmen karışmak benliğimi örseleyen, yeri hiç değişmeyen o bilindik kusurlara. Bu korkaklık değil, bu bilmemek ve buna rağmen hala inatla yitmemek.

Elif Başaran
Çizim: Laura H. Lubin