Margaret Atwood: Distopyaların Gerçek Yüzü

 



1985 yılında Margaret Atwood’un yazdığı, 2017’de diziye uyarlanan kitap tam 8 kategoride ödül aldı ve 69. Emmy Ödülleri’ne damga vurdu. Distopya türünde okuduğumuz bu ‘’kurgu’’ derinine indiğimizde, bir kurgunun gerçeklik ihtimalini günümüz dünyasıyla birleştirerek sorgulatıyor. Handmaid’s Tale (Damızlık Kızın Öyküsü) aldığı ödülleri de göz onunda bulundurduğumuzda, insana bir felsefeyi aşılayan ve daha da önemlisi sorgulatan başarılı distopyalardan biri.

‘’Her zamanki gibi aldırmadan yaşardık. Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışman gerekir.’

Kitabı elime aldığımda dikkatimi ilk çeken şeylerden biri giriş sayfasında yazan şu alıntı oldu: ‘’Çölde taş yememelisin diye emreden bir levha yoktur.’’ Bu bir sufi atasözü. İlk okunduğunda anlamını bir yere koymak zor olsa da kitabı okuduğunuzda veya diziyi izlediğinizde, bu atasözü bir gerçeklikle birleşiyor. Fakat ben bu sözü açıklamak yerine hazırladığımız bu incelemeyi kitabı okuduktan ya da diziyi izledikten sonra sizin sentezlemenizden yanayım. Çünkü kurgunun altında yatan felsefe anlaşıldığı zaman yazarın bizi bambaşka bir boyuta götürdüğünü anlıyoruz.

Okuduğumuz bu distopik dünyada kadınların ismi dahi yok. Baş karakterin adı Offred yani “Fred’inki” demek. Yaşadığı evin erkeğinin, komutanın adıyla çağrılıyor; zorunlu temel ihtiyaçları dışında bütün hakları elinden alınıyor. Damızlık kızların tek başına dışarı çıkması yasak. Örneğin Offred’in alışveriş partneri olarak Offglen adında bir karakter tanıyoruz. Damızlık kızlar yalnızca ev için alışverişe çıkabiliyor ve tüm bunlar sırasında her adımları silahlı gözcüler tarafında izleniyor. Örgütlenmelerini ve başkaldırmalarını önlemek için birbirleriyle belli başlı diyaloglar dışında sohbet etmeleri, konuşmaları yasak. Yasaklar ve baskı sadece bununla da kalmıyor. Çikolata gibi zevk alacakları yiyecekleri yemeleri, sigara ve alkol içmeleri, kendileri için herhangi bir aktivite yapmaları, farklı giysiler giymeleri yasak. Etrafa bakmayıp yalnızca önlerini görmeleri için iki yanı kapalı, beyaz şapkalar takıyorlar. Romanın konusu gelecekte geçiyor. Doğum oranlarının büyük oranda azalmasından dolayı insanlık yok olma tehdidi altında. Bu yüzden doğurgan olan kadınlar, damızlık olarak yüksek statüdeki ailelerin çocuk sahibi olması için cinsel köle olarak kullanılıyorlar. Eğer damızlık kızlar hamile kalamazsa bu onların hatasıymış gibi lanetleniyor ve ev içerisinde hamile kalana kadar zor şartlarda yaşatılıyorlar. Kitapta tüm bunların sebebinin tanrının insanları cezalandırarak doğum oranlarını azaltması olduğuna inanılıyor. Bu noktada 1980’lerdeki muhafazakâr kesimin dünya üzerinde hâkimiyeti olsaydı neler olurdu sorusuna bir cevap arandığını görüyoruz. Öyle ki yazar da distopyayı bu sorudan yola çıkarak yarattığını söylüyor.

George Orwell’in 1984’ünde, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında olduğu gibi Margaret Atwood’un bu distopyasında da günümüz normlarına, dünya düzenine bir eleştiri mevcut. Distopyaların gerçeklikten uzak gibi görülmesinin temel sebeplerinden biri, kurdukları dünyanın uç denilebilecek noktalarda olması. Fakat ana fikri görmeye çalıştığımızda, sanal ve aşırı diyebileceğimiz dünyaların ardında yatan oluşuma çok da uzak yerlerde olmadığımızı görebiliyoruz.

İşte tam da bu noktada dizide damızlık olarak seçilen kadınların dul ya da boşanmış olduğu göze çarpıyor. Günümüzde dul veya boşanmış kadınların toplumun belli kesimleri tarafından maalesef ötekileştirildiklerini biliyoruz. Hamile kalamayan kadınların suçlanması, şiddete maruz kalmaları da özellikle kırsal kesimlerde toplumun çizmiş olduğu kadın figürüyle ne yazık ki eşleşiyor. Aslında Margaret Atwood bir noktada toplumsal cinsiyet başlığına bir yorum getiriyor. Kadına yalnızca annelik rolünün yüklenmesi ve kadınların seçimlerinin daha katı ahlaki yargılarla karşılanması, toplumdaki yerinin basite indirgenmesi Handmaid’s Tale’in çıkış noktası.

"Hiçbir şey bir anda değişmez: derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz." diyor kitapta. Bir distopyanın kurmuş olduğu gerçeklikle gelecekte işlerin buraya kadar gelip gelemeyeceğini sorguluyor insan. Distopyalar bir yerde korku tohumu serpiyor içimize. Belki de çarpıcılığı ve acımasızlığı distopyayı distopya yapan şeylerdendir.

‘’Bize dair eğlendirici hiçbir şey olmamalı, gizli tutkuların serpilmesine hiç yer bırakılmamalı; ne onlar ne de biz özel ilişkiler için yaltaklanamayız, aşk için hiçbir dayanak bulunmamalı. Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu!’’

ÖDÜLLER

En İyi Senaryo
En İyi Dram Dizisi
En İyi Kadın Oyuncu
En İyi Dram Dizisi Yönetmeni
En İyi Görüntü (Bir Saatlik Dizi)
En İyi Misafir Kadın Oyuncu(Dram)
En İyi Kurgu (Kısa Dizi ya da TV Filmi)

Yazan: Hazal Kebabci
Çizim: Fatma Erkuş
2010 · KAFKAOKUR