Öykücülükte Bir Kilometre Taşı: Sait Faik Abasıyanık

“Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir – iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ben ne hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin.”

Sait Faik 18 Kasım 1906’da Adapazarı’nda doğdu. Dört yaşına geldiğinde babasının tayiniyle Karamürsel’e taşındılar ve Sait Faik, ona hep ilham olan denizle buluştu. Sahil kıyısındaki evlerinde geçirdiği üç yıl, deniz ve balıkçı tutkusunun ilk kıvılcımı oldu.

Okul çağında ailesi Adapazarı’na döndü ve Sait Faik’i Rehber-i Terakki’ye yazdırdı. Aynı yıl anne ve babası ayrı yaşamaya karar verdi ve babasının evinde babaannesi ve dedesiyle yaşamaya başladı. Bu annesinden biraz uzak kalmasına sebep oldu, onu yalnızca haftada bir kez görebiliyordu. Fakat, bu özlemle geçen zamanları, ileriki yıllarda annesiyle birlikte bir hayat kurmasıyla telafi edecekti.


1920’de Yunan işgali ile ailesi sıklıkla yer değiştirirken Sait Faik, Adapazarı İdadisi’nde okuyordu, sonrasında ailesi 1924’te İstanbul Şehzadebaşı’na taşındığı için İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydoldu. Onuncu sınıfa kadar burada okudu fakat öğretmeninin sandalyesine iğne koyması yüzünden 41 arkadaşıyla birlikte okuldan atıldı, Bursa Erkek Lisesi’ne geçiş yaptı. İlk öyküsü olan “İpekli Mendil”i de edebiyat ödevi için bu okulda yazmış oldu.

Üniversite hayatı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümüyle başladı. Böylelikle Beyoğlu’nda geçireceği zamanlar, sanat ve edebiyat ortamlarıyla tanışıklığı başlamış oldu. İki yıl sonra Uygurca öğrenmek istemediği için okulu bıraktı ve 9 Aralık 1929’da “Uçurtmalar” isimli hikâyesi Milliyet Gazetesi’nde yayımlandı. Bu, öykücülüğü adına büyük bir adımdı.

25 yaşına geldiğinde iktisat okumak için Lozan’a gitti fakat burada yaklaşık 15 gün kaldı ve Grenoble şehrine geçti. Fransızca öğrenmek için Champollion Lisesi’ne gitti. Sonrasında Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okudu.

İstanbul’a döndüğünde Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliğine başladı. Burada da otoriter hocalardan farklı olması nedeniyle idareyle arasında anlaşmazlıklar yaşamaya başladı. “Anladım ki öğretmenlik benim harcım değildi,” diyerek işini bırakıp babasının dükkânında çalıştı ama bu işin de kendisine göre olmadığını anlayıp burada da uzun bir süre kalmadı.

O sıralarda André Gide’den çeviriler yapıyordu ve Fransa’da kaldığı dönemde edindiği anılarla yazdığı öyküler Varlık Dergisi’nde yayımlanıyordu. 1936’da ilk hikâye kitabı Semaver’i Remzi Kitabevi’nden çıkardı. Yıllar sonra, “Hallaç” öyküsünde kitabının çıkmasına dair sevincini okuyacaktık.

1938’de Burgazada’ya taşındılar. Babası bronşit nedeniyle hayatını kaybedince Sait Faik, kışları Nişantaşı’nda yazları ise adada annesiyle geçirmeye başladı. Bu zamanlarından geriye 16 hikâyeden oluşan, Çığır Kitabevi’nin yayımladığı ikinci kitabı Sarnıç kaldı. Aynı yayınevinden bir sene sonra üçüncü kitabı olan Şahmerdan çıktı. Üç sene sonra, 1937’de yayımladığı “Çelme” isimli öyküsü Varlık’ta yayımlanınca, halkı askerlikten caydırmakla suçlanıp askeri mahkemede yargılandı. 10 Eylül 1940’taki duruşmada Varlık Yayınları’nın sahibi Yaşar Nabi Nayır, Genelkurmay Adlî Müşaviri Münir Paşa’yla görüşüp onun için destek aradı.

1942’de Haber – Akşam Postası için muhabirlik yapmaya başladı. Bu dönemde yaptığı röportajları “Mahkemelerde” adıyla tefrika olarak yayımladı.

Sait Faik’in aylaklık dönemini 1948’de yayımladığı Lüzumsuz Adam’ın öncesi olduğunu söyleyebiliriz aslında. Bu dönemler, onun için balığa çıkmak ve Beyoğlu’nda dolaşmaktan ibaretti. Bu dönemlerden izler taşıyan kitabını yazdığında başlarda isim bulamamıştı. Sonrasında kitaba isim fikrini Yaşar Nabi Nayır, öyküyü okuduktan sonra verdi. Böylece kitabın adı belli olmuş oldu.

1947 yılında, burnundan ara sıra kan gelmeye başlamasıyla karaciğerinin büyüdüğü anlaşıldı ve zamanının çoğunu Burgazada’da geçirmeye başladı. 1948’de ise siroz teşhisi koyuldu. 1951’de tedavi için Fransa’ya gitti. Fakat burada tedavisini tamamlamadı. Hastalığının ilerlemiş olması onu korkuttu, doktorların ciğerinden parça alınması gerektiğini söylemesiyle de İstanbul’a geri döndü. Eğer ölecekse, İstanbul’da olmayı istiyordu.

“Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

Hastalığının üstesinden gelmek için kalemine daha çok sarılan Sait Faik, Son Kuşlar, Kayıp Aranıyor, Şimdi Sevişme Vakti’ni bu dönemde yazdı.

Ölüme çok yakın olduğu düşünüldüğü zamanlarda, 1954’te Alemdağ’da Var Bir Yılan ve Yaşamak Hırsı kitapları da okurla buluşmuş oldu.

Uzun süre şiir yazmaya ara verdikten sonra 1936’da hece vezniyle yazan şairleri eleştirdi. 1939’da kalemine tekrardan geri döndü ve 1944 yılında “Söyleyemiyorum” isimli şiiri İşte Dergisi’nde yayımlandı. Ardından “Şimdi Sevişme Vakti” yayımlandı ve bu sağlığında yayımlanan son şiiri oldu.

1953’te ABD’deki Mark Twain Derneği, Sait Faik’e onur üyeliği verdi ve Yaşar Kemal ile yaptığı röportajda Sait Faik şunları söyledi: “Demek ki şimdiden sonra dünya çapında bir hikâyeciyi anmak için kurulmuş bir cemiyete dünyanın dört bucağından kendi halinde hikâyeciler de seçilecek.”

5 Mayıs 1954’te komaya girdi. Yapılan bütün müdahalelere rağmen, 11 Mayıs’ta gece saat 02.35’te vefat etti. Abasıyanık’ın isteği üzerine naaşı mezarlığa götürülürken Kırağı Sokağı’ndaki evlerinin önünden geçirildi.

ÖYKÜCÜLÜKTE BİR KİLOMETRE TAŞI

Bildiğiniz üzere Sait Faik Abasıyanık, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal ile birlikte Cumhuriyet Dönemi’nin en önemli üç öykücüsünden biri olarak bilinir. Kilometre taşı olarak anılan Sait Faik çağlar arası köprü kurmayı başarabilmiştir ve ölümünden uzun yıllar sonra bile hâlâ okunmakta, okurlar tarafından öykücülüğün üstadı olarak görülmektedir. O, her zaman halkın içinden bir adam olmuş ve okurlarına da bunu yazdıklarıyla yansıtmıştır; Sait Faik’i okuduğumuzda hayatın içinden birçok gerçeği ve onun tam da hayatın içinden bir adam olduğunu, kaleminin yalınlığı ve dilinin sadeliğiyle birlikte görürüz. Gözlemciliğinden aldığı güçle, halkın içinden insanları, acılarını, sevinçlerini ve sıradan yaşamlarını, yine halkın içinden bir adam olarak yazmıştır. İyileri iyilikleriyle, kötüleri kötülükleriyle kabullenir. O edebiyatın içinde kurduğu yalın hayatında, sevdiği insanları biz de sevelim diye anlatır. Ve tabii ki, tüm bunların anlatıldığı yer sahiller, denizin orta yeri, bazen bir balıkçı kulübesi veya bir tekne olmuştur.

Tahsin Yücel, Sait Faik için “kökü kendisinde olan’’ der. Kalıplardan sıyrılan yazar, özgün tarzıyla öykücülüğe yeni bir rota çizer. Bazen bir kahvede, tahta iskemlede anlatmaya başlar; bazen sahilde balıkçıların yanı başında. Yazdıklarının içinde, anlattıklarının nabzını nerede yoklayabilecekse oradadır. “Sorumlu Avare”, “Gözlemci Balıkçı”, “Çakırkeyf Sirozlu”, “Küfürbaz Şair”, “Müflis Tacir”, “Züğürt Yazar” takma isimlerine baktığımızda da rahatça görebiliriz bunu. Hakkı Süha Gezgin onun için “sınıfta sakin ve dalgın, bahçede ise yalnız” der. Çevresi tarafından sakin bir adam olarak tanınan Sait Faik’in zihninde aslında neler olduğunu yazılarında ele aldığı olay ve karakterlerden anlıyoruz. İbrahim Kavaz Sait Faik Abasıyanık kitabında, onun çevresiyle çok da uyum sağlayamadığını ve bunun sebebinin onun her şeyden şikâyet eden, sıkça gözleyen ve gördüklerini eleştirmekten çekinmeyen bir adam olması olduğunu söyler. Sait Faik’in karakterlerine baktığımızda bunu açıkça görmemiz mümkün çünkü karakterlerin serzenişlerini, kişilikleriyle ilgili şikâyetlerini, huzursuzluklarını, kızgınlıklarını ustaca ele alıyor. Her eserinde farklı bir karaktere bürünüp bir nevi okuyucu için ayna tutuyor kendisine. Karakterleri hangi sınıftan, ideolojiden ya da yaşam tarzından olursa olsun önce karakterin özünü gösteriyor bize. Onu, önce bir birey olarak tanıyoruz. Böylelikle, karakterlerini okuduğumuzda Sait Faik’in de sosyal hayatını, kendi içinde yaşadığı sorunları ve içinde yaşamış olduğu toplumu dolaylı yoldan görebiliyoruz.

Sait Faik’i üç dönemde incelemek mümkün: Birinci dönem yapıtlarından Semaver’e baktığımızda geleneksel öykü anlayışını benimsediğini görüyoruz. Aynı zamanda Sarnıç ve Şahmerdan da bu dönemde önde gelen başyapıtlarıdır. Birinci dönem yapıtlarında biraz da tekniğiyle Ömer Seyfettin’in olay öyküsü tarzına yakın bir yerde durur Sait Faik. İkinci dönem yapıtlarına baktığımızda, bireyi daha çok ele aldığını ve toplumsal anlamda eleştiriler, psikolojik tahliller yapmaya başladığını görürüz. Lüzumsuz Adam bu dönem için verilebilecek en güzel örneklerden biridir. Üçüncü dönem yapıtlarında ise, daha çok melankoli okuruz. Alemdağ’da Var Bir Yılan bu dönemin başlangıcı olarak bilinir. Yazar, gitgide daha küskün, daha öfkeli bir adam olur. Yaşama sevincinin yerini hüzün ve yalnızlık almaya başlar. Bu üç dönem içerisinde, olay öykülerinden durum öykülerine doğru bir geçiş vardır. Yazdıkları vasıtasıyla daha çok iç dünyasını, yaşama dair gözlemlerini okuruz.

Onun hikâyeciliği için Peyami Safa şöyle der: “Bizden sonraki edebiyat gençliği, Sabahattin Ali ve Sait Faik gibi iki yaman hikâyeci peydahladı. Hiç şüphe yok, bu iki isim, yeni Türk hikâyeciliğinin baş sedirinde oturuyor.”

“İnsanın en fenasında bir iyi tarafın bulunduğunu biliyoruz. Biz o iyi tarafı bulmaya, ondan istifade etmeye mahkûmuz, mecburuz.”

Sait Faik hiç şüphesiz, sevgiyi anlattı bize. Bireyin kabuğunu sıyırdı ve özünü gösterdi. Kabuğunu da unutmadı elbette, karakterlerinin yolculuğunda iç dünyalarının yanı sıra dış dünyayı da gördük. Şahmerdan’da Çöpçü Ahmet, Semaver’de Ali, onlar dışarıya çıktığımızda rastlayabileceğimiz karakterlerdi ve onları yazarken içimizden birilerini anlattı. Dilinin sadeliği ve bazen anlattıklarının sıradanlığıyla, hayatın bize ait olan parçalarını bize ait olan yanlarıyla sundu yine. Onun sadeliği, kalemiyle ibaret de değildi üstelik. Hayatını da sade yaşayan, şatafattan uzak bir adam oldu hep. Yazdıkları neyse, ne kadarsa o da oydu. Başında bir kasket, ayağında bir pantolonla balıkçı arkadaşlarıyla, teknelerde zaman geçirirdi. Hep içimizden biri oldu Sait Faik. Ve hayatının son dönemine baktığımızda, ancak sevginin bittiği yerde bitti.

“Yaz günleri o yanıma uzanınca rahat bir uykuya dalardım. Rüyamda hiçbir şeyi görürdüm. Hiçbir şeyi. Hiçbir şey kadar güzel şey var mı? Varsa ver bir lokma. Şu saatte. Hiçbir şey ölüm gibi güzeldir.”

 

ESERLERİ 


ÖYKÜ:
Semaver (1936)
Sarnıç (1939)
Şahmerdan (1940)
Lüzumsuz Adam (1948)
Mahalle Kahvesi (1950)
Kumpanya (1951)
Havuz Başı (1952)
Son Kuşlar (1952)
Alemdağ'da Var Bir Yılan (1954)
Az Şekerli (ölümünden sonra, 1954)
Tüneldeki Çocuk (1955)

ROMAN:
Medar-ı Maişet Motoru (1944, ikinci baskı 1952'de "Birtakım İnsanlar" adıyla)
Havada Bulut (1951)
Kayıp Aranıyor (1953)

ŞİİR:
Şimdi Sevişme Vakti (1953)

ÇEVİRİ:
Yaşamak Hırsı, Georges Simenon (1954)

RÖPORTAJ:
Mahkeme Kapısı (Adliye röportajları) (1956) 


Yazan: Hazal Kebabci   Çizim: Fatma Erkuş


2010 · KAFKAOKUR