Vincent van Gogh: Kızıl Saçlı Bir Deli


"İnsanların benim hakkımda ne düşündükleri konusuyla uğraşamam, ileriye doğru gitmeli ve yalnız onu düşünmeliyim."

KIZIL SAÇLI BİR DELİ
Vincent van Gogh, Hollanda’nın kuzeyinde bir Felemenk köyünde 30 Mart 1853’te dünyaya geldi. Babası Theodorus Protestan kilisesinde bir papaz, annesi Anna Cornelia ise bir saray mücellidinin (ciltci) kızıydı. Vincent’ın beş küçük kardeşi ve onların gelişimlerini destekleyen akraba çevreleri vardı. Bütün bu mutlu aile tablosunun yanında Vincent aslında bir aile travmasının izini de taşıyordu, ona kendisinden tam bir yıl önce ölü doğan kardeşinin adı verilmişti.

Van Gogh’un çocukluğu bu köyde, mısır tarlaları arasında geçti. 1860’ta kız kardeşi ile birlikte köy okuluna başladılar fakat babaları öğretmenlerinin Katolik olmasından dolayı bir yıl sonra onları okuldan aldı ve evde eğitim görmeleri için özel bir öğretmen tuttu. 1864’te eğitimine devam etmek için yatılı bir okula gönderildi. Yalnızca on bir yaşındaydı ve bu dönemde ailesinden ayrılmak zorunda kalmasının yarattığı hüznü ömrü boyunca unutamadı. Ortaokula geçtiğinde resim öğretmeni onu sistemli resim çalışması için teşvik etti ve belki de bu sayede kendini keşfetmesine yardımcı olacak en önemli adımı atmış oldu. Yine de sonraki yıllarda kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda gençliğini “kasvetli, soğuk ve verimsiz” olarak tanımlamıştır.

Vincent’ın amcası Lahey’de resim alım satımı ile uğraşıyordu ve çevresinde pek çok sanatçı bulunuyordu. 1869 yılında Van Gogh, bu mesleği öğrenmek amacıyla Lahey’e gitti. Burada çıraklık eğitimini tamamladıktan sonra şirketin Londra şubesine, oradan da Paris’teki merkezine gönderildi. Fakat sanat eserlerinin eşya gibi alınıp satılıyor olmasını doğru bulmuyordu. Bu durum onu agresifleştiriyor, müşterilere hırçın davranmasına sebep oluyordu. 1876’da işten atıldı.

“Ressamın ödevi doğaya büsbütün dalmak, olanca aklını kullanıp, olanca duygusunu eserine koymaktır ki, başkalarınca anlaşılır hâle gelsin eser. Satış için çalışmaksa, asıl iyi yol değildir bence, sanatseverlere boş vermektir.” 

Bu ayrılış aslında onu özgürleştirmişti. İşten çıkarılmasının ardından Vincent iyice dine yöneldi. Dindar bir ailede yetişmişti, bir rahibin oğluydu ve şimdi o da din adamı olmak istiyordu. Brüksel’deki bir misyonerlik okulunun sınavlarına girdi ve geçemedi. Umutsuzluğa kapılan Vincent, hiçbir şeyde başarılı olamayacağına inanmaya başlamıştı ve ailesinin yanına döndü.

Borinage’e döndüğünde vaizlik yapmaya başladı fakat burada da kilise yetkililerine kendini ifade etmekte zorlanmıştı. Kilisenin ileri gelenleri ile sürekli tartışıyor, onlara din konusunda saf ve cahil olduklarını söylüyordu. Çünkü Vincent’ın dini anlayış ve yaşayış biçimi de kendine özgü ve tutkuluydu. Çağdaş bir İsa gibi yaşamak istiyordu. Kilise yetkilileri ise rahipliğin saygınlığına uygun davranmadığını düşündükleri için onu işten çıkardılar. Bunun üzerine Van Gogh ilgisini insanların günlük yaşamlarını gözlemlemeye ve bunları çizmeye yöneltti. Oran, perspektif, ışık ve gölge kuralları gibi temel resim tekniklerini öğrendi, geleneğe uygun olarak Millet ve Israel gibi ustaları inceledi ve ressam olmak üzere ciddiyetle çalışmaya başladı. Brüksel’de bir sanat akademisine kaydoldu ve kendini geliştirmeye devam etti. Canlı modeller ve alçı heykellerle çalıştı. Bu dönemde ressamlık hayatı için önemli adımlar atmış oldu.

Brüksel’de kalacak yer bulmakta zorlanınca Nisan 1881’de ailesinin Etten’de onlarla kalma teklifini kabul etti ve orada da çalışmalarına devam etti. Aynı yılın yazında oğluyla birlikte Etten’e gelen dul kuzeni Kee Vos’a âşık oldu. Bu karşılıksız bir aşktı ve Kee’ye gösterdiği yakınlık ailesini rahatsız etmişti. Babasıyla her konuda düştükleri fikir ayrılıkları ve tartışmalar da eklenince evden kovuldu ve Lahey’e geri döndü.

Lahey’de geçirdiği bu dönem hem hayatında, hem de sanat anlayışında değişiklikler yarattı. İlk yıllarında gerçekliği tuvaline aktarmaya çalışıyor, gördüklerini doğal ve doğru biçimde çiziyordu. Lahey döneminden sonra konularda duygular ön plana çıkmaya başladı ve tek tek figürler yerini duygu ve figürler arasında bağlantılar kuran anlatılara bıraktı. Van Gogh, kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarından birinde bu durumu şöyle açıklamıştı:

“Çünkü ben gözlerimin önünde olanı olduğu gibi vermekten çok, boyayı kendime göre bir amaçla, dile getirmek istediğimi daha bir kuvvetle dile getirmek için kullanıyorum.” 

Gerçekçilik Van Gogh’a yeterli gelmiyordu. Duygularını daha güçlü bir biçimde tuvaline yansıtmak istiyordu. Dışavurum gücünü arttırmaya çalışması sonucu tarzı da değişmişti; resimlerinde hacim, kütle ve derinlik ön plana çıkmaya başladı.

Ressamlığı için önemli gelişmeler kaydettiği sırada, çevresi tarafından özel hayatı konusunda pek gelişme göstermediği düşünülüyordu. Van Gogh, Lahey’de Clasina Hoornik (namıdiğer Sien) adlı eskiden seks işçiliği yapan alkolik bir kadınla ilişki yaşamaya başlamıştı. Onunla karşılaştığında Sien hamileydi ve küçük kızıyla birlikte yardıma muhtaç bir hâldeydiler. Onları stüdyosuna götürdü ve birlikte yaşamaya başladılar. Sien bir erkek çocuk doğurdu ve Van Gogh ona da babalık etmekten mutluydu. Sien’le yaşarken onu bazı çizimlerinde model olarak kullandı. Bunlardan en ünlüsü Sorrow (Üzüntü)’dur. Kasvetli bir arka planla çıplak, hamile vücudunu betimlemiştir ve yüzünü saklayarak Sien’i değil yalnızca hüzün duygusunu vurgulamıştır. Sien yeniden içmeye başlayıp seks işçiliğine geri dönünce ilişkileri bozulmaya başladı. Ona karşı duyduğu şefkat azalınca Vincent kendini tekrar resme verdi ve işçi sınıfının yaşamını betimleyen pek çok resim yaptı.

1883 yılında Sien’den ayrıldıktan sonra ailesi ile birlikte Hollanda’da küçük bir köy olan Nuenen’e yerleşti ve 1885 yılının sonlarına kadar burada kaldı. Çamaşır odasını Vincent’a stüdyo olarak ayarlamışlardı. Burada hem uyuyor hem çalışmalarını yapıyordu. Bir süre sonra babası yaşayış tarzından hoşlanmadığı için yeniden aralarında tartışmalar çıkmaya başladı. Ancak annesi bir kaza geçiren Vincent, ona bakmak için bir süre daha Nuenen’de kalmak zorunda kaldı. Bu dönemde komşularının kızı olan Margot, Vincent’a âşık oldu. (Bilindiği kadarıyla ona âşık olan ilk ve tek kadındır.) Margot’nun ailesi Vincent’ı kesinlikle istemeyince kız intihar girişiminde bulundu. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda görüyoruz ki, Van Gogh kızın ailesinin kendisini anlamadığını düşünüyordu.

1885 yılının Mart ayında babasının hayatını kaybetmesi üzerine, annesi ve kız kardeşleri arasında miras paylaşımı konusunda tartışmalar yaşandı ve bu durum Van Gogh’un evi terk etmesine sebep oldu. Katolik bir zangocun evine yerleşip orada stüdyosunu kurdu ve çalışmalarına devam etti. Çoğunlukla köylü portreleri ve günlük yaşamdan sahneleri resmediyordu. Bu dönemde yaptığı resimlerin en iyisi Patates Yiyenler’dir. Bu eser, Van Gogh’un resimlerinin tipik özelliklerini taşıyan en iyi örneklerden biridir. İç mekân ayrıntıları, figürlerin tasviri ve natürmort ögeler bu resimde vermek istediği duyguyu vurgulamasını sağlamıştır. Theo’ya yazdığı mektupta bu tabloyla ilgili şunları söylemiştir:

“Asıl candan belirtmek istediğim fikir şudur: Lambanın altında patateslerini tabağa el uzatarak yiyen bu insanlar aynı ellerle toprağı işlemiş adamlardır; istedim ki resim çiftçinin el çalışmasını ve bu kadar namusluca kazandığı besiyi yüceltsin. İstedim ki biz uygar insanların yaşayışından bambaşka bir yaşayışı canlandırsın.” 

Vincent, babasının ölümü ve ailesi ile arasının açılması üzerine Kasım 1885’te Antwerp’e geldi ve sanat akademisinde resim ve çizim derslerine yazıldı. Sonra buradaki öğretim yöntemlerinin modası geçmiş olduğunu fark etti; geleneklere ters düşen tarzı akademinin standartlarına uymuyordu ve eğitmenlerle sürekli anlaşmazlık yaşıyordu. Van Gogh, Nuenen’de yaptığı resimlere baktığında bunlarda kullandığı renklerden artık çok hoşnut olmadığını fark etti. Uzun süredir takip ettiği renk teorisini çalışmalarına aktarmak istiyordu. Rubens’i örnek alarak duyguları ifade etmek için renk birleşimlerini kullanıyor, portrelerde daha açık ve parlak renkleri tercih ediyordu.

“Kendimi renklerin kurallarına verdim büsbütün. Ah, keşke bunları bize gençliğimizde öğretmiş olsalardı!”

ART İZLENİMCİLİK
1886 başlarında Theo’ya yazdığı mektuplarda Van Gogh, Paris’e onun yanına gelmek istediğini belirtiyordu. Sonunda Theo buna razı oldu. Paris’te birlikte bir eve çıktılar ve Vincent bu eve stüdyosunu kurdu. Dört ay boyunca Fernand Cormon’un sanat okuluna gitti. Burada akademi ressamları, öğrencilerin açık havada resimler yapmasını destekliyordu. Van Gogh da Paris cadde ve sokaklarını gezerek izlenimlerini not aldı. Cormon’un stüdyosu sanatçıların toplanma yeri gibiydi. Van Gogh burada Bernard ve Gauguin ile tanıştı. Onlar da önceden Van Gogh gibi izlenimcilikten esinlenmişlerdi fakat artık izlenimciliğin kurallarını kısıtlayıcı buluyorlardı. Sonralarda art izlenimcilik (post-empresyonizm) olarak anılan akımı benimsemeye başlamışlardı. Bu akım, izlenimcilikten farklı olarak doğanın gerçekliğini daha kişisel ve tinsel bir anlatımla dışa vurmayı savunuyordu. Van Gogh, sanatçının resimlerinde derinden hissettiği duyguları aktarması gerektiğine inanıyordu ve kendisi gibi düşünen bu sanatçılarla tanışmaktan mutluluk duydu. Paris’te o dönemin entelektüellerinin, sanatçı ve şairlerinin buluştuğu, zaman geçirip fikir alışverişi yaptığı kafeler ve dükkânlar vardı. Bunlardan biri de boya satıcısı Baba Tanguy’un yeriydi. Tanguy 1871 Paris komüncülerinden biriydi ve genç ressamları maddi ve manevi olarak destekliyordu. Dükkândaki odalardan oluşturduğu küçük galeride Cezanne, Gauguin ve Van Gogh’un eserleri ilk kez birlikte yer aldı. Bu dönemde Van Gogh, noktacı tekniklerden yola çıkarak kendi üslubunu oluşturmaya başlamıştı. Aynı zamanda kardeşi Theo’nun koleksiyonundan aldığı renkli Japon ağaç baskılar ve toplamayı sürdürdüğü Japon gravürlerinin güçlü renklerinden de çok etkileniyor ve ilham alıyordu. Şehri gezerek edindiği izlenimlerin birikimi ve sanat sorunları üzerine sanatçı çevresi ile yaptığı nitelikli sohbetlerle geçen bu süreç, onun sanat hayatında önemli etkiler bıraktı.

1887 kışında Van Gogh, Paris manzaralarından sıkıldığını ve güneye gitmek istediğini kız kardeşi Wilhelmina’ya yazdığı mektubunda belirtti. Paris’te geçirdiği son kışta kentin dış mahallelerini gezmiş ve alışılmışın dışındaki Paris manzaralarını resimlemişti ve bol bol apsent içip kendi deyimiyle neredeyse bir ayyaş olmuştu. Artık bu şehrin ışığından ve renk yapısından tatmin olmuyordu. Güneyde daha fazla renk ve daha fazla ışık olduğunu düşünüyordu.

“Gidiyorum: Güneyde bir yere çekileceğim, insan olarak tiksindiğim bu kadar çok ressam görmemek için...”

Şubat 1888’de Theo’nun desteğiyle Fransa’nın güneyine, Provence bölgesindeki Arles’a gitti. Burada köylülerin ressamı olma ve Japon ağaç baskılarına duyduğu hayranlığı eserlerine yansıtma arzularını gerçekleştirmek istiyordu. Arles âdeta onun Japonya’sıydı. Arles’a gittiğinde önce dış mahallelerden birinde, Cavalerie Sokağı’nda oturdu. Sonra, Arles ve çevresindeki ekonomik kriz sebebiyle boşalan ve kirası düşen merkezi evlerden birini tuttu. Burası, ikiz bir evin sarı boyalı parçasıydı. Dört odalı ve yeşil kapı ve panjurlara sahip olan bu yer, Van Gogh ve eserleri ile ünlenmiş Sarı Ev’di. Kısa sürede ev ve içindeki eşyalar resimlerine konu oldu. Odalarının duvarlarını yaptığı portreler ve sanatçılarla yaptığı değiş tokuşlarla eline geçen resimlerle doldurdu. Evi sevdiği insanların ziyaretlerini de düşünerek döşemek istiyordu. Özellikle kardeşi Theo ve ressam dostu Gauguin’e bir oda hazırlayıp tüm duvarlarını ayçiçekleri ile donatmayı hayal ediyordu. Van Gogh aynı zamanda burada çekişmelerden uzak, ütopik denilebilecek bir sanat topluluğu kurmayı planlıyordu. Ressam arkadaşlarını da kendisine katılmaları için davet ve teşvik etmeye çalışıyordu. Fakat bu planını hiçbir zaman gerçekleştiremedi.

Vincent, Provence’ta kendisini her zamankinden daha yalnız hissediyor ancak bununla baş etmek için çok çalışıyor, sürekli resimler yapıyordu. Bu tempo onun bedenini ve ruh sağlığını kötü etkilemeye başlamıştı. Theo’ya haftada iki üç mektup yazıyordu; insanlarla tüm iletişimi bununla sınırlı gibiydi. Bu mektuplarda bazen Theo’ya yeterince ilgili olmadığı için kızarken birkaç mektup sonra bu çıkışları nedeniyle af diliyordu. Ruhsal durumunun çok iyi olmadığının farkındaydı. Finansal durumları Theo’ya bağlıydı ve ona yük oluyor gibi hissetmekten bıkmıştı. Theo tüm imkânları ile onu destekliyordu fakat onun da maddi sıkıntıları vardı ve sağlığı kötüye gidiyordu. Van Gogh, duygusal bir çöküş içindeydi ve insanlara yabancılaşmaktaydı. Bu dönemde ressam dostu Paul Gauguin’i sürekli olarak Sarı Ev’e birlikte yaşamaya ve çalışmaya çağırıyordu. Gauguin’in gelişinin ruhsal olarak ona iyi geleceğine ve yaratıcılığını etkileyeceğine inanıyordu. Aynı zamanda burada kurmak istediği sanat topluluğunun çekirdeğini birlikte oluşturabileceklerini düşünüyordu. Fakat Gauguin onun kadar istekli değildi. Maddi anlamda korkuları vardı; borç içindeydi ve hastaydı. Theo ise Gauguin’in kardeşiyle kalmasını, ruhsal olarak ona destek olmasını istiyordu ve bu sebeple mali konularda Gauguin ile bir anlaşma sağlayarak onu Arles’da yaşamaya ikna etti.

GAUGUIN’İN GELİŞİ
Gauguin 23 Ekim 1888’de Arles’a geldi. İlk geldiği dönem, Van Gogh’la güzel bir ikili oldular; benzer konularda çiziyor, birbirlerinin işlerinden etkileniyor, yürüyüşler yapıp kafelerde vakit geçiriyorlardı. Birlikte yaşamak ve çalışmak konusundaki bu uyumları fazla uzun sürmedi ve bir süre sonra her konuda anlaşmazlık içine düşmeye başladılar. İkisinin de birbirine benzer biçimde kontrolcü ve güçlü kişilikleri ilişkilerini zedelemeye başlamıştı. Bunun üzerine Gauguin planlanandan erken dönmeye karar verdi ve bunu dile getirdiği günün gecesi Van Gogh ile yumruk yumağa kavga ettiler. Ertesi günün akşamı, 23 Aralık 1888’de, Victor Hugo Meydanı’nda yürüyen Gauguin, arkasını döndüğünde elinde usturasıyla Van Gogh’u gördü fakat Van Gogh ona saldırmayarak Sarı Ev’e döndü. Burada, resimleri kadar çarpıcı o olayı gerçekleştirdi; kulağının bir parçasını kesip beze sararak Rachel’e gönderdi. Ertesi gün odasında kanlar içinde bulunup hastaneye götürüldü. Fakat Gauguin onu ziyaret etmeden Paris’e dönmüştü bile.

Bu olayın ardından Van Gogh, Kulağı Sargılı Otoporte adlı resmini yaptı. Yaşadıklarına rağmen vazgeçmeden resim yapmaya devam etme kararlılığını ve tutkusunu gösteren bir portredir bu.

İki hafta sonra iyileşip taburcu olduktan sonra Vincent, resme devam etmeye olan tüm isteğine karşın ruhsal dengesini sağlamakta zorlanıyordu. Aynı yılın mart ayında arkadaşının yanında bir şişe terebentin içmeye kalkıştı. Bedenine zarar vererek kendini cezalandırma eğilimi devam ediyordu. Komşuları ona “kızıl saçlı deli” diyorlar ve dengesiz davranışları yüzünden Van Gogh’u mahallelerinde görmek istemiyorlardı. Bölge halkı belediye başkanına dilekçe yazarak akıl hastanesine yatırılmasını talep etti. Bunun üzerine Vincent bir süreliğine Arles hastanesine kapatıldı.

SAINT - REMY’DEKİ AKIL HASTANESİ
Arles hastanesinden çıktıktan sonra Mayıs 1889’da kardeşi Theo’ya mektup yazan Vincent, durumunun daha da kötüleşmesinden korktuğunu, kendi isteği ile bir akıl hastanesine yatırılmaya karar verdiğini belirtti ve Theo’dan işlemleri başlatmasını istedi. Saint - Rémy’deki akıl hastanesine yerleştiğinde ona bir oda ve stüdyo olarak kullanabileceği bir yer verildi. Burada da resim çalışmalarına devam eden Van Gogh, çevresinde gördüğü her şeyi resimliyordu; koridorlar, vazodaki irisler, parktaki çeşme, parmaklıklı pencereler ve oradan gözüken manzara. Aynı zamanda sevdiği ressamların eserlerinin reprodüksiyonlarını da yapıyordu. Yanında bir gözetmenle yürüyüşlere çıkabiliyordu. Bu yürüyüşlerde gördüğü hasatçı köylüleri, zeytin ağaçlarını ve servileri resmediyordu. Özellikle zeytin ağaçlarının gökyüzü ile birleşimi onu cezbediyordu. Bu ağaçların yakıcı güneşle ve hırçın rüzgârla yıpranmış gövdelerine rağmen dimdik duruşlarını kendi direnişine benzetiyordu. Van Gogh zeytin ağaçlarını kısa ve eğri fırça vuruşlarıyla boyadı, konturları belirginleştirdi, karayelin ağaçlarda yarattığı etkileri bu teknikle veriyordu. Çayırlarda kullandığı sarı ve yeşil tonları ağaçlara, oradan da gökyüzüne ulaşan bir bütünlükte kullanıyordu.

Bu dönemde pek çok farklı fırça teknikleri uygulayarak manzara resimleri yaptı. Nokta, vuruş, kabartma gibi teknikleri artık görsel bağlantıları oluşturmak adına da kullanıyordu ve bu eserlerine farklı bir ruh katmıştı. Hastanedeki penceresi tepelere doğru uzanan bir tarlaya bakıyordu ve bu manzarayı farklı hava şartlarında pek çok kez resimlemişti. Bunların en güzellerinden biri Rain (Yağmur) adlı tablosudur.

Bu resimde manzaranın yanında havayı da vurgulamış, sahnenin nasıl göründüğünü betimlemek istemiştir. Kendi ruhsal durumunu bilinçli olarak resme yansıtmıştır. Penceresinden bakarak hayal gücüne teslim olup yaptığı bir diğer resim The Starry Night (Yıldızlı Gece) tablosudur. Van Gogh bu tabloda bir gece manzarası tasvir etse de resmi aslında gündüz yapmış ve resmi oluştururken başka anılardan da esinlenmiştir.

Tüm bu çalışmaları gerçekleştirdiği sırada zihninin berrak olduğu dönemler olsa da Vincent hâlâ sanrılar görüyor ve sesler duyuyordu. Theo’ya yazdığı mektuplarda söylediği üzere hastaneye kendi isteğiyle yatmaktan dolayı pişman değildi fakat iyileşmeye dair umudu da azalıyordu. Saint-Rémy’nin onu iyileştiremeyeceğini anladığını söylüyor, kasvetli ortam ve yalnızlığın ona iyi gelmediğini belirtiyordu. Lâkin tekrar bir nöbet geçirmekten de korkuyordu. Van Gogh, 1890 yılının ilkbaharında Saint-Rémy’den ayrılarak tekrar Paris’e kardeşi Theo’nun yanına gitti.

DR. GACHET
Hastaneden ayrılan Vincent Van Gogh, aslında tam anlamıyla iyileşmemişti. Paris’e artık evli ve bir çocuk babası olan kardeşinin yanına gelmiş fakat burada yalnızca üç gün kalmıştı. Oradan, amcasının arkadaşı ressam Camille Pissarro’nun tavsiyesiyle doktor gözetimi altında yaşamak için Auvers-sur-Oise’a geçip Dr. Gachet’nin evine yakın bir mahalleye yerleşti. Dr. Gachet hem bir sanatsever hem de amatör bir ressamdı, aslında Paris’te çalışıyordu, Auvers onun sanatla ilgilendiği yerdi. Psikiyatri alanında uzman olmamasına rağmen, belki de resme olan tutkusundan ötürü, Van Gogh’la ilgilenmeyi kabul etmişti. İlerleyen günlerde aralarında bir dostluk ilişkisi kuruldu. Vincent kardeşine yazdığı mektuplarından birinde doktor hakkında şöyle demişti:

“O, arkadaş olmaya hazır ve neredeyse bir kardeş gibi hem fiziksel olarak hem de ahlaken birbirimize benziyoruz. Çok sinirli ve çok acayip biri.”

Doktor, Van Gogh’un resimlerini görmek istemiş hatta bir portre ısmarlamıştı. Van Gogh bu portrede doktorun ilgi alanlarını temsil eden iki kitabı baş ucuna iliştirmiş, depresif ifadesini vurgulayarak yalnızca dış görünüşünü değil, varoluş hâlini portreye aktarmıştır. Portrait of Dr. Gachet (Dr. Gachet’nin Potresi) adı ile bilinen bu portre, Van Gogh’un ölümünden yüz yıl sonra bir müzayedede 75 milyon dolara satılarak en yüksek fiyat eden tablosu olmuştur.

BUĞDAY TARLASI, KARGALAR VE RENKLERE VEDA
Dr. Gachet, Van Gogh’un sıkıntılarından kurtulduğunu düşünüyor, nöbetlerinin tekrar etmeyeceğini söylüyordu. Ancak Vincent, hâlâ yoğun kaygılar yaşıyor ve bunlardan uzaklaşmak için hiç durmadan resimler yapıyordu. Bu dönemde Theo’ya yazdığı mektuplarda krizlerinin tekrar edip etmeyeceğine dair endişeleri olduğunu, umutsuz ve yalnız hissettiğini belirtmişti. Aynı zamanda yaptığı resimlerinde de bu duygularını yansıttığı görülür. Bunlardan en ünlüsü ve tahminen ölümünden önce en son yaptığı Wheat Field with Crows (Buğday Tarlası ve Kargalar) tablosudur. Bu resim Van Gogh’un son eseri olarak kabul edildiğinden bir intihar notu gibi yorumlanmıştır. Gökyüzünün kasvetli, fırtına öncesi görüntüsü, uçuşan kargalar ve uçsuz bucaksız tarladaki yalnızlık, çaresizlik hissi Vincent’ın hayattaki son günlerini vurguladığını düşündürür.

Krizlerin tekrar etmesiyle Van Gogh, resimlerinin bir işe yaramadığını ve yaramayacağını düşünmeye başladı. Yeni bir meslek bulmak için de yaşının uygun olmadığına inanıyordu. Depresif hâli ve umutsuzluğu giderek artıyordu. Theo’ya yazdığı bir mektubunda şunları belirtti:

“Hayatta bir baltaya sap olamadım ve kafam da hem şimdi, hem daha önceden de soyut işliyor, yani başkaları benim için ne yapsa, ben düşünüp de dengeye sokamıyorum hayatımı.”

***

“Senin dostluğun olmasa, hiçbir pişmanlık duymadan kendimi öldürürdüm ve bütün korkaklığıma rağmen sonunda bunu yapacağım.” 

27 Temmuz 1890 tarihinde yeni bir kriz geçireceğini hisseden Vincent, öğle yemeğini hızlıca yedi, resim yapmayı çok sevdiği tepelerden birine doğru yürüdü. Daha önce Auvers civarında tanıdık birinden çaldığı tabancayı alıp burada kendini göğsünden vurdu ama ölmedi. Yemek yediği kafeye geri döndü ve oradakiler kasabanın doktorunu ve Dr. Gachet’yi çağırdılar. Kurşun kalbe isabet etmemişti fakat çok derine girdiğinden ameliyatla çıkarılması da imkânsızdı.

Dr. Gachet’nin haber verdiği Theo, ertesi gün abisinin yanına gelmişti. Vincent’ın yarası iyileşmiyor, enfeksiyon ilerliyor ve durumu hızla kötüleşiyordu. 29 Temmuz sabahı kardeşi Theo’nun kollarında son nefesini verdi. Vincent’ın ölümünden yaklaşık yedi ay sonra da Theo hayatını kaybetti.

VAN GOGH’UN ARDINDAN
Deli mi, dâhi mi tartışıladursun Van Gogh ardında büyük bir etki bırakmıştı. Birbirlerinden farklı üsluplar kullanan pek çok ressamın eserlerinde Van Gogh etkileri görülmeye başlandı. Özellikle Fransa’da fovistlerin resimlerinde. Bu ressamlar saf ve güçlü renkleri, basit çizgilerle ortaya koyuyordu. Almanya’da da fovistlere benzer şekilde, dışa vurumcu ressamlardan oluşan Die Brücke (Köprü) grubu kurulmuştu. Bu ressamlar ise Van Gogh’tan esinlendikleri özelliklerin üstüne daha fazlasını koyarak çalıştılar. Nesnelerin özünü ortaya çıkarmak için dış görünüşlerini çarpıtmak, temel duyguları vurgulamak, ruhtaki taşkınlığı dışa vurmak için yoğun ve canlı renkler kullanmak gibi özellikleri benimsemişlerdir. Fovistlerden farklı olarak ilkel, geometrik biçimlemeler ve abartmalar kullanırlar.

Bu iki grup gibi, günümüze kadar pek çok amatör ve profesyonel ressam Van Gogh’tan ve onun eserlerinden esinlenmiş ve beslenmişlerdir. Bu durumda, Vincent Van Gogh öldü demek ne kadar doğru bir önerme olur, bilinmez.

Merve Özdolap

KAFKAOKUR Dergisi Mart 2018, Çizim: Eren Caner Polat
2010 · KAFKAOKUR