Masum Değiliz Hiçbirimiz


Şu an sevmek için can attığımız ya da büyük bir aşk yaşadığımız kim varsa, bir başkasının gözyaşından sekip karşımıza dikildi. Yarın da bizim gözyaşımızdan sekip başkasına gidecek. Garip bir döngü bu. Ayak uydurması öyle kolay değil. Zaten işin en enteresan yanı işte bu jamais vu hissinde yatıyor: Benzer yerlerde, benzer insanlarla, benzer duygular paylaşmamıza karşın, her şeyi yepyeni kabul etmemizde.

Duygularımız giderek plastikleşiyor ve biz dünyanın herhangi bir yerinde durmuş öylece etrafa bakıyoruz. Anlamaya çalışıyoruz, olmuyor. İlişki potansiyeli taşıyan her cümleye sırt çevirmemiz biraz da bu yüzden. Öğrenilmiş çaresizlikle hareket ediyor, filofobiye her adımda biraz daha yaklaşıyoruz.

Yine de rahat durmayı pek beceremiyoruz. Bir araba dolusu argümana rağmen, anahtarı evde unutturan, o son birayı içtirip uykusuz bıraktıran bir şey çıkıveriyor karşımıza. Ne yaparsak yapalım, hangi sokağa saparsak sapalım çıkıyor. Bu sefer de yolumuzu değiştirmekle, kendimizi değiştirmek arasında bocalamaya başlıyoruz.

Nihayetinde aşk öğrenilmiş bir şeydir ve hepimiz sonradan görmeyiz. Lakin gördüklerimiz de yetmemeye başlayınca ayağımız tökezliyor, duygularımız birbirine giriyor, çelişkiler içinde kalakalıyoruz. Andrey Voznesenski'yse bu çelişkiyi dünyanın en güzel dizelerinden biriyle taçlandırıyor:

"Ne korkunç, bir başına düşünmek şimdi seni?

Daha da korkunç, bir başına değilsen oysa."

KÜÇÜĞÜM DAHA ÇOK KÜÇÜĞÜM
Seni seviyorum, demenin kaç yolu var? Seni özledim, demenin. Üstelik kışsa ve erkenden kalkıyorsak sabahları, bu gece gün doğmasın, demenin kaç yolu var?

İşte Sezen Aksu bu sorulara yanıt bulmamızı sağlayan ender müzisyenlerden biri. Bugüne kadar söylediği onlarca şarkıyla hemen herkesin hayatında ayrı bir öneme sahip.

O şarkılar değil miydi bizi efkârdan efkâra savuran, o şarkılar sebep olmamış mıydı gecenin köründe elimizin telefona gitmesine, bin ikinci ayrılığın yaşanacağını bile bile, onun şarkıları yüzünden dönmemiş miydik birbirimize?

Peki, Sezen Aksu bu kadar büyük bir müzisyen olmadan önce neler yapıyordu? Hepimizin kalbine giren yolu hangi şartlar altında tırmandı? Nasıl oldu da sevdik biz bu Minik Serçe'yi?

Yıl 1954'tü: Demokrat Parti iktidara geldi ve köy enstitüleri kapatıldı. Aynı yıl Ernest Hemingway Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Elvis Presley'se That's All Right Mama isimli ilk albümünü kaydetti. Önce Sait Faik, ardından Frida Kahlo sonsuzluğa uğurlandı. Erkan Oğur, Haluk Bilginer, Müjde Ar gibi gibi isimler dünyaya geldiler sonra. Tarih 13 Temmuz'u gösterdiğindeyse, Denizli'nin Sarayköy'ünde Fatma Sezen Yıldırım hayata merhaba dedi.

Yaklaşık üç yıl daha Denizli'de kalan Yıldırım ailesi, bir tayin sebebiyle İzmir'e yerleşmek durumunda kaldı. Denizli'ye göre bilinmezliklerle dolu, koca bir şehirdi İzmir ve farkında olmadan büyük bir müzisyene ev sahipliği yapıyordu.

Selanik göçmeni olan annesi Şehriban Hanım fen bilgisi, Rizeli olan babası Sami Bey de matematik öğretmeniydi. Oğulları Nihat ve kızları Sezen'le beraber Konak'ın Köprü semtinde yaşamaya başlamışlardı. İzmir'in onlara gösterecekleri şeylerdense tamamen habersizlerdi.

Sezen'in okul macerasıyla başladığı kendini keşfetme serüvenine sadece ailesi değil, konu komşusu da şahitlik ediyordu. Enerji dolu bir çocuk olmasıyla ün yapmıştı. Eğlenmeyi, şarkı söylemeyi çok seviyordu. Önce evdekilere konser veriyor, yetmeyince açıyordu pencereyi sokaktan gelip geçene, o da olmayınca belediye otobüslerindeki kalabalığa karşı başlıyordu şarkı söylemeye. Hatta bir seferinde, şoförün otobüs duraklarını kaçırdığı, biletçininse işini aksatması yüzünden kovulduğu da rivayetler arasındaydı.

Sesinin güzel olmasının yanında iyi de bir dansçıydı. Nerede üç beş kadın bir araya gelse, hangi komşuda toplaşılsa Sezen oradaydı. Zaten dansçı olmayı kafasına koyduğundan, eline tefini alır almaz atıyordu kendini ortaya. Bu kadarla kalsa iyi, bir de Yeşilçam yıldızlarına takmıştı kafayı. Sevdiği filmlerden ezberlediği sahneleri olur olmaz yerlerde oynuyor, herkesi kandırıp eğlendirmek için fırsat kolluyordu.

Özgüveni yüksek bir çocuktu ama muhafazakâr bir ailede yaşıyordu. Annesi bir yana, özellikle babası çok baskıcıydı. Asla izin vermiyordu giyinip süslenmesine. O da pek çok yaşıtı gibi evden "edepli" şekilde çıkıyor, köşeyi dönünce kıyafetini değiştirip makyajını yapıveriyordu.

AĞLAMAK GÜZELDİR
İzmir Kız Lisesi'ne başladığında kendinden daha emindi artık. Okulla kurduğu ilişkinin yanı sıra, çocukluk hayallerine de sıkı sıkıya bağlıydı. Sami Bey'se kızıyla başa çıkamayacağını anlayınca müzik eğitimi almasına müsaade etti. Dersler başladı başlamasına ama bir sorun vardı. Sezen, s harflerini peltek şekilde telaffuz ediyordu. Ne var ki müzik öğretmeni, çeşitli yöntemlerle yaklaşık bir yıl boyunca uğraştı ve bu alışkanlığının büyük ölçüde azalmasını sağladı. Böylelikle Sezen daha da şevklendi. Müzik derslerinin yanında dans, resim ve tiyatro kurslarına da gitmeye başladı. Diğer bir değişle sahnede olmak için her yolu deniyordu.

Tam da o yıllarda beklediği fırsat ayağına geldi. Hafta Sonu Dergisi'nin düzenlediği, jüri başkanlığını Ajda Pekkan'ın üstlendiği, Altın Ses yarışması yapılacaktı. Sezen hemen kayıt yaptırdı. 15-16 yaşlarındaydı. Sahneye çıkıp şarkısını söyledikten sonra, yasak olmasına rağmen seyircilerden bir alkış tufanı koptu. Sahneye ilk çıkışında böyle bir tepkiyle karşılaşmak rüya gibiydi, çok mutlu oldu. Bu nedenle yarışmayı kazandığını düşünüyordu ama sonuçlar açıklanınca büyük bir hayal kırıklığına uğradı: Altıncı olmuştu. Yarışmanın birincisiyse Nilüfer'di.

Tabii 1970'li yıllarda yaşadığı bir başka hayal kırıklığı vardı ki hepsinden beterdi. Daha gencecik yaşında, liseyi bitirmeden bir evlilik gerçekleştirdi. Buna ister mahalle baskısı diyelim ister heyecan, yıldırım nikâhıyla dünya evine giriverdi. Ne var ki oldukça kötü bir tecrübe kazanarak, yaklaşık yedi ayın sonunda boşanmayı tercih etti.

Hayat böyleydi, büyük düşler de sonbahar yaprakları gibi sararıp birer birer dökülebiliyordu. Bazısı o yaprakların üstüne basıp geçerdi, bazısı da tutup birini, kitabının arasında saklardı söz gelimi ve yalnız kaldığı anlarda o yaprağın hikâyesinde arardı kendini.

Sezen de böyle biriydi işte. Her ne kadar üzülse de, yaprak kabul ettiği hayallerine sıkı sıkıya bağlıydı. Oturup acısını paşa paşa çekmiş, sonra da gözyaşlarını silip kapıdan dışarı çıkmıştı.

1973'te liseyi bitirdikten sonra Şehirlerarası Telefon Başmüdürlüğünde çalışmaya başladı. Farklı şehirlerden gelen telefonları birbirine bağlayarak para kazanan Sezen, yıllar sonra farklı şehirlerdeki insanları müziğiyle de birbirine bağlayacağını bilir gibi, bir yandan da iş arkadaşlarına şarkı söylüyordu. Hem de her fırsatını bulduğunda. Hatta bu yüzden şefinden azar yediği bile oluyordu.

Tarih 1974'ü gösterdiğindeyse Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ne kaydını yaptırdı. Aslında Siyasal Bilgiler okumak istiyordu ama babası müsaade etmedi. Dansözlükten zor vazgeçirdik, bir de anarşist mi olacak başımıza, diye düşünüyordu herhâlde.

12 Mart darbesinin üstünden üç yıl geçmişti. Devrimciler öldürülmüş ama devrimci fikirler yeniden ayaklanmıştı. Üniversiteler, işçi grevleri, gecekondular İş-Ekmek-Özgürlük sloganlarıyla yankılanıyordu.

Sezen böyle bir atmosferde üniversiteye adım attı. Takma kirpikler, kırmızı saçlar, topuklu ayakkabılarla salına salına yürüyordu kampüste. Derken günün birinde Ali Engin Aksu adında bir jeoloji asistanıyla tanıştı. Ali Engin devrimciydi ve Sezen onunla beraber değişmeye başladı. Kılık kıyafetinden, okuduğu kitaplara, dinlediği müziklerden, arkadaşlık ilişkilerine kadar pek çok şeyde yaşanan bu değişikliğin aksine Sezen, hâlâ sahneleri hayal ediyor ve düşüncelerden ziyade duygulara hitap etmeyi amaçlıyordu.

BİR KENDİM BİR BEN GİDİYORUM
1974'te Ali Engin'le yaptığı ikinci evliliğinden sonra, aynı yıl yepyeni bir fırsatla karşılaştı. Melodi Plak'ın İzmir şubesinde bir kayıt doldurdu ve İstanbul'a gönderdi. Cevap beklenenden de çabuk geldi ve Sezen İstanbul'a davet edildi.

"Taşradan gelmişiz, orada stüdyo mütüdyo yok, NASA'ya geldik sandım. Ben, her yerde rahat rahat şarkı söyleyen kız, gir şarkı söyle, dediler. Beni Unutma'yı söylüyorum. Heyecandan tutamıyorum sesimi. Her yanım sallanıyor, sesim de sallanıyor. Adamlar beni beğenmeyecekler diye fenalıklar geçiriyorum. Kızarıp bozarıyorum falan."

Tam aksine çok beğendiler sesini. Bu sayede, 1975'te ilk plağını çıkaran Sezen, "Haydi Şansım" isimli şarkıyla müzik dünyasına merhaba dedi sonra. Fakat garip şekilde Sezen Seley yazıyordu plağın üstünde. Sezen yine de pek takılmadı bu duruma. Çok büyük umutlar yeşeriyordu içinde. Bu sefer, diye düşünüyordu. Bu sefer olacak galiba… Ne yazık ki yine olmuyordu. "Haydi Şansım", şans getirmiyor, doğru düzgün satmıyordu bile.

İlk plağının yarattığı hayal kırıklığından sonra İzmir'e dönen Sezen, Kadifekale Gazinosu'nda sahne almaya başladı. Sahne elbisesi olarak gelinliğini giydiği bile oldu. O yıllarda Ali Engin doktora yapmak için Kanada'ya gitti; gazinoda yeteri kadar ilgi çekmeyen Sezen, para kazanmak için yeni bir yol aradı, taradı ve çareyi bir kuaför salonu açmakta buldu.

Bu da gol değildi. İşletmeciliği pek beceremedi. Kuaför salonu da batınca işin rengi hepten değişmeye başladı. Tam kendini bırakıyordu ki yıllar önce kitabının arasına koyduğu o yaprakla karşılaştı. Yaprak ona cesaret verdi. Ne işin var senin bu şehirde, dedi. Sezen de kararlı şekilde kalkıp önce evini boşalttı, sonra okulu bıraktı ve eşyalarını toplayıp İstanbul'un yolunu tuttu.

Ne var ki aksiliklerin ardı arkası kesilmiyordu. İstanbul'a inip kuzeninin yanına gitti ama kapı duvardı. Ne yaptıysa olmadı, yatacak yer bulamayınca kendisini getiren taksiciye durumu çaresizlikle izah etti. Taksici de aile ocağına davet etti Sezen'i. Tabii Sezen çok çekindi fakat başka çaresi kalmadığını anlayınca mecburen tamam, dedi ve o gece hayatındaki en lezzetli salçalı patates yemeğini yediği geceydi.

Kuzeninde kalmaya başladıktan sonra da buna benzer çeşitli aksiliklerle uğraşmak zorunda kaldı. Yine de düşürmedi gardını. Yolu uzun, hedefi belliydi. Neredeyse bütün vaktini Unkapanı'nda geçiriyor ve birilerine kendini dinletmeye çalışıyordu.

"İstanbul'a geldim, bütün plakçıları dolaştım Unkapanı'nda. Hepsine gidiyorum, şarkılarımı söylüyorum, bestelerim var, diyorum. Kendimin şahane olduğuna eminim. Adamlar böyle burun kıvırıyorlar falan. Bir tek kişi beni ciddiye aldı. Atilla Özdemiroğlu."

Atilla Özdemiroğlu'ysa o günleri şöyle anlatıyordu: "Sekreterim İnci Hanım dedi ki İzmir'den biri arıyor. Ben görüştüm, işte söyledi bestelerim var, gelip sizinle konuşmak ve çalışmak istiyorum. Ben de tamam, dedim... Geldi ve ben daha ayağa bile kalkmadan elini masaya koydu şarkı söylemeye başladı. Tam da bizim yapmak istediğimiz şeyin üzerine geldi Sezen. Kendi öz kültürümüzden kitlelere mâl olacak yeni bir müziği nasıl yaratırız, diye bakıyorduk. O eşleşti."

GÜLÜMSE HADİ GÜLÜMSE
Böylelikle 1976'da ikinci 45'liğini Kusura Bakma ismiyle piyasaya sürdü. Bu plakla beraber şeytanın bacağını kıran Sezen yavaş yavaş tanınmaya başladıysa da iddialı bir isim değildi henüz. Bir yıl sonra, dönemin yıldız isimleriyle birlikte turneye çıktığında şöhreti daha da artmıştı. Turnenin ardındansa Bebek Belediye Gazinosu'nda sahne alma şansını yakaladı. Diğerleri gibi taklitçilik peşinde değil, özgünlüğün, kendini bulmanın arayışındaydı ama bir taraftan da sahnede çekilen fotoğraflarını babasının görmesinden ödü kopuyordu. Henüz 21 yaşındaydı.

Onu popülerliğe ulaştıran esas şarkısını da bu yıllarda söyledi. Söz ve müziği kendisine aitti ve ülkenin pek çok yerinde artık onun sesi duyuluyordu: Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…

Kaybolan yıllarının acısıyla yeni şarkılar yazmaya devam ederken, Kanada'daki eşi Ali Engin'le ayrılma kararı aldılar. Zaten doğru düzgün görüşemiyorlardı ve üstüne üstlük Ali Engin, Sezen'i yanına, Kanada'ya çağırıyordu. Sezen'se müzikten başka bir şey düşünmüyordu, gözünü dağın tepesine dikmiş var gücüyle tırmanıyordu.

1978'de Serçe isimli duble albümüyle dinleyici karşısına çıktı. İnsanlar bu albümdeki "Minik Serçe" şarkısını çok sevdiler. Sezen'i de ufak tefek gördükleri için bu lakapla anmaya başladılar. Tırmanmayı bırakıp kanat çırparak hızlanması da işte bu tarihlere rastladı.

Kariyerindeki yükselişi üçüncü bir aşkla taçlandırdı sonra. İş insanı Sinan Özer'le gerçekleştirdiği evliliğinden Mithat Can isimli bir çocuğu oldu. Yaklaşık iki yıl sürecek evliliği sırasındaysa, müzikte kendini bulmak için çeşitli denemeler yapmaya devam ediyordu. Yıldızların büyük buluşmasıysa sonunda gerçekleşmişti.

Onno Tunç, Aysel Gürel ve Sezen Aksu… Türk pop müzik tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir birliktelikti onlarınki ve bu birliktelik, hepimizi dertten derde savuran o şarkıların ortaya çıkmasını sağladı.

"Müziğin sonu yok ki ama ulaşmak istediğim şu olabilir. Hani bir tek halk türkülerinde olur ya hayata yansıyan. Canı yanmış, türkü yapmış; sevinmiş, türkü yapmış, âşık olmuş, türkü yapmış. O kadar sahici noktaya gelmek istiyorum. O saflığı yakalarsam en has şarkılarım da o zaman gelecek."

Biz dinleyiciler, o saf şarkıların ilk nüvelerini 1981 yılında Ağlamak Güzeldir albümünde gördük. Onno Tunç'un müziği, Aysel Gürel'in sözleri ve Sezen'in sesi âdeta bir rüya hissi yaratıyordu, 12 Eylül depreminin etkisine biraz da olsa derman oluyordu.

O dönemde en çok sükse yaratan ve Sezen'i tüm Türkiye'ye tanıtan şarkı çıktı sonra ortaya: "Firuze"…

Bestesi Atilla Özdemiroğlu'na aitti. Özdemiroğlu sözlerin yazım sürecine de müdahil oldu. Hatta öyle ısrarcıydı ki sık sık değişiklik talep ediyordu. Sezen de Aysel Gürel'e dert yanmaya başladı sonunda. "Aysel gel bu deli adam beni canımdan edecek, dedim. Oturduk şarkının başına. Aysel benim adımı nezaketen yazdırdı. Birlikte yazdık görünüyor ama Aysel'in sözleridir Firuze."

HAYAT SANA TEŞEKKÜR EDERİM
1984'teyse, sanki kendi başını kendi omzuna yaslıyormuş gibi, Sen Ağlama albümü yayınlandı. Öyle bir ağlama, dedi ki hepimizin ağlayası geldi. 1979'da senaryosunu ve yönetmenliğini Atıf Yılmaz'ın üstlendiği Minik Serçe filminde gösterdiği performanstan cüret alarak, 1980'lerde gazino yerine tiyatro sahnelerini tercih etti Sezen. Şener Şen, Adile Naşit, Uğur Yücel gibi isimlerde müzikaller yaparken, müzik dünyasına birbirinden yeni şarkılar armağan etmeyi sürdürdü.

Onno ve Sezen arkadaşlığının aşka evirildiği zamanlardı. Sezen tüm ülkede tanıyor, herkes ona tapıyordu ama Onno oldukça gerçekçiydi. Sezen'in potansiyelini bildiğinden üstüne gidiyordu. "Bu ne biçim şarkı söylemek," diyordu.

Sezen de, "Ben şarkıcılığı bırakmayı düşündüm," diye anlatıyordu o anları. "Ondan sonra da altı sene hocalık yaptı bana çok ciddi olarak. Ümitsizliğe kapıldığım günler oldu… Bir akşam benim eski asistanım Süheyla, Onno, ben Büyükdere'deki evde oturuyoruz. Bir Türk müziğiydi üstelik fakat çok başka bir stildi. Ağzından çıkan sesten etkilenir mi insan? Tüylerim diken diken oldu. Onno duygularını pek belli eden bir insan değildi. Gözleri doldu. Süheyla ağlamaya başladı. ‘Hah işte kendi sesin çıkmaya başladı,' dedi bana."

Ve bu birliktelikten yepyeni şarkılar, yepyeni aşklar, hüzünler doğmaya başladı: "Haydi Gel Benimle Ol", "Geri Dön", "Tükeneceğiz", "Git", "Beni Unutma", "Yalnızca Sitem", "Unut", "Gidiyorum", "Vazgeçtim", "Seni Kimler Aldı"…

Artık öyle bir zirve yaratmıştı ki tek rakibi kendisi olup çıkmıştı. O da bunun farkında olduğundan, başta Onno Tunç, Aysel Gürel, Atilla Özdemiroğlu, Uzay Heparı olmak üzere ve zaman zaman aralarına katılan ünlü bestekârlarla birlikte 90'lar Türk pop müziğinde, tabiri caizse bir okul kurmuşlardı. Kimler mezun olmadı ki bu okuldan; Aşkın Nur Yengi, Sertap Erener, Levent Yüksel, Tarkan…

Gün geldi, Sezen'le Onno'nun tutku dolu ilişkisi ayrılıkla noktalandı. Kalbinin ve notaların sahibinden uzak düşen Sezen çok üzgündü, teselliyiyse her zamanki gibi şarkılarda buluyordu. İşte o sıralarda gencecik bir insanla çalışmaya başladı. Uzay Heparı… Ekibe yeni katılan bu genç yetenekle beraber, Sezen'in klasikleşen şarkılarına her albümle bir yenisi daha ekleniyordu: "Masum Değiliz Hiçbirimiz", "Deli Kızın Türküsü", "Küçüğüm"…

Ne üzücü ki Uzay Heparı aramızdan çok erken, 25 yaşındayken ayrıldı. 20 Mayıs 1994'te bir motosiklet kazası sonucunda hastaneye kaldırıldı ve 31 Mayıs günü vefat etti. Sezen'in acısını paylaşan yakın dostları arasına Onno da katıldı o günlerde. Bu yakınlaşma içlerindeki tutkuyu yeniden harekete geçirdi ve müziği de sevgiyi de paylaşmaya devam ettiler. Çok değil, 14 Ocak 1996'daysa bu kez Onno'nun ölüm haberiyle sarsıldı Sezen. Kullandığı uçağın Yalova açıklarında düşmesi sonucu 47 yaşında vefat etti Onno.

Beklenmeyen ölümlerle başa çıkmak için müziğe sığınan Sezen, yol arkadaşlarının anısına çeşitli şarkılar yazdı. Uzay için "Yarıda kaldı şarkılar aman," diye yazdığı "Yas" şarkısını Levent Yüksel'e verdi. Onno içinse "Sen kalbimin zarif efendisi," dediği "Şimal Yıldızı" başta olmak üzere, pek çok şarkı kaleme aldı.

NE KAVGAM BİTTİ NE SEVDAM
Devam eden yıllarda Goran Bregoviç'ten Goro Mafyan'a, Aykut Güler'den Fahir Atakoğlu'na kadar birbirinden değerli isimlerle çalışarak bugünlere dek geldi. Çok sevdiği şiirleri müziğe dönüştürmeyi de ihmal etmedi. Turgut Uyar'dan "Denge"yi, Gülten Akın'dan "Deli Kızın Türküsü"nü, Melih Cevdet'ten "Şinanay"ı… Ama biri vardı ki aralarında, Arto Tunçboyacıyan'ın katkısıyla bir efsaneye dönüştü: Kemal Burkay'ın "Gülümse" isimli şiiri. Tıpkı "Sen Ağlama"da olduğu gibi, "Gülümse," deyince Sezen hepimiz hüzünden hüzüne savruluyorduk.

O sadece aşk şarkıların unutulmaz sesi olarak da bilinmedi. Aşkın yanında, toplumsal sorunları işleyen şarkılarla da karşımıza çıktı. "Firuze"yle "Ünzile"de, ister şehirli olsun ister köylü, kadınların yaşadıkları sorunlardan bahsetti. "1945" şarkısıyla II. Dünya Savaşı'na dair acıları hatırlattı. "Son Bakış"ta, 17 yaşında asılan devrimci Erdal Eren'i andı. "Kalbim Ege'de Kaldı" parçasıyla da sınırlarla koparılan bir aşkın, Marika'nın hikâyesini anlattı.

Kardelenleri okutmak için kampanya yürüttü sonra, Gezi Parkı eylemlerine, LGBTİ hareketlerine, Semih'le Nuriye'nin açlığına, Cumartesi Anneleri'ne de destek vermekten çekinmedi. Sessizliğe inat, ses olmaya çalıştı.

"Aslında çok sert hayat. Bu nedenle işimi çok seviyorum. İki saatliğine de olsa hayatı hafifletmek büyük keyif. Bence işimin en güzel yanı bu. Benim işim hayatı hafifletmek. Benim işim hayat tamirciliği."

En son 2016 yılında konser veren Sezen, o tarihten itibaren sahnelere veda ettiğini açıkladı. Geçtiğimiz aylarda Change.org'da "Bu Sefer Sen Geri Dön Sezen Aksu" başlığıyla bir imza kampanyası başlattı hayranları. Sezen de cevaben, "Mektubunuzu aldım, ben de sizi çok özledim ama sahneyi değil, anlayacağınızı ümit ediyorum. Sahne dışında her zaman müziğin içindeyim, bırakmaya da niyetim yok yani. O istek yeniden uyandığında bağlasanız durmam zaten. Sevgimle kucaklıyorum hepinizi..." açıklamasını yaptı.

Sezen bir daha konser vermeyecek olsa da üretmeye, söylemeye, hayat tamirciliğine devam ediyor hâlâ. Kalbi Ege'de kalanlar, ağlayanlar ve gülümseyenler için.

Okan Çil

KAFKAOKUR Dergisi, Ocak 2020  Çizim: Cansu Akın
2010 · KAFKAOKUR