Yol: Uzağın Sinema Bileti


Yol, bir hevestir. Bir bitimsiz aranıştır. Yeni ihtimalidir yol. Başka tasarısıdır. Öte bilgisidir. Bir uzağı, yakın etme arzusudur. Bir olmazı oldurma çağrısıdır. Ömür denilendir. O ‘uzun ince bir yolda’ aranıp durduğumuzdur. Varoluştan yok oluşa ilerlediğimiz. Geri dönemediğimiz. Başa saramadığımız.

Yolun içinde ‘ol’ vardır. Yol, oldurandır. Büyütendir. Değiştiren, dönüştürendir. “En güzeli, yol yürüyüş öğretir”. (Gülten Akın) İnsan zihinsel ve eylemsel olarak hep devingendir. Düşlerinde bile… Kendinde, çevresinde olup biteni anlamaya çalışır; doğruyu arar, bir anlamın peşine düşer, sürekli sorular sorar. Karl Jaspers’in dediği gibi, tam da o yüzden “Felsefe, yolda olmak demektir.”

Yolda olmak, bir akışın içinde olmaktır. Bir akış hâlidir o. Yaşamak dediğimiz de o akıştan başka bir şey değildir. Yolun başında, gözlerimizi açtığımız yeni dünyada, ağlayarak başladığımız, düşe kalka devam ettiğimiz bir yolculuktur. Céline’e göre Gecenin Sonuna’dır o yolculuk. Varlığın sonuna, gerçekliğin sonuna, ömrün sonuna, aşkın ve isyanın sonuna da diyebiliriz. Kimileri için çok kısa, tadına doyulmayan, kimileri için rahat ve huzurlu, kimileri içinse çalkantılı, dikenli, engebeli bir yolculuktur bu.

Biten yol mudur, yürüyüş mü? Gün müdür gece midir yitip giden? Nefesini ayarlama biçimindir o aralık. Herkes, kendi adımlarıncadır. Herkesin yolu, kendi yürüyüşüncedir. Dönüşü olmayan, dairesel bir yolda, -akrep ve yelkovan gibi- pilin bitinceye, kalbin duruncaya yürümek… Pil de senindir, kalp de!

Varılacak yol yoktur. Yol ki bu yüzden kendini hâlâ bir yokluk sanır. Yolda olmaktır biricik olan. Değilse aynı tükenişi yürür insan. Durur gibidir yol – ama kendini de gidendir o. Bir yolun da karşıdan karşıya geçme hakkı vardır. Bir yol da birden kıvrılıp sapabilir bir başkasına. Bir başkasıyla bir olmaya. Yollar da yalnızlık çeker çünkü. Ardımızda yapayalnız bırakır gideriz onları. Kendi kendilerine konuşur gibidir bazıları. “Kimsenin geçmediği bir uzak yol, / Gider gelir kendi kendini.” der ya Metin Altıok. Bir başka şiirinde ise “Ama ben eskiden de / Hep böyle / Yalnız çıkardım yola.” diyerek kendi yalnızlığını bir uzak yolun yalnızlığıyla özdeşleştirir.

Zordur birisiyle yol yoldaşı, can yoldaşı olabilmek. Bir yolu birlikte yürümek, birlikte göğüslemek! İki kişi gibi yürüsek de gölgemizle. Issız yollar gibidir seslerimiz. Ellerimiz ipincedir yakınını beklemekten. Sözlerimizin pası karartır içimizi. Söylenemeyenin, anlatılamayanın kiri kalır insan yanlarımızda. Susmak, o yüzden uzatır yolları. Suskunluk, kaplumbağa yürüyüşü zamanın.

Tozlu, çamurlu yollardır benim çocukluğum. Eğri büğrü taşlık yollar en fazla. Toza belenmişliğim, çamura bulanmışlığım vardır çokça. Annemden azarlar almışlığım. Toprak kokusunu tanımışlığım. Çimenler içine gömülmüşlüğü ayaklarımın. Ondandır kentin asfalt yollarına yabancılığım. Kentin dar ve kalabalık, kentin hoyrat, kentin dört duvar beton binalar yükselen yollarına alışamamaklığım.

Yorgunluğun uğultusu akıyor kentin caddelerinde. Hep aceleci. Gün, acele parmak izi bardaklarda. İkindiler, akşama yetişme telaşı. İstasyonlar, otobüsler hep uykusuz. Yorgun ilerliyor tramvay – durup soluklanarak. Hamallar yorgun yürüyor – ağır havasını yüklenip kentin. Herkesin birbirinden uzak, başı önde yürüdüğü… Gölgemiz üstünde başkasının gölgesi… Ev ev üstüne, insan insan üstüne… Yolcunun izinin tanınmadığı… At izi ile it izinin anlaşılamadığı…

Eski dönemlerin su yolları, su kemerleri yıkıldı. İpek yolları soldu, baharat yolları küflendi. Ne kervanlar kaldı ne deve izleri ne de dağlara pusu kurup bekleyen haramiler, denizlerdeki korsanlar… Masalların dere tepe düz, altı ayla bir güz gidilen, ancak bir arpa boyu ilerlenen, çarık ayak ya da yayan yapıldak yürünen yolculukları da yok. Âşıkları ayıran aşılmaz karlı dağlar, engin denizler, uçsuz bucaksız çöller de. Birkaç saatte, kolayca geçiliveriyor hepsi bugün. Koca dağlar delinip tüneller yapılıyor, uzunluğu kaç bin metreyi geçen köprüler, su altlarına, yol üstlerine bile yollar yapılıyor. Jules Verne’in düşleri gerçek oldu. Aya bile değdi insan ayağı. Denizler, bulutlar üstünde uçaklar; tonlarca ağırlıkla, kuş gibi uçuyor. Denizaltılar, gemiler; balıklar gibi yüzüyor. Mitolojide, masallarda kaldı kanatlı atlarla, kuşlarla, halılarla uçmak. Ne göklerde göçmen kuşlar, füzeler, uçaklar ne de denizlerde balıklar, gemiler yolunu yönünü şaşırıyor. Alışmaz yollar, aşılır oldu artık. Geçit vermez dağlar, geçilir oldu.

Uzaktan gelen söz bile, soğur da gelir oysa. Uzağın merhameti yoktur. Sus yollarıdır uzak, dondurur, öldürür bazen – acımaz. Gemilerin önce sesi gelir de insanın önce sesi gider ölünce. Yolunu şaşırır sahilde gezinen su. Çünkü şeklini arar su – bizim gibi! Sahil de alıp başını gitmek ister. Bizim gibi! Gökyüzünün gizemi de uzaklığından, yolun büyüsü de. Seferidir bulutlar bile kadim çağlardan bu yana. Dolaşır dururlar göğün yollarında. Güneşse hep bildik yolunda.

Geceleri de uyumaz oldu artık yollar. Dünyanın başının döndüğü saatlerde. Uyku, yolunu yitirdi karanlıkta. Suların mavi yolları da kirlendi tarım ilaçları, lağım suları, fabrika atıklarıyla. Gölet dedik, baraj dedik - önlerine beton setler çektik, yollarını kestik, ulaşamaz oldular göllere, denizlere. Yol yorgunu nehirler, kaybolmaya yolcu. Kuş sesleri de gitti insandan ötelere. Tersine düzüne bir yolculuk sanki. Sanki trenler, hep bir harfi eksik gider gelir gibi.

Zaman koşar oysa bazı yolların yalın hâlini. Köstebeğin toprağa yazdığını, güvercinin göğe çizdiğini. Ay, bütün yolcuları takip eder. Koruyucu bir sokak köpeği gibi. Yol kenarındaki ağaçlar da, evler de, telefon-telgraf direkleri de, gökyüzü de gider yolla, yolcuyla birlikte. Gecenin çamuruna bata çıka. Kaygılarımız, sıkıntılarımız, umutlarımız, özlemlerimiz de yol alır bizimle. Özlenene yaklaştıkça yavaşlar saatler, bitmez olur yollar. Aklın çamuruna bata çıka.

Gece, düş kuyularına inilir. Zihnin dolambaçlı yollarına… Korku tünellerine… Girdaplarla insanın uçurumuna inilir. Kör kuyusuna düşer insan. Coşkulu, kaçamak buluşmalara gider ya da. Kan ter içinde kalır tenin yolları. Anılara gidip gelmekten, düşlere dalmaktan... Yitik Cennet’e uzanır bu yol. Bir ayağı hep aynı yerde hareketsiz duran pergel gibi de olsa insan. Bir çemberi dönüp dursa da. Gidilemeyene aklından gider. Varılamayana aklından varır.

Söz, böyle böyle yol alır boşlukta. Karanlıkta dallanır budaklanır en çok. Şiire durur insan, yazıya varır. Yolsuz çöllerin yolcusu olur. Dönüşü yok uzaklara giden. Kitaplarda başkadır ötelerin havası. Başka odalara, başka güneşlere uyanmak… Başka biri olmak soyunup kendimizden, başka bir yaşantının, geniş bir zamanın içinde… Bir başka göçler çağında… Sıcak bir bakış hanı aradığımız. Kararsız kaldığımız dört yol ağızlarında. Aşkın yokuş yollarında dizlerimizi kanattığımız. Yitirmenin dikenlerine takıldığımız. Ayrılıklara kapaklandığımız ya da apansız.

Nereye gider kahve falındaki yol? Geçmiş nerede kalır? Gelecek nereye, nasıl, neden varır? Beyaz atı tökezler, prens yere düşer. Kalpten kalbe giden gizli yol kapanır. Kendini rüzgara bırakmış bir orman çiçeği gibi gelir aşk oysa. Çin’i bir uçtan bir uca kat eden Mao’nun uzun yürüyüşü gibi. Yollar yolcusu Evliya Çelebi’nin ısrarı gibi. O dağ yoludur – sevgiliye kıvrılan. Yollar, ayırır da kavuşturur da. Aynı yoldur hem gelmeye hem gitmeye. Uzağın çekiciliği, ardında bırakılanların özlemine de dönüşüverir bazen. Var olan yollara sığmaz bazı aşklar da, bazı insanlar da. Yoldan çıkıp kendi yolunu yaratır. İlk aralıktan günaha bile sapar. Bir uzağa öyle tutkuyla bakar.

Yol, hep çağırır. İsyana, aşka, özgürlük aranışına, adalet talebine. Bir sır saklar gibidir yolun duruşu. Kan lekesidir çünkü tarihin ayak izi kitaplarda. Bir bilinmezdir yol - korkutsa da çok zaman yolun çağrısına kulak tıkamak, ölümdür. Ölüm, bir yolun upuzun uykuya dalışı. Dante ile de yürüdük cennet-araf-cehennem yolunda, Don Kişot’la da yenilgiler yolunda. Orhan Veli’yle “Hürriyet’e Doğru” da, Turgut Uyar’la “Yokuş Yol’a” da. Muş-Tatvan yolunda da yürüdük. Muş-Tatvan yolunda güllere de devlete de inanmadık. “elimde tutuyorum yolu / daha çabuk varmak için / sana” diyen Oktay Rifat’a kandık, Lorca’yla “Bilirim de yolları / Varamam Kurtuba’ya” dedik. Langston Hughes’la “Bir Zenci Kızın Türküsü”nü de söyledik bağıra çağıra: “Dixie’de, ta güneyde bir yol / (Kalbim yaralı, paramparça) / Asmışlar karabiberimi / Dört yol ağzında bir ağaca.”

Gonca Özmen

KAFKAOKUR Dergisi, Mart 2019  Çizim: Eren Caner Polat
2010 · KAFKAOKUR