Var Ol da, Gerekirse Göç!


Kız arkadaşımın telefon konuşmasına kulak misafiri oldum: "Senden sonra ben de emin olmak adına baktım, evet gökkuşağı yedi renk ama daha derinine girince gözle göremediğimiz daha fazla renk olduğu da söyleniyor bilimsel olarak." Ah, canım benim diye düşünüyorum içimden, yine muhtemelen kimsenin takılmayacağı bir ayrıntıyı kafasına takıp, fazlaca düşünce enerjisi harcıyor. Derken günün yorgunluğuyla bedenimi koltuk üzerine emanet edip tıpkı kız arkadaşım gibi (!) anlamsız derin düşüncelerde buluyorum kendimi. Oturduğum koltukla birlikte sanki buruşarak uzay boşluğuna ışınlanıyor, Aladdin (uçan halısı olan) misali yerçekimini alt edip savrulmaya başlıyorum. Madem, diyorum, gözle görülmese dahi, bilimsel olarak gökkuşağının daha fazla rengi olduğu biliniyor, niçin yedi renkli olduğunu kabul etmeye devam ediyoruz? Mesela bir bilgi yarışmasında "Gökkuşağı kaç renkten oluşur?" sorusu sorulmuş olsa ve yarışmacı "yedi" cevabını vermese elenmesi mi gerekir? Bu beni, insan sadece gördüğüne mi inanır, inanmak mı ister gibi düşüncelerden alıp, insanın görmediği Tanrı'ya olan inancını düşünmeye itiyor ve düşünce girdapları içinde oradan oraya sürüklüyor. Maalesef. Hâl böyle olunca, inanmazsınız ama gökkuşağından, Nietzsche'ye kadar varıyor konu. Nietzsche'nin, papaz olan babası sebebiyle, din faktörünün büyük rol oynadığı bir çocukluğu olmuş ve bu çocuk büyüdüğü zaman, "Tanrı öldü!" tezini sunmuştu. "Tanrı yoktur" söylemi yerine böyle bir söylemi kullanmış olmasını egosantrik bulmuşumdur hep. Çünkü "Tanrı yoktur" söylemi onu, tüm geçmişinin bir hata olduğu ve ailesinin de hayatlarını büyük bir yanlış içinde geçirmiş oldukları gerçeğiyle yüz yüze bırakırdı. Bunu sindiremeyen bünye Tanrı'yı öldürmeyi tercih etti. Tabii, böyle kıymetli bir düşünür ve yazarı orijinal diliyle okuyup değerlendirmek daha doğru olacaktır ama şu hayatta Almanca öğrenme ihtimalimi, Demet Akalın ile düet yapma ihtimalimden daha düşük gördüğüm için Almanca çevirilerden okuduğum kadarıyla konuşmak durumundayım.

Ah canım, ne yaptın bana? Şu koltuğun şeklini alırcasına kendimi bırakıp, göbeğimi kaşıyıp, meyvemi yedikten sonra uyuklamaya başlayan bir adam olamayacak mıyım bu hayatta? "Yemeklerimize kattıklarından mı böyle insanlara dönüştük biz?" diye dönüp sormak istiyorum kız arkadaşıma. Hatırlıyorum, üç-dört yaşlarında da Aladdin'e dönüştüğüm anlarım çokça oldu benim. Telefon üzerinden danışmanlık yapan, bu düşünce girdapları içinde kaybolmama sebep olan kahramanımız da Prenses Yasemin oluyor bu durumda. Teşekkürler Prenses Yasemin.

Düşüncelerimin hepsini adım adım size aktarmayı çok isterdim ama bunun için hep birlikte birkaç sene harcamayalım ve ben size finalde vardığım kanıyı ileteyim: İnsan görmediği şeye inanır, inanmak da ister. Bu bir dilek, umut, yaşama tutunma arzusu. İnsan gördüklerinden şikâyet edip, göremediklerinin varolması inancına takmıştır kafayı. Arzuyla, istekle yaşamak önemlidir. Gördükleri çoğu zaman hoşuna gitmemiştir çünkü. Ben bu yüzden hiçliğe inançlı insanlara saygı duyar ve güçlü insanlar olduklarını varsayarım. Hele ki yaşamlarını, fakirlik ve birtakım sınırlar içinde geçirmeleri reva görülmüş olan bir halkın coğrafyasında. Anlatacak elbette çok şey var fakat bu yazı, bu dergideki ilk yazım, "Nasıl bir psikopata çattık!" dedirtmek istemem şu dakikada. Üstelik bu konuda söylenecekler, bu dergide bana ayrılan süreyi-sınırı çokça aşar. O hâlde ne yapıyoruz? Devam ediyoruz.

Asıl konumuza ve uzay boşluğunda uçuşan koltuğumuza dönecek olursak, "Finalde geldiğin düşünceye göre, gökkuşağının yedi renkten fazla olduğuna inanmamız gerekirdi, burada bir yanlışlık yok mu?" sorunuza, "Evet, var!" diyeceğim. Buradaki inançsızlığımız, işin içinde bilim olduğundan mütevellit gibi geliyor bana biraz. Müzik kariyerim profesyonel anlamda başlamadan önce kuvvet kondisyon koçluğu yapıyordum. Her geçen gün ilerleyen teknoloji ve bilim sayesinde insan anatomisi, fizyolojisi üzerine doğru sanılan yanlışlar su yüzüne çıkıyor. Birtakım veriler, rakamlar değişiyor. Ezberinizi sürekli bozmak gereğinde olduğunuz bir sektör. Dolayısıyla güncel olmak ve bilimi kılavuz edinmek zorundasınız. Maalesef ki o zamanlarda da, yeniliklere açık olmayan, bu yüzden de bu güncellemeleri takip etmeyen, hatta ve hatta siz bu güncellemeleri aktardığınızda "Yok yaa..." gibi tepkilerle karşılık veren, sizi ciddiye almayan bir sürü meslektaşım vardı. Ne ironiktir ki inanmakta oldukları, gelenek gibi sürdürdükleri eski bilgiyi de aslında yine bilim onlara hediye etmişti! Dolayısıyla bu konuya uzunca bir süredir takık hâldeymişim sanırım, limitimi kulak misafiri olduğum bu telefon konuşması taşırmış. Bilime olan bu inançsızlığın savaşını yeni jenerasyonlar vermek zorunda kalacak. Eğitim sisteminde ciddi bir devrime ihtiyacımız olduğu fikrindeyim. Her şeyden öncelikli olarak üstelik! Yazımı albüm çalışmalarından fırsat buldukça tamamlamaya çalışıyorken bir de ne olsa beğenirsiniz? Prenses Yasemin yazımın konusundan tamamen habersiz olarak bana sosyal medyada, ''Ufuk'ta Bilim Var'' projesinin pankartını gösterdi. Hani şu "erkek öğrencilere yönelik" olan...

Ülkemizde beyin göçü oranlarının sürekli yükseldiği bir grafik görüyoruz. Bu bana bir yandan güzel gözüküyor. En azından göç edebilecek beyinler var diye düşünüyorum. Korkarım ki bazı şeyler değişmezse bu grafik düşmeye başlayacak. Sebebiyse, göç etmek yerine kendi ülkelerinde o güzel beyinlerini paralayan insanlarımızın artacak olması değil, göç edecek beyinlerin kalmaması olacak...

Şaşırmak istediğim bir geleceğe, taptaze 2020'den selamlar.

Ufuk Beydemir

KAFKAOKUR Dergisi, Şubat 2020  Çizim: Eren Caner Polat
2010 · KAFKAOKUR