Sarmaşıklar Arasındaki Tavşan Deliği


Ayakları içe basardı. Yani, dümdüz durduğunda ayakları karşıya bakacağına içe bakardı. Bu yüzden ayakkabılarının içeri bakan kısımları hep ezilmişti. Babam ona bu durumun zamanla düzeleceğini, doktora görünmenin anlamsız olduğunu hatta iyi ki erkek olmadığını çünkü askere bu hâlde alınamayacak olsa ne kadar üzülebileceğini söyler dururdu. Küçükken evde biriken gazeteleri toplar, sayfalarından yaptığım tomarları o daha rahat yürüyebilsin diye ayakkabılarının içlerine yerleştirirdim.

Beyaz tenli, sarı saçlı ve çelimsizdi. Boy attığında kolları ve bacakları da öyle uzamıştı ki onu bu hâliyle çok uzaktan bile ayırt edebilirdiniz. Çillerini annemden almıştı. Bir keresinde yan komşumuzu onun bir korkuluğa benzediğini söylerken duymuştum. Kötü bir insandı, yüzüne bakılmayacak kadar kötüydü. Eğer iyi biri olsaydı söylediklerinden utanç duyardı. Veya iyi bir insan olsaydı; güneşte ışıldayan sarı saçlarını gördüğünde onun da gözleri parlar, belki sırf çillerini izleyebilmek için onunla vakit geçirmek bile isterdi.

On yaşına bastığı gün annem ve babam onun artık benimle sinemaya gidebileceğine karar verdi. Biz de onun yaş gününde vizyona giren, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir filme bilet aldık. Film, Paris’te yaşayan bir kızın mutluluk arayışını anlatıyordu. Bittiğinde hava güzel olduğu için yürümeye karar verdik ve film hakkında konuşmaya başladık. “Çocukken gerçekten de zaman çok yavaş geçiyor,” dedi, bunu bilebilirmiş gibi veya artık büyümüş ve zaman onun açısından da hızlanmış gibi. “Yavaş geçiyor çünkü şu an yaşamak için çalışmak ve daha iyi yaşamaya çalışmak zorunda hissetmiyorsun. Bu çok güzel bir şey.” Hararetli konuşmaları severdi, tartışabileceği bir konu varsa sonuçlandırana kadar susmazdı. “Hayır güzel değil. Sen mesela; arkadaşlarınla dışarı çıkıyorsun sabahlara kadar gelmiyorsun. Sonra onlarla telefonda konuşurken kahkahalar atıyorsun. Yan odadan duyuyorum ben. Sonra yine dışarı çıkıyorsun. Akşam yemeklerinde yoksun. Annemle babam bütün gün işle ilgili konuşup duruyorlar. Ben sıkılıyorum. Zaman geçmek bilmiyor,” dedi. “Ben senin yaşındayken de sokaktan eve girmezdim. Hava karardığında bile arkadaşlarımla dışarıda olurduk.” O zaman onu üzdüğümü anladım. Sustu ve hiç cevap vermedi. Küçük bir çocuk için pek neşeli bir doğum günü sayılmazdı.

Resim yapmaya bayılırdı. Ödevlerini bitirdiğinde, eğer evde ben de yoksam odasına kapanır ve saatlerce çizim yapardı. Her resminde farklı bir kız çocuğu olurdu. Çoğunun vücutları çirkin, yüzleri belirsiz ama hepsinin ayakları muntazamdı. “Burada hayvanat bahçesindeki tüm hayvanları kurtarıyorum; bir fil, birkaç tane kuş, bir kaplumbağa ve yanlarına kendisini çizmişti, bunda da çok uzaklara yaşamaya gitmişim; bir gezegenin üstünde duruyordu, burada uçarak tüm ülkeleri geziyorum.” Her birinde tek başına. Bir de okumayı çok severdi. Ona kütüphanemden bir kitap seçer, bitirince benimle kitap hakkında konuşmasını söylerdim. José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı’nı getirmişti bir keresinde. “Bana bu kitabı vermene çok sevindim,” dedi. Kitabı yerine koyarken hiç sevinmiş gibi durmuyordu. “Şimdi benim de bir şeker portakalı ağacımın olması gerek.” Nedenini sordum. “Böylece ben de onunla konuşabilir, altına uzanıp hayallere dalabilirim.” Ona neleri hayal ettiğini sorduğumdaysa bana cevap vermedi. Bir süre benden kitap da istemedi. Yalnız bir çocuktu. Diğer çocukların onu aralarına almak istememelerini anlamıyordum. Ayakları yüzünden mi? Hâlbuki herkesin sevebileceği biriydi o; her zaman uyumlu ve neşeli bir çocuk olmuştu. Büyüyünce, diyordum her şey değişecek, hepsini unutacak. O günü her gün düşünüyorum. Üniversitenin ilk senesiydi ve yarı yıl tatilinde eve dönmüştüm. Becerebildiği kadar hızla koşup upuzun kollarıyla beni sarmıştı. Yemeğimizi yedikten sonra elimden tutup beni odasına götürdü. Duvarı tamamen kaplayan kütüphaneyi kitaplarla doldurmuştu. Hangi kitapları okuduğundan, hangilerini sevmediğinden, hangilerini merak ettiğinden bahsetti. Yatağının arkasındaki pencereden dışarı baktım. Kış olmasına rağmen güneş apaçık havada her yeri ısıtıyordu. “Burayı harika bir kütüphaneye çevirmişsin. Akşam senin seçtiğin bir kitabı okumaya başlayabiliriz. Şimdi biraz dışarı çıkalım.” Mutlu olduğu zamanlar onu görmeliydiniz. Yüzündeki her mimik daha da güzelleşirdi. “Tamam öyleyse,” dedi, “ama akşam okuyabilmek için kısa bir öykü seçeyim.” Kitaplığını biraz karıştırdı, bazılarının sayfalarına göz gezdirdi. Sonra bana Richard Bach’ın Martı Jonathan Livingston’unu uzattı. “Bunu çok merak ediyorum. Akşam sana okurum,” dedi.

Dışarı çıktık. Ona ben buralarda yokken neler yaptığını sordum. Okula gidip geldiğini, ödev yapmaktan hoşlanmadığını, ödevlerin amacının insanların daha itaatkâr olmalarını sağlamak olduğunu hâlbuki artık bilgilere internetten kolayca erişilebildiğini söyledi. Bu yaşta bir çocukla konuşacaklarımız daha basit şeyler olmalıydı. “Peki çıkıyor musun dışarı hiç? Nerelerde oynuyorsunuz?” diye sordum. O zaman kimsenin bilmediği ayrı bir evi olduğunu ve sadece bana gösterebileceğini söyledi. Meraklanmıştım. Yürümeye devam ettik. Evin birkaç blok ötesinden beni sağa döndürdü. Bana gösterdiği o sarmaşıktan evi dün gibi hatırlıyorum. Güneş önümde öyle parlak duruyordu ki evi görebilmek için iyice yaklaşmayı beklemem gerekmişti. “Burası terk edilmiş bir köşkmüş. Kimse uğramıyor. Sanki görünmez gibi. Bir tek ben görebildim.” Doğru söylüyordu. Küçüklüğümden beri aynı yerde oturuyorduk ama bu evi hiç görmemiştim. İçeri girebileceğimizi söyledi. Tehlikeli olduğunu düşündüğüm için uzaktan bakmayı teklif ettim ama o ısrar etti.

Köşkün verandasından geçip içeri girdik. Sarmaşıklar tavandan duvarlara kadar ilerlemiş kolonların üstünde durmuştu. Pencerelerden kendine yer bulup eve sızan güneş onun sarı saçlarında parladı. “İşte burası benim evim,” dedi. “Sen ne yapıyorsun buraya gelip?” diye sordum. Güldü. Neler yapmıyordu ki? Oyun oynuyordu, okuduğu tüm kitapları burada baştan yazıyordu. Yukarı çıktık. Merdivenlerin gıcırtısı boş köşkte yankılandı. Bazıları tamamen çürümüş bazıları kırılmıştı. “Bence daha fazla ilerlemeyelim ne dersin? Ev hiç sağlam durmuyor,” dedim. Üst kattaki holde ilerlemeye başladı ve Lewis Carroll’ın Alice Harikalar Diyarında kitabından bir replik söyledi.

"Bu civarda ne tür insanlar yaşıyor?" diye sordu Alice. "Şu yönde," dedi kedi, sağ patisiyle yuvarlak çizerek, "bir şapkacı yaşar," diğer patiyi sallayarak da "burada da mart tavşanı yaşar. İstediğini ziyaret edebilirsin: ikisi de zırdeli."

Bunları söylerken holün eksilmiş tahtaları üzerinde bir ip cambazı gibi kollarını açarak yürüyor, bazılarının üzerinden atlıyordu.

"Ama ben deli insanların arasında olmak istemiyorum," diye belirtti Alice.

"Ah, bu konuda bir şey yapamazsın," dedi kedi, "buradaki herkes deli. Ben deliyim. Sen delisin."

Ayaklarını izliyordum. O ince tahtaların üstünde dengesini sağlamakta güçlük çekiyordu.

"Benim deli olduğumu nereden biliyorsun?" dedi Alice.

"Olmak zorundasın," dedi kedi, "yoksa buraya gelmezdin."


Tahtaları eksilen yerleri sarmaşıklar doldurmuştu. Tedirginliğimi saklamakta güçlük çekiyordum. O bir tahtadan başka bir tahtaya zıpladıkça ona sesleniyor, yanıma gelmesini söylüyordum. Bana hiç bakmıyordu. Büyük ihtimalle her geldiğinde oynadığı bir oyundu bu ve kendini hiç tehlikede hissetmemişti. Tekrar zıpladı ve bu sefer ayağı tahtaların içine girdi. “Lütfen dur artık,” diye bağırdım. Sesim onu korkutmuş olacak ki aniden bana döndü ve koşmaya yeltendi. Ama ayağını tahtaların arasından kurtaramadı. Merdivenin kalan basamaklarından atlayarak hole çıktım. Sonra sağır eden bir gürültüyle tahtalar yerinden oynadı, aşağı düşenlerin yerine onun sığabileceği kadar bir delik bıraktı ve artık daha çok ortaya çıkan sarmaşıkların içinde kaybolup gitti.

Şubat ayının en sıcak gününde onu kaybettim. Zamanı geldiğinde o evi terk etmek benim için çok zor oldu ama o benimle birlikte her yere geldi. Gitmeden odasında bana okumak için bıraktığı kitabı da yanıma aldım. Okumuş olsaydı çok sever, belki kendini Martı Jonathan’a benzetirdi. Çünkü o da diğer martılardan ayrılmış ve gün batımına kadar sürekli uçmuştu. Ve yaşasaydı eğer, eminim her anını uçmanın keyfine varmak için kullanırdı.

Nihan Özkoçak

KAFKAOKUR Dergisi, Mart 2019  Çizim: Rabia Aydoğan
2010 · KAFKAOKUR