Kafka'nın Gölgesi Kimleri Aydınlatıyor?


Bir sabah senelerdir uyandığınız odada gözlerinizi açıyorsunuz. Yüzünüzü yıkamak için banyoya gidiyorsunuz, aynaya bakıp gözaltınızdaki halkalar yüzünden iç geçiriyorsunuz ama çok da umursamıyorsunuz. Ayılmak için kendinize kahve yapıp evden çıkmadan haberlere bakmak niyetiyle bilgisayarın başına geçiyorsunuz ki, kapı çalıyor. Karşınızda FBI formalı birkaç adam var. "Kitap okuyor musunuz? Evinizde kitap var mı?" diye soruyorlar. Kendinizi bildiğiniz günden beri yeni kitaplarla zenginleştirdiğiniz kitap koleksiyonunuzu ve yeni yaptırdığınız camlı kitaplığı aklınızdan geçirerek "Evet, evimde çok sayıda kitap var," diye yanıtlıyorsunuz. Tüm dünyada kâğıttan bulaşan ve insanın beynini ele geçiren çok tehlikeli bir virüs tespit edildiğini, kitapların imha edileceğini, bu nedenle tüm kitaplarınıza el koymaları gerektiğini söylüyorlar. Ayrıca tehlike geçene kadar kitap okumanız da yasak. Neden mi? Salgın var dediler ya. Bu nedenin size mantıklı gelip gelmediğini kimse umursamıyor. Kafkaesk dünyaya hoş geldiniz. Artık hiçbir şey umduğunuz, bildiğiniz veya olması gerektiği gibi olmayacak. Dava’nın kahramanı Joseph K.’nın ilk sabahını hepimiz hatırlıyoruz, değil mi?

Prag’da yaşayan ve uzun yıllar boyunca bürokratik bir kurumda çalışan Kafka, romanlarına yansıttığı gözlemlerini, çıkarımlarını ve roman kişilerini bu bürokratik dünya içerisinde inşa eder. 2017 yılında Everest Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan Franz Kafka Ofis Yazıları kitabının ön sözünde de değinildiği üzere, Kafka’nın büyüklüğünü ve Kafkaesk'in doğuşunu onun bürokrasiyle dolu ofis işlerine borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz. "İş yaşamının gerçekliği ve sayılara-istatistiklere-raporlara dayanan gerçek dışılığı, Kafka’yı bir hayli meşgul ediyor. Teknik tarifleri, hukuki açıklamaları, yetki ve sorumlulukları çok titiz biçimde açıklayan yazar; bir deneme kaleme alıyor gibi. Mevzuatlarla örülü bürokratik organizasyon; Kafka’yı emek, haklar ve çalışma şartları üzerine düşünmeye itmiş belli ki. Bu nedenle memur ve yazar ayrımı önemli. Bununla bağlantılı bir diğer nokta, kurum mantığı ile hayatın akışını anlamlandırmaya çalışan, memur ve yazar Kafka’nın aynı anda varoluşu: Denetlediği standartların ötesine geçen Kafka..."

Kafka, bu ofis yaşantısının içerisinde en çok çarkın yöneticilerinden epey uzakta olan ve devletin aygıtlarıyla karşı karşıya kalan bireyin öznel deneyimindeki rasyonellikten uzak tarafa odaklanır. Çarklar arasında öğütülen bireyin yaşantısını romanlarına yansıtan Kafka, öğütülmeden önce bu mağluplardan geriye bir şey kalmasını ister gibi onları romanlarının kahramanı yapar.

Kundera’ya göre Kafkaesk, toplum bilimsel ya da siyaset bilimsel bir kavram değildir. Kafkaesk, totalitarizmin tanımını ortaya koymaya çalışan bir şey de değildir. Kafkaesk, insanın ve onun dünyasının temel bir olabilirliğini, tarihsel olarak belirlenmeyen ve insana neredeyse her zaman eşlik eden bir olabilirliği temsil eder.

Kundera’nın Roman Sanatı isimli kitabından hareketle, Kafkaeskin belirgin üç niteliği şöyle sıralanabilir:

1. Kurumlar, kendi ilan ettikleri yasalara göre işleyen ve bireylerin anlayamadığı mikro dünyalardır.

2. Bu mikro dünyalarda insanın fiziksel varlığı, Platon’un mağarasındaki gibi bir yanılsamadan ibarettir.

3. Ne sebeple cezalandırıldığını anlayamayan bireyin kendi içerisine dönerek kendi kendisini suçlama mekanizmasını harekete geçirmesi, çarkın işlediğinin göstergesidir.

Dünya edebiyatında iz bırakmış birçok yazarla kıyaslandığında, başka yazarlar Kafka’yı nadiren alıntılamıştır. Ancak Kafka’nın dünya edebiyatına olan etkisinin genişliği, bu durumla ters orantılıdır. Dünya edebiyatında Kafkaesk'in görüldüğü yazarlar arasında Elias Canetti, Heinrich Böll, Erich Nossack sayılabilir. Yorumcuların büyük bir çoğunluğu Beckett’i de bu listeye dâhil eder. Distopik ögeleriyle dikkat çeken kitapların büyük bir kısmında da Kafka’nın etkileri açıkça görülebilir (Akla ilk gelenler George Orwell ve Ray Bradbury). Kafkaesk'in yansımaları sadece edebiyat alanında kalmaz, sinemada da bu etkiyi görmek mümkündür. “Sayısız film ve televizyon çalışması Kafkaesk olarak tanımlanmıştır ve stil özellikle distopik bilim kurguda öne çıkmaktadır. Patrick Bokanowski'nin filmi The Angel (1982), Terry Gilliam'ın filmi Brazil (1985) ve bilim kurgu kara film Karanlık Şehir (1998) gibi filmler bu şekilde tarif edilmiş olan türler arasındadır. The Tenant (1976) ve Barton Fink (1991) gibi diğer türler içinde yer alan filmler de bu şekilde tarif edilmiş filmler içinde yer almaktadır. Televizyon dizileri The Prisoner ile The Twilight Zone, sıklıkla Kafkaesk olarak tanımlanmaktadır.”

Kundera’nın yorumundaki 2 numaralı madde, bana edebiyatımızdaki önemli bir kitabı anımsatıyor: Aziz Nesin’in nesiller boyu bilinen anlatısı Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz. Roman, ilk bakışta klasik bir bürokrasi eleştirisi gibi görünse de üzerine biraz düşünüldüğünde Kafkaesk'in temel niteliklerinin tamamını barındırdığı fark edilebilir. Önce radyo oyunu olarak yazılan metin, gördüğü büyük ilgi sonrası tiyatro sahnesine uyarlanır. Çizgi roman ve televizyon uyarlamasından sonra 1977 yılında roman olarak okurla buluşan Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, kurumlara karşı hakkını ararken bir kimliğinin olmaması başına bela olan Yaşar’ın kurumlar kendisinden hesap sorarken ortaya çıkan ve yanlış bilgilerle dolu resmi evraklarının hikâyesi aslında. Bürokrasi, yine kendi yasalarıyla işliyor; bir yanılsamadan ibaret olan ve bir kimliği olsa başına bunların gelmeyeceğini düşünen Yaşar, tüm yaşananlar için kendini suçlar. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ın bu denli ilgi görmesine şaşıran Aziz Nesin, bu ilgiyle ilgili fikirlerini şu sözlerle dile getirir: “...Ünümün bu kadar yaygınlaşmasına, beni bu kadar sevmenize ilk zamanlar akıl erdiremiyordum ama, şimdi biliyorum artık... Nasıl hepimizde biraz Don Kişot’luk varsa, demek biraz da Yaşar Yaşamaz’lık varmış... Başıma gelenler yabancınız olsaydı, sever miydiniz beni, arar mıydınız?”

Oğuz Atay’ın "Korkuyu Beklerken" öyküsü, Türkçede Kafkaesk'e en çok örnek gösterilen metinlerden biridir. Bireyin yabancılaşması, kendine ve yaşadığı dünyaya karşı umarsızlaşması ve geleceğe dair iyi beklentilerinin körelmesi Kafkaesk ögelere kanıt olarak gösterilir. Yıldız Ecevit, Oğuz Atay öykülerindeki Kafkaesk yansımaları şu sözlerle anlatır: “Atay’ın ilk üç öyküsündeki (Beyaz Mantolu Adam, Unutulan, Korkuyu Beklerken) Kafkaesk tonlama, yalnızlık/ yabancılaşma/ iletişimsizlik ekseninde üreyen bir anlam ağıyla kısıtlı değildir. Bu öyküler, kurgu/yapı düzleminde de Kafka izleri taşırlar; Ferit Edgü’nün Kafka/Beckett tonlamalı öyküleriyle birlikte Türk öykücülüğündeki ilk Franz Kafka etkisinin örnekleridir.” Yıldız Ecevit’ten yaptığımız alıntıda, metinleri Kafkaesk ile birlikte anılan bir diğer yazar Ferit Edgü’dür. Ferit Edgü, yazınsal yaratıcılığa yüklediği anlamla Kafka’dan ayrı düşün ikliminde dursa da yazdıklarını yok etmeye yönelik isteği Kafka ile Edgü’yü benzer bir noktada buluşturur. Yıldız Ecevit’in Kurmaca Bir Dünyadan isimli kitabında altını çizdiği gibi Kafka ve Edgü’nün eserlerindeki yabancılaşmış dış dünya ve karamsar ana ton, verilen mesajların olumsuz olduğu yönünde bir algı yaratmış olsa da her ikisi de olumsuzdan olumluya giden yolda evrenseli ve sonsuzluğu yakalamanın peşindedir.

Franz Kafka, bürokrasinin çarkları arasında ezilmeden evvel tüm tanıklıklarını yazıya döker ve onu okuyanlar, bildik bir iç sıkıntısının evrenselliğiyle yüzleşir.

Özge Uysal

KAFKAOKUR Dergisi Franz Kafka Özel Sayısı  Çizim: Berna Yangın
2010 · KAFKAOKUR