Her Şeyden Öte Benim Kahramanımdı Abim...


Her şeyden öte benim kahramanımdı abim. Hep soruyorlar bir abi olarak mı seviyorsun onu bir sanatçı olarak mı diye, benim abim olmasa sanatçı olarak da severdim. Bu ikisinin beraber olması ise başka bir şey. İkisi birbirinden ayrılmıyor. Buna şans diyeyim. Öyle bir adamla beraber olmaktan, onunla beraber yaşamaktan, çocukluğumun bir kısmının onunla geçmesinden ötürü çok şanslıyım. Kimlik oluşumumda, belki bugün sanat yapmamdaki en önemli faktördür abim, onun anlattıkları, onun yaptıkları. O zehri verdi bana, sanat zehrini. Çocukken ona sormuştum, ben sabah 8 akşam 5 bir iş yapmak istemiyorum, ne yapacağım ne edeceğim diye, abim de istemediğin bir şey yaparak mutlu olamazsın, elbette istediğin işi yapacaksın, istemek de yetmiyor çalışacaksın demişti. Bu iş yıllar sonra sanata evrildi.

Aramızda 13 yaş fark vardı. Ben 5 yaşındaydım abim evden ayrıldı, üniversite için İstanbul’a gitti. Abimin müziğe başlamasına amcamın Almanya’dan getirdiği bir gitar vesile olmuş. Ama üniversiteye gidene kadar ailenin Kazım’ın müzisyen olacağına dair bir fikri yokmuş. Herkesin, okuyacak kaymakam olacak diye bir beklentisi varmış onunla ilgili. Ama abim çok hazır gitmiş, Hopa’dan rock dergileri, entellektüel dergiler alarak, Pink Floydları, Bob Dylanları okuyarak gitmiş İstanbul’a ve ilk iş onların kasetlerini alıp dinlemiş. Yani aslında hep aklındaymış müzik yapmak. Üniversitede ilk yılından sonra gitar çalmış eylemlerde, kampüslerde... Sonra hayatında onu en mutlu edecek şeyin müzik olduğuna inanmış ve iyi ki de inanmış.

Hopa’dan derece yapıp üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gitmesi ama sonraki yıl okulu bırakıp müzik yapmaya karar vermesi ailede bir endişe yaratmış. Ama aydın, demokrat bir ailede büyüdük biz ve her zaman desteklendik. Babam da ne istiyorsan odur, biz sana inanıyoruz diye desteklemiş onu. Belki de bekledikleri gibi kaymakam olsa böyle bir gücü olmayacaktı hayatta. Aslında sanatın politikadan daha üstün olduğunu kanıtlamış oldu. İyi ki de sanatçı olmuş abim. O anlamda rahat ve destek veren bir ailede büyüdük. Biz de onları mahcup etmedik, onların karşısına utanılacak bir şeyle çıkmadık. Sanat yaptık, birilerinin kalbine dokunduk, şarkılar söyledik.

Abimin sesi çok özel bir sesti, herkeste olan bir şey değildi. Ciğerden geliyordu, çok güzel bir tınısı vardı. Elbette bazen diyorlar benziyorsun diye ama ben ses olarak benzetemiyorum. Örnek aldığım kişi abim ve şanslıyım ki ailemin içerisinden bir kahraman bu. Herkesin bir kahramanı olur, benim de kahramanım o. Bu benzetilme durumu ilk zamanlarda çok rahatsız ediyordu beni, 20’li yaşlarımdayken, müzik yaparken insanlar nasıl bakar, saçlarımı mı kessem gibi şeyler düşünüyordum. Sonra yapacak bir şey yok ben buyum, böyleyim, şarkı söylemek istiyorum dedim kendime. Ben yapmak istediğim şeyi yapıyor olmak istiyorum, bununla mutlu olacağım, beni en mutlu eden şey şarkı söylemek diye düşündüm. Bunu da vurgulayan biriydi abim. “Olduğunuz gibi olun”u vurgulayan biriydi.

Bir sürü Kazım çıksın diyordu. Bir sürü Kazım gibi müzik yapan çocuk çıktı ve Karadeniz’deki müzik coğrafyası değişti, müziğe bakış değişti. Karadeniz müziğini bir Doğulunun da, bir Egelinin de dinleyeceği hâle getirdi. Yerelde kalmamasını sağladı. Bunu elektronik gitarla, davulla ve en önemlisi doluluğuyla, samimiyetiyle verdi. Yaptığı ve söylediği hiçbir şeyin içi boş değildi. Barış istiyorum derken yalnızca bir kelimden bahsetmiyordu. Altını dolduruyor, alt metinlerini açıklıyordu. Nasıl barış istediğini anlatıyordu. Ve aslında yazdığı, röportajlarında söylediği şeyleri öyle güzel yaşayan bir adamdı ki, hiç ayrı durmuyordu söylediklerinden. Eksiği yoktu, fazlası vardı.

Abim çok okuyan biriydi. Dünya edebiyatına ilgisi fazlaydı. Lise dönemimdeyken bana çok güzel kitaplar hediye etmişti, Bitmeyen Kavga, Sofie’nin Dünyası gibi. Çok dolu bir adamdı. Kitapların içerisinde belki de kaybolmuştu, o kadar çok şey biliyordu ki. Ve okutmayı da çok seviyordu. Okuduğu, sevdiği kita-bı birine hediye etmeyi isterdi, belki son parası olsa bile onu verip o kitabı almak isterdi abim. Çünkü bir şeye inandıysa, bu çok güzel bir şey bunu kesin okumalısın diye düşündüyse ve sen onu okuduysan çok mutlu olurdu. Bundan ne çıkarttın, ne anladın diye okuyanla sohbet etmekten keyif alırdı. Belki de kitap yazacaktı, bilmiyorum. Ve yazabilirdi de, çok birikimliydi. Bu anlamda beni de etkiledi. Dünya klasiklerini bitirmişti.

Babam anlatır, Hopa’dayken her hafta iki kitap alırmış. Hopa’dan İstanbul’a hazır gelip burada Hopa’da ulaşamayacağı kitaplara da ulaşıp geri kalanlarını da burada okumuş. Bu tabii üretimini de etkilemiştir, ne ekersen onu biçersin, derler ya. Ne kadar okursan, o kadar yazarsın. Ne kadar gezersen, o kadar görürsün, o kadar şarkı yazarsın.

Son bir anısı var aklımda, bana yılbaşında söyledi kanser olduğunu. 2004’ün 31 Aralık günü. Ben tabii çok üzüldüm. Bana şöyle dedi:

“Korkacak bir şey yok Niya, en kötü 49’u bulacağız,”

Bana “Niya” derdi hep. Ve arada 15 sene vardı, 15 sene çok azmış diyip onun pazarlığını yapıyordum abimle. Kaldı ki altı ay sonra kaybettik onu. Çok inanmıştım, beni ilk kez yanılttı. İlk kez bana dediği bir şey doğru çıkmadı.

“Bu hastalığı yeneceğim, ölüm mölüm yok. Ben şarkı söylemeye devam edeceğim. Öyle bir şey düşünmeyin,”

diyordu. 25 Haziran’da kaybettik, bana tek yalanı buydu abimin. Bana ne söylese çok inanırdım, buna da çok inanmıştım. İnsanın hafızasında acı şeyler daha çok kalıyor maalesef. Aslında bir sürü tatlı anımız var, halı saha maçlarımız var, köyde yaşadığımız çok komik anılar var. Ama ne zaman 25 Haziran yaklaşsa... Benim en acı günüm, matem günüm. O gün hiçbir şekilde şarkı söylemem, o gün Hopa’da olurum, ailemin yanında olurum, mezarının başında olurum. Zaman geçtikçe acı artıyor, özlem artıyor. 14 senedir görmemişim abimi, sarılmamışım, koklamamışım onu ve bir ömür de göremeyeceğim. Bu çok acı bir şey, tarifi yok. Yaşanmışlığımız o kadar kısa ki, sadece 21 sene yaşayabildim abimle. Çok kısa. Bana en acı veren şey bu. Bir şarkı yapacaksın, dinletemeyeceksin mesela, âşık olacaksın anlatamayacaksın. Bir tarafım hep eksik, içimde kara bir delik var.

Şu an hayatta olsaydı her şey çok daha farklı, çok daha güzel olurdu, kesinlikle buna eminim. Çünkü abimin söyleyeceği sözler vardı. O günün siyasetinde söylediği şeyler vardı, en basitinden Çernobil ile ilgili. Karşımızda çay içtiler ve bir sürü insan öldü. Kanserin farkına varmadılar, inatlaştılar. Bugün farklı bir siyaset ortamı var. Bugün de söyleyeceği çok fazla şey olurdu. Ben abimi çok iyi tanıyorum kesinlikle susmazdı. O susmazlık da öyle güzel şeylere yol açardı ki...

Bugün bir sürü insan korkularla yaşıyor aslında, hele ki sanat dünyasında. Bunda da kimseyi yargılamıyorum, herkesin kendi hayatı sonuçta. Kimi cesaretli, kimi cesaretsizdir. Ama abim yine çok cesaretli olurdu, bugün de yüksek sesle her şey çok güzel olacak derdi. Bunu geçmişte de söylemişti, bugün de söylerdi. Ve abimi dinleyecek çok fazla insan olurdu. Çünkü abimin samimiyetine inanan bir topluluk var, belki bugün milyonlar peşinde olacaktı. Dünyaya açılacaktı, dünya müziği yapacaktı. Belki barış elçisi olacaktı. Maalesef çok kısa yaşadı. Bugün yaşasaydı etkisi daha fazla olurdu.

Özellikle gençlere önerim; Kazım Koyuncu’nun röportajlarını okuyun, bu adam yalnızca şarkı söylememiş, bir şey anlatmaya çalışmış, üç beş kişilik değil büyük bir sevgiden bahsetmiş, birçok insana ulaşmak istemiş, dünyadaki barıştan bahsetmiş, keşke şarkılarımda bahsettiğim beraberlik gerçek olsa demiş, hep hümanizmden bahsetmiş. İnternette birçok röportajı, videoları var. Gençler bunları okusunlar, izlesinler birçok şey değişecektir. Ben pek çok kişi tanıyorum “Kazım benim hayatıma dokundu,” diyen. KAFKAOKUR'u da pek çok genç okuyor, onların birçoğu aslında Kazım Koyuncu şarkılarını da biliyordur. Onlara diyeceğim şey Kazım’ın videolarını, konser kayıtlarını izleyin, oralarda söylediklerini dinleyin, röportajlarını okuyun. Okudukça yetmeyecek, başka şeyler okumak, araştırmak isteyeceksiniz.

"Bütün dünyanın bütün toprakları hepimizindir. Bütün şarkılar, dünyadaki tüm insanlarındır, tüm topraklar da memleketimizdir."

Niyazi Koyuncu

KAFKAOKUR Dergisi, Haziran 2019  Çizim: Cansu Akın
2010 · KAFKAOKUR