Gürültüde Okumak


Gerçek hikâyeler iyi bitmeyebilir. Çünkü gerçeğin sevilmek, beğenilmek, ‘umudu dürtmek’, bizi ikna etmek veya daha çok izlenmek ya da okunmak gibi bir derdi yoktur. Gerçek, tasasızdır. Aklına geldiği gibi devam eder işine. Gerçeğin umut vermek diye bir görevi de yoktur. Biz o yüzden yazarız, film çekeriz, şiir yazarız, resim yaparız. Dünyanın gerçekliğine insanın kendi gerçekliğini katabilmek, toplam gerçekte insan aklının, insan ruhunun yaratabileceği güzelliklerle umuda, iyiye, doğruya yer açabilmek için. İnsan, dünya gerçekliğine müdahale etmeye kalkışan, buna inanmış, bunda inat eden tek canlı türüdür. Ve bir kayayı durmadan tepeye tırmandıran, aşağıya yuvarlandıkça yeniden yukarı iten Sisifos için Albert Camus’nun dediği gibi onu “mutlu hayal etmek gerekir”. Gerçek, mutlu değildir. Biz onu hayal ederek, hayalimizi ona dayatarak değiştiririz. Bu yüzden insan olmak meselesi, inat etmek meselesidir.

Şimdi dışarıda kavga var. Giderek de sertleşecek, orası belli oldu. Kitap, bütün bu gürültünün neresinde duruyor peki? Neresinde durmalı? Dışarıdaki gerçeklikle kitap okuduğumuz (ve sonra o kitaplarla tatlı, kırılgan Instagram fotoğrafları çektiğimiz) battaniyeli, çiçekli odaların arasında bağlantı ne? Böyle bir bağlantı yokmuş gibi davranmak, edebiyatı dışarıdaki seslere kulaklarımızı tıkamaya yarayan “kendine ait bir oda” olarak tasarlamak sürdürülebilir bir inat mı? İyi bir inat mı? Edebiyat dışarıdaki hayat karışınca kendimizi kilitlediğimiz ve korku içinde zamanın geçmesini beklediğimiz bir panik odası mı?
Zamanın en berbat şakası şu: zaman, ömre eşit. Zamanın geçmesini beklemek ömrün geçmesini beklemek, aslında bir an önce ölmeyi istemek demek. Bu, dünyanın, ülkenin zamanı olabilir ama senin de ömrün. Bu gerçek insanlarda bazen zorlama bir aldırışsızlık yaratıyor: “Benim bir tek ömrüm var. Onu da böyle hır gür içinde geçiremeyeceğim” diyor bazıları. Öyle mi olmalı, bakalım.
Şu cümle gerçeği ifade ediyor:

“Bir tek ömrüm var.”

Peki, biz bu gerçeği hayal ederek, yaratarak ne kadar değiştirebiliriz? İçinde yaşadığımız zamana ümitsizce aldırışsız olmaya kendimizi zorlamaktan başka ne yapabiliriz?

Küçük bir deney yapalım:

Cebinizde bir kitap taşıyın. Çantanızda. Gürültüye bakarken, gürültü içinde yer alırken durup bazen o kitabı okuyun. Kitaptan başınızı kaldırdığınızda gürültüde daha önce duymadığınız sesler duyacaksınız. Gürültünün içindeki sesleri ayırt edebilmenize yarayacak okumak. Böylece gürültü, kaçmak istediğiniz bir kakofoni değil, içinde anlamlı seslerin, hatta güzel seslerin de olduğu dev bir senfoniye dönüşecek. Sesleri ancak kitap okuyarak duyabilirsiniz. Çünkü kitapsız baktığınız sokakta bir sokak görürsünüz. Kitapla baktığınız sokakta, o sokaktan başka bir insan olarak geçme imkânını seyredersiniz.

Biz, gürültülü bir ülkede yaşıyoruz. Hep öyle oldu, yeni değil. Gürültü bazen kan doldu, bazen sadece kimse birbirini dinlemediği için herkesin bağırmasından kaynaklandı. Ya da kimse birbirinin yazdığını okumadığı için...

Ama kitaplar gürültüyü dinleyerek yazılır, müzikler gürültünün içindeki melodiyi duyarak yapılır, film gürültünün içindeki yüzlere bakarak çekilir. Okumak, izlemek, dinlemek de bu gürültüden ayrı değildir. Kitap, gürültünün kılavuzudur.

Bugün dene bunu. Yanına güzel bir kitap al ve gürültünün içinde oku. Bir kaç sayfa sonra kaldır başını bak. Başka bir şey göreceksin. O gördüğün şey seni daha çok insan yapacak.

Ece Temelkuran

KAFKAOKUR Dergisi, Mart-Nisan 2017  Çizim: Eren Caner Polat
2010 · KAFKAOKUR