1 Kitap vs. 1 Film: Bizim Büyük Çaresizliğimiz


Bizim Büyük Geçmişimiz

Barış Bıçakçı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz romanı, görünürde orta yaşlarda iki arkadaşın genç bir kadına âşık olması etrafında örülmüş bir ana hikâyeden oluşsa da, bütün iyi yapıtlar gibi, dipten dibe akan başka bir hikâye, doğrusu başka bir dertle sarmalanmış gibidir. Yüzeydeki ana hikâye açıktır: İlk gençlik yıllarından beri arkadaş olan Ender ve Çetin, günün birinde ortak bir arkadaşlarının kız kardeşi olan Nihal'i, evlerinde uzun süreli bir misafir olarak ağırlamak zorunda kalırlar. İlk zamanlar basit bir ev arkadaşlığıyla başlayan bu üçgen sarmal giderek romanın merkezine oturur. Hem Ender hem de Çetin gizliden de olsa Nihal'e âşık olurlar. Ama imalarla zaman zaman dile gelen bu aşk bir türlü tam anlamıyla itiraf edilmez. Ne bu aşkın müsebbibine ne de rakibe yapılır bu itiraf. Yine de, ortada bir gariplik vardır. Üçgenin iki kenarı sanki zemini (Nihal'i) unutmuş, yukarıya doğru birbiriyle birleşmeye çalışıyor gibidir bu ilişkide. Öte yandan bu tespiti haklı çıkaracak başka bir unsur daha vardır. İki arkadaş beklenenin aksine tam olarak rakip konumuna geçmezler. Hatta Nihal'in varlığı onları bir nebze daha yakınlaştırır birbirine. Böylece sanki zemini olmayan iki kenar boşlukta birbirine ulaşmaya çalışır gibidir bu etkileyici romanda.

Ender'in, Çetin'e yazdığı mektuplarla ilerleyen Bizim Büyük Çaresizliğimiz, bir yandan da iki arkadaşın geçmişlerine dair bir yolculuğa çıkarır okurunu. Okul yıllarına, ilk aşklara, ilk gençliğin büyülü anlarına, zamanın durduğu o tuhaf zamanlara, aile hikâyelerine ama en çok da ev içlerine odaklanırız. Dışarıdan mahrum kalmış, hevesi kursağında kalmış, tam da oyunun en güzel yerinde eve çağrılmış bir çocukluk hikâyesiyle baş başa kalırız her seferinde. Ama diğer yanıyla ayrıntılarla örülmüş, belleğin en ince noktalarına uzanan, zarif, etkileyici ve sakin bir yolculuktur bu.

Barış Bıçakçı'nın asıl başarısı, hem edebiyat hem de sinemada sıklıkla kendisine yer bulmuş "aynı kadına âşık iki arkadaş" gibi bir meseleyi, umulmadık bir zemine taşımasında yatıyor. Bu üçgen sarmalın köşelerini keskinleştirmek yerine, kadın kahramanı sahneden alarak, iki ana kahramanı kendi tarihleri, tıkanıkları ve bocalamalarıyla öne çıkarıyor; üçgeni bozup iki eşkenarı hem paralel hem de tekil bir düzleme yeniden oturtuyor. Böylece, hem Ender'in hem de Çetin'in asıl meselesinin Nihal değil, geçmişleri (hem birbirleriyle olan hem de bağımsız şekilde işleyen geçmiş) olduğunu anlıyoruz. Bugüne dahil olmalarına engel olan, onları daimi bir geçmişe hapseden, hatta "ortak geçmişlerinin 'g'sinin büyük yazılması" gerektiğini söyleyen iki kahramanın romanına dönüşür Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Bir aşkın olduğu kadar bir geçmişin, en çok da evin içine hapsedilmiş bir geçmişin romanı olur kitap. Zaten romanın bir yerinde, Ender de bu durumu şöyle açıklayacaktır: "Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal'e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu."

Ama bu hikâyenin başka bir yüzü daha var: "Hareket etmediği için üzerinde acı biriktiğinin" farkında olan, dışarıda olmadığını, evde, evin içine hapsedildiğini bilen özneye, dışarıdaki her sese olduğu kadar, evdeki her eşyaya, eşyaların tabiatına, o eşyalara sinmiş hatıraya, geride kalmış zamana, bir hatıralar dizisine dikkat kesilme, belki de onunla avunma görevi de verilmiş gibidir bir bakıma. Bıçakçı, tam da bu ara noktadan hayli önemli bir sahne kuruyor okuruna. Evle, evin içiyle, unutmak, rahatlamak için oyalandığımız tüm nesne ve anlarla, zaman zaman ironik de olsa bambaşka bir alan açıyor. Madem, dışarıda değiliz, o zaman evin, geçmişin ve çaresizliğimizin tadını çıkaralım, der gibi. Tıpkı, Hakan Bıçakcı'nın da vurguladığı gibi, kitabın değilse de filmin bir langırt sahnesiyle sona ermesi belki biraz da bu yüzdendir. Çünkü, "kadın gittikten" sonra oyunun yeniden başlaması gerekmektedir.

Kemal Varol


Çaresizliğinizi Büyük Seçim İster Misiniz?

Çok erken yaşta, çok üzücü bir şekilde kaybettiğimiz Seyfi Teoman'ın, soyadaşım Barış Bıçakçı'nın romanından uyarladığı ikinci (uzun metraj) filmi Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in merkezinde üç kişi var. İkisi lise yıllarından beri yakın arkadaş olan, 30'lu yaşlarının sonundaki Ender ve Çetin. Çocukluk hayallerini gerçekleştirip birlikte eve çıkmış iki dost. Hayatları bir düzene girmek üzere. Her şey yolunda. Sonra birden yurtdışında yaşayan ortak arkadaşları, Türkiye'de tatildeyken trafik kazası geçirip hem annesini hem babasını kaybeder. Almanya'ya geri dönmesi gereken arkadaşları, Ankara'da üniversite öğrencisi olan kız kardeşini Ender'le Çetin'e emanet eder. Okulunu bitirene kadar onlarla kalmasını ister. Böylece üçüncü kişi de denkleme katılır. "Bana iyi davranmayın," repliğiyle ikilinin hayatına giren Nihal, gözle görülmeyen, elle tutulmayan bir tansiyonun yükselmeye başlamasına neden olur içerde. Başka bir gezegenden oraya düşen bu genç kadın, evin yerlilerinin dünyasını alt üst etmiştir.

Böyle özetleyince karşımızda bir aşk üçgeni var zannedilebilir. Ancak tanık olduğumuz romantizmin iki cephesi vardır: "Nihal" ile "Ender-Çetin" ikilisi. Aynı kadına âşık olmaları bu iki adamı karşı karşıya değil, yan yana getirmiştir. Kemal Varol'un da belirttiği gibi "İki arkadaş beklenenin aksine tam olarak rakip konumuna geçmezler". Öyle ki, genç kadın bir süre aralarından uzaklaştıktan sonra eve dönüp Ender'e, "Seni çok özledim," dediğinde duyduğu cevap "Biz de seni," olur. Sonra Çetin'in de aynı cevabı verdiğini öğreniriz.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in en sevdiğim yanı, karakterlerle izleyici arasına koyduğu bilinçli mesafesi. Filmin başlarında Çetin'in Ender'e çok beğendiği şarkıyı dinlettiği an, mesela. Ender şarkıyı Çetin'in elinden aldığı kulaklıkla dinler. Onlar bu güzel şarkıyı paylaşırken seyirci tek bir nota bile duyamaz, ikilinin dinlediği parçanın bir parçası olamaz. Çetin'le Ender tren yolunda yürüyüş yaparken, raya bıraktıkları ve tren geçtikten sonra yeniden ellerine aldıkları madeni paranın değişen şeklini görürler, seyirci göremez.

Seyirciyi dışarıda tutan bir diğer örnekle Ender'in Nihal'e yazdığı şiir vasıtasıyla karşılaşırız. Nihal, entelektüel birikimine ve sanat konusundaki yetkinliğine güvendiği Ender'den kendisi için bir şiir yazmasını ister. Ve Ender'in dizelerine hayran kalır. Hatta bunun hayatında okuduğu en güzel şey olduğunu söyler. Seyirciyse, kulaklıktaki müziği duyamadığı, trenin ezdiği madeni parayı göremediği gibi bu şiirden de habersiz kalır.

Tüm bu örneklerde aynı durum tekrar eder: Seyirci karakterleri birbirlerine bağlayan ayrıntıları görüp duymadan, onların birbirlerine bağlanışına bir tür camekânın arkasından bakarak tanık olur. Bu mesafe duygusu, filmdeki karakterlerle onları çevreleyen dış dünya arasında da mevcuttur. Bunu da dışarıdan gelen seslerin tekrarıyla hissederiz. Seslerin kaynağı çerçeveye girmez. Kadrajda kalan, sesleri duyan pasif karakterler olur. Zaten romana göre asıl çaresizlik, seslerinin o seslerin arasında olmayışıdır.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz bir aşk üçgeni üzerine kurulu olmadığı gibi, klasik bir dostluk güzellemesi de değildir bana kalırsa. Filmin sonu bu dostluğun da bir tür çaresizlik kaynağı hatta belki de çaresizliğin ta kendisi olduğunu hissettirir. Daha aşırı bir yorumla, bu dostluğu bir tür lanet olarak bile görebiliriz. Ama anlatı bunu bir lanet olarak görmez. Acısını içtenlikle seven bir ruh hâliyle buna "çaresizlik" demeyi tercih eder. Nihal'e inat, Ankara'nın çirkinliğini içten içe sever gibi.

Filmin final sahnesinde Ender'le Çetin, Nihal'siz kalan evin boş odasında langırt oynar. Bu sefer yan yana değil karşı karşıyadırlar. Elleri kolları bağlıdır. Ve bu öyle bir bağlılıktır ki, golü kimin attığının pek bir önemi yoktur.

Hakan Bıçakcı

KAFKAOKUR Dergisi, Aralık 2019  Çizim: Vardal Caniş
2010 · KAFKAOKUR