Ütopya ile Distopya Arasında Bir Sarkaç: Beyoğlu



Beyoğlu'nu muhteşem günler bekliyor! Kültür sanattan arındırılıp gayrimeşru merkezine bürünen bu ilçe "düzelir" mi? Öncelikle belirtmeliyim ki Beyoğlu Türkiye'nin minyatürüdür, hiçbir zaman steril bir yer olmamıştır. Tarih boyu Beyoğlu'nu yöneten anlayış ülkeyi yönetmiştir. Bugün bir "düzelme" olacaksa bu asla doğrudan politik bir başarının neticesi olmayacaktır.

Peki kime göre, neye göre düzeleceğini nerden biliyorum? Mesela Nâzım Hikmet'in gençlik şiiri olan "Ağa Camii"nden biliyorumdur belki:

"Havsalam almıyordu bu hazin hali önce
Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allah'ımın ismini daha çok candan andım.

Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda ki, anası can verirken,

Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var...
Böyle sokaklarda ki, çamurlu kaldırımlar,

En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde orospular yükseltiyor sesini.

Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.

Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu

Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!

Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer

Bir gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,
Baştan başa tutuşsun göklerin yangınıyla!"

Veya:

"Beyoğlu çok bozuldu canım, yürürken ceketinize haydari bulaşması işten değil."

400 yıldır Beyoğlu'ndayım -tabii o zaman ne bey vardı ne oğlu- Pera derdik biz (karşı, ora, öte gibisinden) birkaç bahçeli ahşap ev vardı şimdiki İstiklal çevrelerinde o kadar. Tarihi yarımadanın oradan kayıkla geçip oyunlar oynardık. Beyoğlu o zaman Beyoğlu'ydu! Atla gezerdik, şimdi nerde? O eski hâline, gerçek kimliğine bir dönse.

Önce tek tük artmaya başladı evler falan ama hiç kayda değer değildi yani şimdiki aklım olsa bir bahçe de ben çevirirdim. Bilemedik. Bir Galata Kulesi vardı, o da böyle matah değildi eski püskü bir fener kulesi gibi bir şeydi. Bir gün yıkılacak, üstümüze düşmesin diye etrafına ev yapmıyordu buradaki "köylüler". O ara Osmanlı elindeydi burası ama yok Bizans'ı, Ceneviz'i, Romalısı, Roman'ı, Romen'i, Rum'u, Rumen'i, Rumelilisi derken böyle geçmişin izleriyle beraber yaşayıp gidiyorduk... Ölüleri şehrin dışına, Sütlüce tarafına gömüyorduk, hovardalık yapınca tophane sırtlarında nefis -şimdi Cihangir diyorlar- dutluklar vardı, orada tenhaya çekilirdik. Yaz oldu mu yüzerek bile dönerdik Balat-Unkapanı arası bir yere.

Neyse günler böyle aktı sonra bir baktım ahşap evlerin yanı sıra konaklar falan yaptırıyor bu diplomat, elçi gibi adamlar, böyle bir "kentsel dönüşüm" başladı o ara. Hem "Eski hâli geri gelsin," diyordum hem de "Buralar prim yapacak, bir yer kapatmak lazım," diye düşünüyordum ama genciz tabii dinletemedik. O ara bu Sent Antuan dedikleri kilise de bitmişti. Daha önce olup da yanan bir kilise varmış onun yerine yaptı rahiplerle ameleler. Tabii kilise olunca ziyaret, insan, alışveriş falan oluyor yani. Pazar günleri pazar kurmaya başladılar Tophane'nin oraya. "Grand Rue de Pera" şimdiki İstiklal ile "Voyvoda" şimdiki Bankalar Caddesi bayağı hareketlenmişti, o ara resmen bir piyasa olmuştu. Voyvoda ekonomik piyasa, Grand Rue ise sosyolojik piyasaya doğru gidiyordu. Yeni nesil artık ata binmek için ta Kasımpaşa'ya gidiyordu. Kulenin üstünde bir Mevlevihane vardı oranın ziyaretçileri de arttı. Kuleyi tamir etmeye başladılar sonra, saraydan demişler "Şu karşı tarafa bir tophane yapın," onun da inşaatı başladı. Biz de söyleniyorduk "Pera'yı da şantiyeye çevirdiler resmen... Nerde eski Pera," diye. Sanki biz öyle dememişiz gibi, denize girdiğimiz yeri doldurmaya başlayıp saray inşaatını da başlatmazlar mı! Garabet Balyan diye bir mimar başlattı işi, hop oradan da sürüldük. Demek Osmanlı da anladı buraların prim yapacağını yer kapatıyor...

Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) etrafı zaten artık aldı yürüdü. İyice... Ne zamandır uğramadığım yerlere bir baktım ki oho yanan tiyatronun yerine yeni bir şey yapmaya başlamış bile Rum bir mimar. Girişine "Cite de Pera" yazdılar, şimdi Çiçek Pasajı diyorlar oraya. O da ekim devrimi sonrası İstanbul'a gelen Rus ailelerin kızlarının orda çiçek satmasından aldı adını. Öyle hatırlıyorum. Sonra işgal yıllarında İngiliz'i, Fransız'ı bu kızlara musallat olunca gitti çiçekçiler bir bir. Ama pasaj ilk bittiğinde şimdiki AVM denilen şeyin ilk örneği idi, hem de ne estetik ne zarafet. Tabii o zaman da para vardı ama insan paraya sahipti, para insana sahip değildi... Maison Parret ve Vallaury'nin pastanesi, Dulas'ın çiçekçisi, Schumacher'in fırını, Keserciyan'ın terzisi, Acemyan'ın tütüncüsü, Hristo'nun kafesi, Nakumara'nın mağazası ve tabii Yorgo'nun meyhanesi... Etnik, kültürel, dinsel, sosyal manada resmen miks bir yaşam oldu buralarda, cazibesi arttı epey. Çok şey atlıyorum ama her şey o kadar peş peşe oluyordu ki kronolojik sırayla hatırlamam imkânsız. Mesela o aralar "Rue Camondo"da bir merdiven yaptılar, biz gençler kadın vücuduna benzetiyorduk, Art Nouveau merdivenleri. Bir de tünel açıp tramvay yaptı Fransız bir mühendis 1874'te, biz bindik ilk denemelerde onu iyi hatırlıyorum. Tam kurtulmuştuk o yokuşu çıkmaktan ki şeyhülislam fetva verdi "İnsan ölmeden toprağın altına girmez," diye! Birkaç sene sadece hayvan taşıdılar o yüzden. Yap-işlet-devret modeli deyip adamlara tünel yaptırdılar, sonra hayvan taşıttılar, ne gülmüştük ama.

Çiçek Pasajı'ndan sonra bir pasaj furyasıdır iyice arttı. Afrika, Anadolu, Avrupa, Suriye, Hazzopulo...

Tabii İstiklal Caddesi yani Cadde-i Kebir artık resmen 1.5 kilometrelik bir hat olmuştu, tramvay ve Şişli bağlantısı da eklendi. Beyoğlu artık resmen İstanbul'un cazibe merkezi olmuş, çocukluğumuzdaki Pera çok eskilerde kalmıştı. O ara her yer dükkânlar, kafeler, oteller, eğlence yerleri ve kültür sanat merkezleri ile dolmaya başladı. Cumhuriyetli günlere gelmiştik...

İşgalin bitmesi ile hayat normale dönmüştü. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişle mütereddit azınlıklar da ticari ve sosyal hayatta normale dönmüşlerdi. Hoş başta Beyoğlu olmak üzere Şişli, Beşiktaş, Ortaköy, Samatya, Kadırga, Fener-Balat ve çevrelerinde azınlık değil çoğunluk sayılırlardı. İkinci Dünya Savaşı'nın buhranlı günlerinde bile "sulh politikaları" nedeni ile Beyoğlu'nda kantolar kesilmemiş, elçilikler hareketliliğini yitirmemişti. Hatta dünyanın o hâlinde, İstanbul'da Beyoğlu'nda olmak vahada olmak gibiydi. Beyoğlu eğlence, konaklama, kültür-sanatın merkezi olsa da tersane işçileri, tütün işçileri, perşembe pazarında atölyelerdeki işçiler mahalle hayatının esas unsuruydu.

İkinci savaş Sovyetlerin keskin zaferi ile bitti ama bizim için iktisadi bunalım sürüyor, hatta tırmanıyordu. Bunalımdan bıkan halk değişim isteyerek Demokrat Partili günleri başlatmıştı. Türkiye demokrasi derslerine başlamıştı ama iktisadi gidişat halkta hayal kırıklığı yaratmış, Beyoğlu yine nümayiş alanı gibi olmuştu. İstanbul'un tarihinden dolayı meslek erbabı olan ve dolayısıyla "sermaye sahibi" gayrimüslimler yaşanan sıkıntıların sebebiymişçesine göze batmaya başlamışlardı. Kardeşlik ve hoşgörü ortamı iki partili sistemde en ciddi darbeyi aldı! 1955'te 6 Eylül'de tam Beyoğlu'nda, tam Çiçek Pasajı girişinde degüstasyonda vandal bir yağmanın fitili ateşlendi (gerçi Şişli'de Haylayf Pastanesi olduğu da söylenir), elleri sopalı binlerce insanı dehşet içinde izliyorduk. Bayrak asılı olmayan her şeyi tam anlamıyla yok ediyorlardı. Kıbrıs meselesinden dolayı dış politika zaten gergindi. O gün bir gazete Selanik'te atamızın evinin bombalandığına dair manşet atmış, aynı haber radyoda 13.00 haberlerinde ajanstan geçmişti. 7 Eylül gecesi olaylar biterken Beyoğlu'nda hem sermaye ve mülk el değiştirmiş, hem olaylar neticesinde sıkıyönetim tarzı bir ortam yaratılarak protestoların önü alınmış, hem de toplumun gazı alınmıştı.

Beyoğlu için artık karanlık günler başlamıştı Beyoğlu'nda hızla her binanın üstüne kaçaklar eklendi, her bir mülk 3-5 kez sahip değiştirip tapuları yasallaştı, alt katlar batakhanelere dönüyordu. Kültür -sanat, eğlence, dans, tiyatro, sinema, zanaat, adabımuaşeret yerini arabesk bir pavyon kültürüne, fuhuşa, Yeşilçam tuzak(çı)larına, görgüsüz bir lükse bırakıyordu. Biz, arada kalmış bir şekilde, düzgün birkaç tektekçi mekânda hayatın akışını izliyorduk. Darbeler oluyor, her darbe karanlığı biraz daha artırıyor, hoşgörü ve birlikte yaşama ortamını biraz daha bitiriyordu. Eski mert ve adil kabadayıların yerini bile mafyöz çakallar alıyordu.

Neredeyse 1990'ların sonuna kadar sürdü bu ortam. Dünya ve hayat değiştikçe Beyoğlu da nasibini alıyor, bu kez batakhaneler yerlerini sevimli kafelere, rock barlara, türkü evlerine, kitapçılara ve hatta kültür merkezlerine bırakıyordu. 2000'lerle beraber nezih bir işletmecilik anlayışı filizlenmiş, asayiş sorunları insan sirkülasyonuna rağmen çok azalmış, ara sokaklar değnekçi vb. kişilerden temizlenmiş esnaf otokontrol mekanizmasına dönüşmüştü. Artık "Beyoğlu'nun arka sokakları" efsanesi yerini kapı önünde oturulup hoş vakit geçirilen arka sokaklara bırakıyordu. Yerel yönetim ve emniyet gibi resmi kurumlarda sürece uyum göstererek sivil toplumla ortak projeler üretiyordu... 20 Temmuz 2011 günü (bu gün de tarihe olumsuz olarak geçecek) Beyoğlu 6. Dairesi sokaklardaki masa sandalyeye, işgal kuvvetlerinin duyacağı bir şevke muadil haz ile muamele edip kamyonlarına fırlatıp doldurana kadar.

Şimdi "Beyoğlu'nu düzeltmek" derken ne denmek isteniyor peki? Nereye dönülecek? Benim çocukluğumda dutluk olan, top oynanan Beyoğlu'na mı, gençliğimdeki sakin ve nezih semte mi? 1923 öncesi Beyoğlu'na mı? 6-7 Eylül öncesi Beyoğlu'na mı? 2000'lerden önceki Beyoğlu'na mı?

Yani kime göre, neye göre?

Bunca yıllık Beyoğlulu olarak diyebilirim ki; bu müşkülpesent ve pespaye hâli sizi aldatmasın! Her şeye rağmen Beyoğlu'nda hep insan kazandı. Bir ruhu var, ona güveniyorum, onu tanıyorum, o son bitirimdir.

Beyoğlu, tam insana göredir...

Tarkan Konar

KAFKAOKUR Dergisi, Şubat 2020  Çizim: Oya Başkaya
2010 · KAFKAOKUR