Ölüm, İntihar ve Brezilya Üzerine Düşünceler: Stefan Zweig


Stefan Zweig, Nazilerin iktidara gelişi ve sonraki yıllarda yaşanan faşist yönetim sürecinde, ziyadesiyle hışma uğrar. Gerçek bir kültür insanı ve hümanist bir entelektüel olması hasebiyle defaatle takibata maruz kalır, 1933 yılında "silah bulundurduğu iddiasıyla" evi basılır. Çalışmaları, eşyaları talan edilir. Çember daralıyordur. Nazi yönetiminin ulaşamayacağı yerlere gitme vakti gelmiştir.

O tarihten sonra göçebe yaşantısı başlar. Önce İngiltere'ye, sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne ve dünyanın pek çok ülkesine ziyaretlere gider. Kimilerine gezmek, kimilerine yerleşmek, kimilerine de konferans vermek amacıyla…

1936 yılında Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te düzenlenen PEN Kulübü kongresine katılması için bir davetiye alır. Aynı davetiyede, kongrenin hemen ardından bir Brezilya turu düzenleneceği ve katılmak isteyip istemediği yazılıdır. "Benim bu yolculuktan pek büyük beklentilerim yoktu. Çünkü birçok Avrupalı ve Kuzey Amerikalı gibi ben de Brezilya üzerine görüşlerimde biraz üst perdeden sayılırdım." Ona göre, Güney Amerika ülkeleri arasında bir fark yoktur. Hepsinde sıcak ve sağlıksız bir iklim vardır. Politik ortam sürekli huzursuzdur, mali durumları berbattır, yönetimlerinde düzensizlik hüküm sürmektedir. Tipik bir Avrupalı olarak, sadece sahil kesimlerinde "medeni" bir hayat olduğunu, onun dışındaki yerlerde yamyamların olduğunu düşünür. Sözün özü orada yaşayanlar, muhteşem doğası olan Brezilya'nın hakkını verememektedir. "PEN'in davetine yanıt vermeden önce, sekiz on gün yeterli, diye düşündüm. Sonra hemen Avrupa'ya dönmeye ve kendimi her zamanki işime vermeye niyetliydim."

Bilindiği gibi Stefan Zweig, 2 Şubat 1942 tarihinde eşi Lotte ile birlikte intihar etmek için Brezilya'yı seçmişti. Yalnızlıktan, Avrupa'ya bir daha gidememe kaygısından ve Nazilerin bütün dünyayı ele geçireceği düşüncesinden dolayı hayata gözlerini bu ülkede kapayan Zweig'ı, istemeye istemeye geldiği bu coğrafyada ne etkilemişti?

Yazar, 1936 yılında çok kısa bir süreliğine geldiği Brezilya'daki ilk izlenimlerini, "Ve günün birinde Rio'ya vardık. Transatlantikten inip ayağımı bu Güney Amerika ülkesine bastığımda gördüklerimle, yaşamımda o ana kadar hiçbir şeyin beni böylesine güçlü etkilememiş olduğunu hemen kavramıştım. Karşımdaki yepyeni bir dünya beni çok sarsmış, hayranlığın doruğuna çıkarmıştı. Çünkü beni burada bekleyen sadece deniz, dağlar, kent ve doğadan oluşmuş eşsiz bir dünya değildi, o güne kadar yaşamamış olduğum çok değişik bir kültür de beni bekliyordu. Burada karşıma çıkan Avrupa'dan alışmış olduğum düzenli ve özenli yapılar değil, gözü peklik isteyen, görkemin yanında eski kültürü de başarıyla koruyan yapılardı," diyerek dile getirir. "Heyecanla çevreme bakınırken, renklerdeki coşku ve hareketliliği içime sindirirken hiç yorulmadım, eşsiz bir mutluluğa eriştim. O anda yaşadığım güzellik ve mutlulukla kendimden geçtim, ruhum coştu, rahatlayıp eşsiz bir iç huzuruna kavuştum."

Zweig, Brezilya'ya yaptığı bu ilk ziyarette, gözünü karartıp Sao Paulo'dan bir trene atlar ve ülkenin diğer yakasına, el değmemiş topraklara gitmeye niyetlenir. On dört saatlik yorucu bir seyahatten sonra haritayı açar ve nereye geldiğini anlamaya çalışır. Coğrafi olarak ülkeyi yarıladığı kanaatindedir ama yanılır. Sao Paulo'dan henüz çıkmıştır. Gözü kesmez, geri döner. Bu seyahat başka bir bahara kalmıştır.

"Beni Avrupa'ya geri götürecek transatlantik yıldızların altında pırıl pırıl ışıldayan Rio de Janerio'dan yavaş yavaş uzaklaşırken kent, sayısız sokak lambasının oluşturduğu sonsuz inci kolyesinin ardında her zamankinden daha güzel ve gizem doluydu. Ben o anda Rio'yu son kez görmemiş olduğuma, daha doğrusu onu bilinç dolu yaşamamış olduğuma inandım. Ve o anda kararımı verdim, ertesi yıl tekrar buraya gelecektim. Kendimi bu yolculuğa daha iyi hazırlayacak ve daha uzun süre kalarak bu kısa ziyaretimde yaşadığım duyguları tekrar ve doruğunda yaşayacaktım."

Ancak Zweig'ın düşündüğü gibi olmaz. Önce İspanya İç Savaşı başlar. Ortalık sakinleşene kadar beklemeye karar verir. 1938 yılında Avusturya "teslim olur". 1939'da Polonya düşer ve ardından Çekoslovakya...

"…sevgili Avrupa'mızda herkesin herkese saldırdığı, ülkelerin kendini intihara sürüklediği savaş geldi. Yıkılmakta olan dünyamdan kendimi bir süre için kurtarmak, huzura kavuşmak ve yitirmekte olduğum yaratıcılığıma yeniden can vermek isteği her geçen gün daha çok ruhumu doldurdu. Ve sonunda bu ülkeye yine geldim."

Zweig'in, II. Dünya Savaşı yıllarında Brezilya'ya olan hayranlığı katbekat artar. Şüphesiz bu hayranlığın oluşmasının, gerek Zweig'ın gerekse de Avrupa'nın içinde bulunduğu durumla ilgili olduğu aşikâr. Zira her ikisi de, aynı dönemde pek çok yıkıcı şey yaşamış ve yeni bir inanca, yeni bir umuda sıkı sıkıya sarılmaya niyetlenmiştir. Bir kültür kuramcısı da olan Zweig için Brezilya'nın en etkileyici yanı, bu ülkenin kozmopolit kimliğidir. Ona göre Brezilya'da sayısız ırktan insanla karşılaşmak mümkündür. Nazilerin "Safkan insanların yaşamadığı toplumlar parçalanır." şiarına ters bir gelişim çizgisi izleyerek, bu insanlar barış ve huzur içinde yaşamaktadır. Bunu anlamaya, kafasında kavramsallaştırmaya çalışır evvela. Avrupa'da yaşayan pek çok insanın, Nazilerin yukarıdaki sözünü onaylarcasına birbirini boğazladığı o günlerde Zweig, çoğulcu ve demokratik bir yönetimin, "bin bir çiçekli bahçe"nin hayallerini kurar. "Başka ülkelerde toplumu oluşturan vatandaşların yaşamın her alanında kesinlikle eşit haklara sahip olduğu teorisi yazıldığı kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmken, burada okullardan devlet dairelerine, kiliselerden askeriyeye, üniversite öğrencilerinden kürsü profesörlerine, kısacası gerçek yaşamın her alanında eşit haklar geçerlidir. Her ırktan ve renkten küçücük çocukları el ele, kol kola okula giderken görmek insanı duygulandırıyor." Ona göre, Brezilya'da yaşanan –özellikle fiziksel anlamda– insan güzelliğinin temel sebebi, bu melezliktir. Kadınların ve çocukların kusursuz güzelliğinin, bu üreme biçiminden kaynaklandığını düşünür.

"İşte bütün bunlar yeni gelen birinin ülkeye daha adımını atar atmaz kendini huzur içinde hissetmesinin nedenleridir. Avrupa'da hüküm süren çılgınca gerginlikten kısa süre önce kaçmış olan bir kişi, burada insanların her türlü kinden uzak bir yaşam sürdürdüklerini çabuk fark ediyor. On yıla yakın sinirlerimizle oynayan inanılmaz o gerilim Brezilya'da hemen hemen yok."

Zweig'a göre Brezilya'nın sorunları yok değil! Özellikle ekonomik bağlamda, siyasi istikrar ve düzen hususunda pek çok problem yaşansa da yazar, bütün bu sorunları öncelik olarak görmez. O, istatistik listelerinden öte, kültür ve medeniyeti oluşturan insani düşüncelerle ilgilidir. Son yirmi beş yılda iki dünya savaşı yaşanır ancak Brezilya bunların hiçbirine girmez. "Bu nedenle toplumlar arasında bir sıralama yaparken ülkelerin endüstri, mali ve askerî gücünden değil, barışsal görüşlerinden ve insancıl tutumlarından yola çıkmalıyız," der.

Şüphesiz Zweig'ın bu düşüncelerinin sebebi, Hitler gibi bir caninin hüküm sürdüğü bir coğrafyada, ömrünün son yirmi yılını geçirmiş olmasından kaynaklanır. Ona göre Brezilya, bütün bu zulüm ve kıyım ortamından uzakta, barışın ve huzurun düşleneceği bir gelecek tahayyülünde yaşamaktadır. Kısmi de olsa demokratik bir yaşamın mümkün olduğuna, "yarın"ın güzel günlerinin düşleneceği bir refaha inanır Zweig. Kültürel, sosyal ve siyasal saikler hasebiyle yılmış, yorgun ve yaralı insana yeni bir yaşamın tarifini Brezilya üzerinden yapmasının sebebi budur. O'nun için bir arada, özgür ve eşit bir biçimde yaşamak mümkündür. Bu teori, Zweig'ın hayatında pratikte bir karşılık bulamayıp, yazarın erkenden ölüme sebep olsa da, bugün hâlâ çoğu insanın düşüncesinde yaşıyor.

Soner Sert

KAFKAOKUR Dergisi, Aralık 2019   Çizim: Barış Şehri
2010 · KAFKAOKUR