Yatak



Bu ilk sabah… Yatağa çapraz yatmayı başarabildiğim ilk sabah. Yatağın diğer tarafındayım. Oysa beş yıldır yatağın diğer tarafına geçmeyi hiç başaramamıştım. Nedenini sürekli düşünmüş ama cevabı hiç bulamamıştım. Özlem mi? Alışkanlık mı? Yoksa yalnızlık mıydı? Keşke sadece alışkanlık olsaydı. Ama daha da kötüsü eğitim. Sustalı maymun gibi. “Klozet kapağını indir, çorabını ortada bırakma, yorganı çekme, ayağını çek, bana su getir...” Yıllarca bilinç altıma kazınmış bu dürtülerle her gün çift kişilik yatağın tek tarafında uyuyordum. Uyandığımda yorganın diğer tarafı bozulmuyordu bile. Kimi sabahlar neden çift kişilik yatak aldığımı sorguluyordum. İki kişi olmak bir hayaldi benim için. Tek başıma yaşlanmak değil miydi derdim? Bunun için davayı ben açmamış mıydım?

Aslında boş bir evde uyumanın ne olduğunu bilmiyormuşum, belki de bundan başaramıyordum. Unutmuşum değil, bilmiyormuşum. Hep ailemle yaşadığımdan yadırgamam normal olmalıydı. Eşyaların azlığından kafamın içindeki sesler bile çınlıyordu. Birkaç halı almalı, perde takmalı… Yeni evin eksikleri bitmez derlerdi inanmazdım. Ama çabucak boşanabilmek için neyim var neyim yoksa karıma bıraktığımdan bu eksikleri tamamlayacak paramın kalmaması normaldi tabii. Evden çıkarken tek bir kutu alırsam olacağı buydu keşke onu da almasaydım. O lanet kutu da diğer eşyaları gibi eksik kalsaydı. Geçmeseydi elime…

Oysa bu evi ne umutlarla tutmuştum. Hatta acele bile etmemiş miydim? Daha davanın sonuçlanmasını beklemeden apar topar taşınmıştım. Ama ayaklarımın üstünde durduğumu göstermeliydim. Sadece ona değil, herkese…

“Sevilmediği için evi terk etti. Şimdi de kendi hayatını kurdu,” desinler diye acele etmiştim. Varsın tonla borcum olsun ama kimse arkamdan “ailesinin evine dönen bir zavallı” demesin. Tek derdim buydu o zaman. O borçları ödemenin ne kadar zor olduğunu görünce az pişman olmamıştım.

Her şey tamam da yatağa neden hâlâ çapraz yatamadığımı anlayamıyordum. Günden güne benim yattığım tarafta bir çukur oluşmaya başladı. Bazen kendimi zorluyor yatağa diğer taraftan giriyor, bunu yaparken de gizli bir heyecan duyuyordum. Çarşafın serinliği içimi ürpertirken yabancı topraklara keşfe çıkmış bir kâşif gibi hissediyordum. Kendimi hep bu heyecanla o tarafta uyumaya zorluyordum ama her seferinde uyandığımda kendimi yine diğer tarafta buluyordum. Biri bu hâlimi görse deli zannederdi. Ama endişelenmiyordum. Kim görebilirdi, kim benimle uyuyup benimle uyanabilirdi ki?

Zaten altına girdiğim borcu ödemek için gece gündüz çalışmaktan hayatıma birini almaya vaktim yoktu. Evlenmeyi pahalı zannedenler bir de boşanmayı denesinler… Düğününüzde güle oynaya dans edip yardım edenler boşanırken yıldırım hızıyla ortaklıktan kaybolurlar. Sadece bazı arkadaşlarınızın bir iki kadeh içerken “bekarlık sultanlık” serzenişleri olur yanınızda. Siz, alkolün boğazınızı yakarak damarlarınıza karıştığını hissederken iyi de neden bütün sultanlar evli diye düşünürsünüz. Bu teselli buluşmaları da azalır gün geçtikçe kaybolur, biter.

Her şey geçiyor da yatağın tek tarafında uyanmanın hüznü geçmiyor bir türlü. Sanki kullanamadığınız bir potansiyel o boş taraf… En iyi oyuncusunu oyuna sokmamış bir antrenör, en iyi askerini cepheye sürmemiş bir komutan ya da son model spor arabasını garajdan çıkarmayan bir adam gibi hissediyor insan. Öylece duruyor, çarşafın o kısmı gergin, pürüzsüz, hep yattığım yer çukurlaştığından yüksekte bir de…

Bu sorunu aşabilmek için psikologlara az para dökmedim. Hem de bu yoklukta… Ne çocukluğum kaldı deşilmedik, ne baba sorunları, ne de karmaşık psikolojik testler hiçbiri derdime derman olamadı.

Ama şimdi işte istediğim taraftaydım, hem de istemediğim hâlde. Başucumda boş bir içki şişesi, şişenin altında ise ikiye katlanmış dün geceden beri defalarca okuduğum kâğıt parçası var. Gözlerimden iki damla yaş dökülüyor. Ama iki damla ile kalmayacak belli, midem kasılıyor, istediğim kadar sıkayım kendimi başarılı olamayacağım, hıçkıra hıçkıra ağlayacağım. Önce kasılmalarla yokluyor ve ardından keskin, yüksek bir böğürme hissiyle bağıra bağıra ağlıyorum yüzümü yastığa gömerek. Mutluluk gözyaşları değil bunlar, evden ayrılırken aldığım tek kutuyu karıştırırken eski karıma yazdığım aşk mektuplarının içine gizlenmiş bir notu bulmanın etkisi. Benim yazmadığım ama bana ait olana yazılan notu bulmanın üzüntüsü. Kısa ama etkili, benimkinin aksine düzgün bir el yazısı… El yazısı güzel adamlardan hep korkmuşumdur. İçlerinde bir sinsilik gizlidir sanki de onu gizlemek için güzel yazarlar. Okuyanı büyüleyerek gizlemek isterler gerçek amaçlarını, hele de harflerin kuyruklarını böyle afili yapanlardan iyice tiksinirim.

Neden atmamış bu kâğıt parçasını? Benim yazdığım sayfalarca mektubun arasında sırf güzel yazılmış diye mi yer bulmuş kendine? Demek kutuyu aldım diye kopardığı tantananın sebebi bu not parçasıymış. Midem kasılıyor, gözlerim kurumuyor bir türlü.

Bu, elden hiçbir şey gelmeyecek olmasının karın ağrısı, zaman aşımına uğramış bir ihanetin sillesi ve o sillenin etkisiyle yatağın diğer tarafına savrulmanın gözyaşları…

Arda Can Buze

KAFKAOKUR Dergisi, Ağustos 2019, Çizim: Zülal Öztürk
2010 · KAFKAOKUR