Süleyman

çizim: yeliz akın

Her geceden farksız bir geceydi. Takvimlere göre belli bir saatte yine karanlık inecekti. Süleyman eve gelecekti. Karısı kapıyı açacaktı. Ocakta çorba kaynayacaktı. Tüm bunlar sıradanlığını arttırırken gecenin, beklenmedik bir şey oldu. Üst kattan bir öksürük sesi geldi. Duvarların ince olması sebebiyle bu sesin gelmesi de olağandı oysa, üst kat dört yıldır boş olmasaydı.

Karı koca kaşıklarını bir saniye ellerinde bekletip birbirlerine baktılar. "Baban kiralamış mı orayı?" diye sordu kadın, "Haberim yok," dedi Süleyman ve karısının karşısında babasının ondan habersiz iş yapmasının verdiği ezikliğin sinirini üzüntüyle birleştirdi. Kadındaki duygu ise hırstı, kocasının yaşadığı duygu durumlarını zaten senelerdir fark etmiyordu. Sustular, üst kattan bir ses daha bekliyordu ikisi, artık çorbayı üflemeden içiyorlardı. Hiçbir şey olmayacağından emin olduklarında çorbalarını bitirdiler.

Süleyman'ın babası eşi ölünce kızının yanına yerleşmiş senelerdir de Süleyman'la birbirlerini görmemişlerdi. Babaya ait olan bir diğer evde, yani kiralanan dairenin altında Süleyman para ödemeden oturuyor, karısı her yıl belli zamanlarda evi kendi üstüne yapmayı kuruyor, önce Süleyman'la büyük bir kavga ediliyor sonra Süleyman babayı arayıp ona babalık ve evlatlık üzerine sert sözler sarf ediyor sonra da Süleyman ve karısı çay içmeye devam ediyorlardı. Bu konu da seneye kadar ertelenmiş oluyordu. Bu da bu evde rutinin bir parçasıydı.

"Gidip bir bakacak mısın?" dedi kadın ki bu cümlede en gereksiz olan şey başta Süleyman'ı işaret eden "sen" gizli öznesiydi. Zira Süleyman da çoğu zaman ayan bir hayat sürmezdi. Diğer bir gereksizlik ise soru ekiydi, on iki yıllık karısını az çok tanıyan Süleyman bunun bir soru olmadığına bankadaki tüm birikmişi olan 670 lira üzerine bahse girebilirdi.

Tüm gün öğrencilerle mücadele etmiş, yakası fakirlikten değil de umursamazlıktan eprimiş olan gömleği henüz üstünde, şöyle bir düşündü. "Bir sürahi su ver bari," dedi. "Eli boş gitmek olmaz." Kadın çeşmeden suyu doldurdu. Su akarken Süleyman aynada kendine bakıyordu. Kendine. Kendi. Tekrarlanan bir sözcük misali, uzun zaman bakılan her nesne gibi yüzü anlamsızlaşmaya başladığında ayıldı. Midesinde hafif bir bulantı, ağzında çorbanın acısı, karşısında karısı, karısının elinde sürahi, üst kattaki öksürük derken kendini merdivenleri çıkarken buldu. Çıktı, çıktı, çıktı... İstiyordu ki biriyle karşılaşsın ve kendisine "Nereye?" diye sorulsun. Üst kata geldi, kapı hafif aralıktı. Babasının güvenli diye milyonlar döktüğü çelik kapının böyle durması nasıl da tezattı. Kapıya yaklaştı, tanıdık bir koku geldi burnuna önce domates salçasına benzeyen. Kapıya giderken annesinin bahçede salça kaynattığı bir gün geldi gözüne, tam da şu pencerenin altında, burası müteahhide satılmadan evvel, sadece kendileri varken. Sadece kendi... Kardeşleri hiç rakip olmamıştı, hiç arkadaş olmamıştı, belki de tek çocuktu ve kardeşi yoktu ama yok, Nermin vardı. Kapı aralıktı. Evden kaçtığı ilk gün gibi aralık kalmıştı arkasında, sabah ezanından hemen önce. Annesi daha uyanmamışken. Elindeki sürahi gibi berrak bir serum torbasına bakarken ayılmıştı da karşısında Nermin'i bulmuştu. Sonra sekiz kez daha kaçmış, yedisinde kendi dönmüş birinde dövülerek getirilmişti. O zaman daha karısı yoktu. Salçalı çorbalar yoktu acı acı. Kapılar böyle yarı aralıktı hep sokağa doğru ya da annesi sağdan dördüncü saksının altına koyardı ucuna kırmızı bir ip bağlanmış anahtarı.

Kapı uzaklaşıyor muydu yoksa her nefesle göğsü mü inip kalkıyordu, rüzgâr mıydı akşamın bu saatinde apartmanın içinde hareket ettiren bu çelik, pahalı, güvenli, baba tercihi kapıyı? Paspas, üstünde ev desenleri olan, henüz pek basılmamış, temiz. Ki babasının en sevmediği şey paspasa ayakkabıyla basmaktı. Ayakkabı çıkarıldığında doğrudan çorapla paspasa, oradan evin içine. Ama bu paspas yeni. Babası almış olamaz. İçeriden bir öksürük daha, tıpkı ölmeden önce annesinin çıkardıklarına benzeyen. Ama o da olamaz, annesi ölü, paspas taze. Elinde sürahi. İçeride bir öksürük. Midesinin bulantısı artıyordu. Cesareti kırılmıştı, tam da şu noktada karısının onu desteklediğini iddia eden aşağılayıcı sesine ihtiyaç duyduğunu kendine itiraf ediyordu. “Kiralandıysa kiralandı, ne yapmalı yani!” diye söylendi. Kapıya sırtını döndü. Arkasında bıraktığı cesaretsizliğinin nişanesi, önünde duran mağrurluğunun son kırıntıları. Elindeki sürahi ne gereksizdi. İnsanın nesnelerle ne gibi bir bağı olabilirdi elleri işlevini yerine getiremeseydi ve elbette sürahi ne abes bir nesneydi kristallerle süslenmek için. Burnuna apartmanın bazı yerlerinde duran, kimin suladığını hiç anlayamadığı, hiç çiçek açmayan sardunyaların kokuları geldi. Gözünü yumup bir iki nefes çekti içine, su damlıyordu, su akıyordu, gürültülüydü. Sahi bu su sesi nereden geliyordu? Öksürük yarıda kesildi. Süleyman hâlâ kapıdan az uzakta elinde yarısına kadar boşalmış bir sürahiyle ayakta dikiliyor, sardunyaların kokusunu içine çekiyordu. Arkasından çelik kapı kapandı. Öksürükten gerisini duymadığını söyleyecekti karısına, kapıyı çaldığını ama açmadıklarını, sürahideki suyla da apartmandaki sardunyaları suladığını. Kadın sürahiyi hızla aldı Süleyman’ın elinden. Eli eline değdi. Bir öksürük daha.

Aslıhan Keleş Kurtoğlu
KAFKAOKUR Dergisi, Nisan 2019
2010 · KAFKAOKUR