Ölmeden Önce

kolaj: ayşe kübra özkoç

Hayalperest olan Oğuz'du, İrem'se hep gerçekçi. Onları anlaşmazlığa, şiddetli geçimsizliğe iten yüzlerce farklılıktan sadece bir tanesiydi bu. Nasıl anlaşabilirlerdi ki zaten? İmkânsızdı. Mesela Oğuz, ölümünün hep görkemli bir şekilde olmasını isterdi, ses getirmesini, herkesin konuşmasını. İrem, ölümden çok yaşamı düşlerdi, sonsuza kadar yaşamayı. Sessiz sedasız, bir köşede Azrail tarafından unutulmayı dilerdi. İkisinin de bilmediği bir şey vardı. Oğuz'un akıbeti, düşlerinin aksine, herkesle aynı kaderi paylaşmak olacaktı, İrem'se yaşlanmaya bile fırsat bulamadan görkemli bir şekilde ölecekti.

Haftalardır süren kuyruklu yıldız tartışmaları, onların gündeminde flaş haber sayılmazdı. Çünkü boşanma gibi daha büyük sorunları vardı. İrem Oğuz'u evde istemiyor, Oğuz boşanana kadar gitmem diyordu. İrem araba bende kalacak diyordu, Oğuz yarısı benim. İrem krediyi sen kapatacaksın diyordu, Oğuz borcun yarısı senin. Böyle sürüp gidiyordu çekişmeleri. İkisi de Nuh diyor peygamber demiyordu. İkisi de tükürdüğünü yalamıyordu. Biri ya da diğeri, yakın zamanda pes edecekmiş gibi durmuyordu. Evde karşılarına çıkan her eşyaya, her nesneye acaba kimin payına düşecek gözüyle bakıyorlardı. Onlar böyle tuzluk başında kavga ederken, Dünya'yı yutmaya hazırlanan buz, kaya, toz, çamur bileşimi meşum bir bulut, ışık saçarak yaklaşıyordu.

Sosyal medyada fırtınalar esiyordu. Yetkililer susuyordu. Arada sırada en tepelerdeki kapıların altından dışarıya, felaketin sahici olduğu bilgisi sızıyordu. Tüm dünya delirmişti ve bu delilik kuyruklu yıldızdan daha tehlikeliydi. Dünya gerçekten yıkılıyordu, bu bir tek ikisinin umurunda değildi. Sanki olan biten her şey, birbirlerine besledikleri nefretin doğal bir sonucuydu. Sanki boşandıkları, birbirlerinden kurtuldukları an fırtına dinecek, mendebur yıldız geldiği yere geri gidecekti.

Bilim insanlarının, ilk tespit ettiklerinde Clade (Latincede felaket demekti) adını verdikleri kuyruklu yıldız, İrem ve Oğuz'un evlerinin balkonundan gün batımında çıplak gözle görülebilecek kadar Dünya'ya yaklaştığında, yerkürenin iki ay ömrü kalmıştı. Yetkililer gezegenin son kullanma tarihinin dolmakta olduğunu daha fazla saklayamadılar.

İki ay. O andan itibaren ana rahmine düşmemiş hiçbir bebeğin doğma şansı bulamayacağı, hiçbir son arzunun adamakıllı gerçekleştirilemeyeceği kadar kısa bir süre. Milyarlarca yıllık yıldız haritası değişirken, insanlık yeni bir yükselen burcun etkisi altına giriyordu. Korku. Korku, onları uzaklaştırıyordu. Korku, bencilliği doğuruyordu. Taş Devri'nden bu yana evrim geçiren beyinler, tüm medeni fonksiyonlarını devre dışı bırakıp amigdala boyutuna indirgeniyordu. Korku, âdemoğlunu vahşileştiriyordu.

Beyin gibi toplumsal yapılar da fonksiyonlarını yitiriyordu. Diğer bir ifadeyle "sistem çöküyordu," Kimse kimseye hizmet etmiyordu artık, kimse hiçbir şey üretmiyordu. Üretilmiş ve edinilmiş olanlarla iki ay idare etmenin hesabını yapanlar ve kıyamet gününden önce ölmeyi seçenler olarak ikiye ayrılmıştı insanlık. Her yerde toplu intiharlar, cinayetler ve kıyımlar söz konusuydu. Hiç kimsenin ilaca, kanunlara, paraya ihtiyacı kalmamıştı. Çok büyük bir kesimin tek derdi, erken rezervasyon fırsatını kaçırdıkları cennetten bir kontenjan koparmaktı. Kiliseler, camiler gece gündüz doluydu. İçeride din adamı olsun olmasın (yarısından fazlası buhar olmuştu) kalabalık hep oradaydı.

İrem ve Oğuz ilk şoku atlattıklarında artık kendilerini boşayacak herhangi bir mahkemenin kalmadığını fark ettiler. Birbirlerine duydukları nefret vicdanlarını yıpratmıştı. Barışmaya yanaşmıyorlardı ama ayrılmak için de geç kalmışlardı. İki ay için hangisi nereye taşınabilirdi ki? Hem zaten değil yeni bir yer bulup taşınmak, kapıdan dışarı adım atmak bile güvenli değildi artık. Görünüşe göre ölüm onları ayırana dek birlikte kalmaya devam edecekler ve bu gidişle hissedecekleri son şey nefret olacaktı.

Evde idareli kullanılırsa bir aydan fazla yetecek kadar kahveleri, yarım şişe votka, birer şişe de portakal likörüyle rakıları vardı. Elektriğin kesileceği güne kadar internetleri olacaktı. Televizyon artık yayın yapmıyordu, radyoda da her perdeden dini içerik almış yürümüştü. Her ikisinin de hayattaki en yakın akrabası birbirleri olduğu için son günlerinde başka yerlerde olmak gibi bir istekleri de yoktu. Aralarında konuşup kararlaştırdıkları bir şey olmasa da planladıkları şey, evde ve ölene kadar hayatta kalmaktı.

Hiçbir gün batımını kaçırmıyorlardı. Her akşamüstü gözleri, ufukta kızıllaşan güneşin hemen yanında duran ve günden güne daha da büyüyen Clade'e sabitleniyor, sanki düşünce gücüyle onu durdurabilirlermiş gibi dakikalarca soluk almadan seyrediyorlardı. Güneş batıp Clade gökyüzünde yükseldikçe izlemeyi bırakıp kendi içlerine kapanıyorlardı. Uzun zamandır evin içinde kendilerine ait köşeler yaratmışlardı. İrem, genellikle salonda bilgisayarıyla haşır neşir oluyor, Oğuz arka odada kitap okuyor, sonra da orada uyuyordu. Gün batımında balkonda olmak dışında sadece mutfakta karşılaşıyorlardı. İrem üzerinde "İ" yazan post-it yapıştırılmış kahve makinesinde iki kişilik kahve demliyor, karşılığında "O" yazan post-itle işaretli tost makinesini kullanıyordu. Artık neyin kime ait olduğunun bir önemi kalmamış olsa da ikisi de işaretleri sökmek gibi bir adımı ilk atan olmak istemiyordu.

Artık kavga etmiyorlardı. Evliliklerinin en huzurlu günlerini yaşamaya başlamışlardı. İçlerindeki nefret, felakete yönelik duygularını nötrlemişti. Dışarıdaki dünya sakinken onlar yeterince çıldırmıştı. Şimdi dışarısı kıyameti yaşıyor, onlar sükûnetle bekliyorlardı.

Bir gece, gökyüzünde iki tane ay varken İrem arka odanın kapısında durup daha önce Oğuz'dan alıp okuduğu bir kitabı tekrar istediğini söyledi. Evdeki kitapların neredeyse tamamı Oğuz'undu ve bir süredir kitaplıkta değil, üzerinde "O" yazan kutularda duruyorlardı.

"Gerçekten son arzun buysa," dedi Oğuz.

"Son arzum sayılmaz, sadece ölmeden önce bir kez daha okumak istedim."

Birlikte bütün kutuları aradılar. Son kutuda çıktı. Galiba Murphy'nin kıyametten haberi yoktu. Bu şakayı kimin yaptığını sabah olunca hatırlamayacaklardı ama aralarındaki birkaç buzu eritmişti. Ölmeden önce gülümsemelerini sağlamıştı. Öpüşmelerini, sevişmelerini...

Ertesi akşam, gün batımından önce birlikte mutfağa girdiler. "İ" işaretli derin dondurucuda kalan son köfteleri kızartıp yanına sadece kuru fasulye, zeytinyağı ve baharattan oluşan bir piyaz yaptılar. Yemeklerini birer kadeh rakı (idareli olmaları gerekiyordu) eşliğinde balkonda yediler. İki güneşli gün batımı her şeye rağmen muhteşem bir manzaraydı.

"O şarkı nasıldı?" dedi İrem.

"Hangisi?"

"Hani ara sıra mırıldanırdın ya?"

"Ölmüşüm gibi konuşuyorsun."

"Ölmedik mi?"

"Herkes de bir merak içinde / Ölümden sonra hayat var mı diye..."

"Boşuna düşünürler / Sanki hayat varmış gibi ölümden önce"

Yine gülümsediler, kadehlerinden birer yudum daha aldılar. Ölmeden önce neredeyse neşeliydiler. Sabaha karşı uyudular, öğleye doğru uyandılar. Evde süt, yumurta veya yoğurt, hatta ekmek olmadığından kahvaltıyı atlayıp öğle yemeğine geçtiler. İrem'in pişirdiği mercimek çorbasının yanında kraker yediler.

"Ben seni Derya'yla aldatmadım," dedi Oğuz.

"Kiminle aldattın öyleyse?"

"Seni hiç aldatmadım ben."

"Bu üniversitedeydi Oğuz, evli bile değildik, seni affettim ve konu kapandı. Tekrar açma şimdi bunu."

"Sadece bilmeni istedim. Ben seni aldatmadım. Gerçekten."

"Bir önemi yok. Aldatma yalan olabilir ama hissettiklerim gerçekti. Bu yüzden bir önemi yok. Gerçekten."

Birkaç gün batımı sonra Clade artık daha kızıl ve daha büyük olarak güneşle yarışında üstün tarafa geçmişti. Resmen Dünya'nın yörüngesindeydi ancak manzara değişikliği dışında bir farklılık olmamıştı. Henüz. Oğuz epeydir bir çekmecenin dibinde duran alyansını bulup çıkarmış, balkonda iki parmağının arasında tutarak altın halkanın içinden Clade'e bakıyordu.

"Ne yapıyorsun?" dedi İrem.

"Ortaokul fizik bilgilerimle deney yapıyorum," diye güldü Oğuz.

"Elindeki ne? Son teknoloji bir buluş herhâlde."

"Evet sayılır. Aslında başka bir amaçla icat edilmiş ama her gün bununla bir gök cismine bakıldığında yaklaşıyor mu uzaklaşıyor mu anlamak konusunda daha faydalı."

Hayatları bir Lars Von Trier filmine benzemişti gitgide. İrem geceleri uyuyamıyordu. Beyninin içinden mi yoksa dışarıda bir yerlerden mi geldiğini anlayamadığı çığlıklar, ağlama sesleri duyuyordu. Kendini bu güne kadar hiç soğukkanlı biri olarak tanımlamamıştı, öte yandan sakin kalmak için özel bir çaba da sarf etmiyordu. Sadece içinden bazen, iyi ki Oğuz var diye geçiriyordu. Oğuz'un sükûnetinin kaynağı, İrem'in aksine, basitti. Kuyruklu yıldızın çarpmayacağını, çarpsa bile büyük bir hasar yaratmayacağını düşünüyordu. Yine böyle bir akşam, evlerinin balkonundan izleyecekler, belki biraz sarsılacaklar ama hayatta kalacaklardı. İçinde bu inanca yönelik şüpheler olsa bile onlara kulak asmıyordu.

İrem elinde tuttuğu tablet çikolatayı göstererek, "Hadi gel," dedi. "Bu belki de son yayın." Oğuz uzandığı kanepeden kalkıp salona gitti. İkisi İrem'in bilgisayarından NASA'nın kısa süreceğini açıkladığı canlı yayını, son çikolatalarını paylaşıp yiyerek izlemeye koyuldular. Yayın, sadece su altından geliyormuş gibi cızırtılı seslerden oluşuyordu. Görüntü yoktu. Ekranın altında, görevleri başındaki sekiz astronotla NASA tarafından kurulan bağlantı olduğu belirtiliyordu ve sol tarafta bu astronotların isimleri sıralanıyordu. Ekranın orta kısmı konuşmalara ayrılmıştı. Washington'daki yetkilinin Amerikalılara özgü tarzıyla anlaşılmaz biçimde kurduğu birkaç cümle özetle, astronotlara onlar daha evlerine dönemeden felaketin gerçekleşeceğini ve artık dönebilecekleri bir evlerinin olmadığını varsaymalarını söylüyordu. İçinde bulundukları koşullar elverdiği ölçüde, büyük ihtimalle bizden biraz daha fazla yaşayacakları için onlara "Son Sekiz İnsan" diyorlardı. Fazlasıyla acıklı bir durumdu, İrem dayanamayıp ağladı. Oğuz ona sarıldı. Korunmaya gerek duymadan seviştiler. O gece ve kalan diğer gecelerde birlikte uyudular.

Uyandıkları her sabah, bir öncekinden bir ton daha sepya oluyordu. Her geçen gün dışarısı daha çok savaş alanına benziyordu. Bazen bir çatıdan duman çıktığını görüyorlar bazen de patlama sesleri duyuyorlardı. Nihayet her şeyin bitişine bir hafta kala, elektrik kesildi. Bir süredir kaynatıp içtikleri çeşme suyu da ip gibi akar olmuştu. Evde sadece biraz nohut ve pirinç kalmıştı. Günde sadece bir öğün yemek yiyorlardı.

İlk defa o an geldiğinde nerede olmak istediklerini konuştular. Evde mi karşılayacaklardı yoksa sırf o an için dışarı mı çıkacaklardı?

"Fark etmez," dedi İrem. "Biri diğerinden daha güvenli olmayacak nasılsa."

"Belli mi olur?" diye yanıtladı Oğuz. "Belki evde oturduğumuz için çok güvenli bir sığınaktan haberimiz yoktur."

"Kayalar eriyecek Oğuz, ayağımızı bastığımız yer var ya, sıvılaşacak anlıyor musun? Hangi sığınaktan söz ediyorsun?" Bağırmıştı.

Eskiden olsa Oğuz da bağırır, mutlaka cevap verirdi. Ama haklı olmanın da bir önemi kalmamıştı artık. Hayalindeki Haklılık dosyasının üzerine "İ" yazan bir post-it yapıştırdı. Sonra da gidip İrem'e sarıldı.

"Ben," deyip boğazını temizledi İrem. Ciddi bir meseleye giriş yapacak gibiydi. "İki yıl önce kürtaj oldum."

Oğuz hayalindeki post-iti söküp buruşturup attı. "Ne demek şimdi bu?" Sesi çatallı çıkmıştı.

"İki yıl önce, sana sormadan bebeğimizi aldırdım."

Oğuz ne hissedeceğine karar verememişti. Clade'den önce olsa İrem'in yaptığını yanına bırakmazdı. Ama şimdi, iki yaşında bir çocuğun kıyameti yaşamasını izlemek zorunda kalmadığı için sevinmeli miydi? Gidip dolaptan votka şişesini aldı. Sırayla birbirlerine uzatıp içtiler.

Clade'in atmosfere girmesinden bir gün önce suları tamamen kesildi. Zaten banyo yapmayı ummuyorlardı ama en azından öbür tarafa susamış olarak gitmemeyi isterlerdi. Sürahide kalan suyu iki bardağa pay edip ihtiyaç duydukça yudum yudum içmeye başladılar.

"Bir mezarımız bile olmayacak."

"Olsa bile bizi kim ziyaret edecekti ki zaten?"

"Büyük ihtimalle birimiz diğerinden daha uzun yaşardı ve ziyaretçi o olurdu."

"Bu sen olurdun."

"Belki."

Dışarıda sesler neredeyse kesilmişti. Tüm dünya nefesini tutmuştu sanki. Gün batımı ya da doğumu fark etmiyordu artık, belli bir plana göre yaşamayı bırakmışlardı. Sızmadıkça uyumuyorlardı. Acıkmadıkça ağızlarına lokma koymuyorlardı. Son kalan rakıyı ve likörü yudumluyorlardı sadece. Hemşirenin hazırladığı enjektöre korkarak bakan ama kaçabilecek bir yeri olmadığını da bilen küçük çocuklar gibiydiler. Durup durup yerinde mi diye pencereden veya balkondan Clade'i kontrol ediyorlardı.

"Balkonda," dedi İrem.

"Ne balkonda?"

"Balkonda olmak istiyorum."

"Olur."

Yanlarına iki koltuk minderi ve bir battaniye alıp eski fotoğraf albümüyle birlikte balkona çıktılar. İnanılmaz manzaradan gözlerini ayırabildikleri anlarda eski fotoğraflara bakıp oyalandılar.

"Dijital kameralardan nefret etmekte haklıymışım değil mi?"

"Kimse kıyamet gününü düşünerek icat yapmaz değil mi?"

"Şimdi şu albümde son on yılımıza ait fotoğraflar da olsaydı fena mı olurdu?"

"Son yıllarımızı hatırlamak çok iyi bir fikir gibi gelmedi bana, düğün fotoğraflarımız daha iyi bence."

"Bak, ne kadar zayıfmışız ikimiz de."

"Şu gelinliğe baksana iğ…"

Şehnaz Erkan
KAFKAOKUR Dergisi, Aralık 2019
2010 · KAFKAOKUR