Mutluluklar Müdürüm

çizim: rabia aydoğan

•Benimki duble olsun, lütfen.

Garsona rakı bardağını gösterirken kolundaki bilezikleri şıngırdadı. Bütün servetini yanında mı getirdin diye sormuştu birisi. Terbiyesiz! Bütün serveti kollarına sığabilir miydi? Ayrıca bunu sorabilme cüretini nerden bulmuştu? Ne zaman samimi olmuşlardı böyle? Alt tarafı vasıfsız bir çalışandı. Bir iki defa iş yerinde sigara içerken sohbet etmek durumunda kalmışlardı. O zaman da hep o konuşmuştu, o işte; vasıfsız olan canım. Bütün sülalesinin derdini tasasını öğrenmişti. İnsanlar böyle samimiyet kurduklarını zannediyorlardı. “Dinleme nezaketini gösterdin mi her şeyi sana söyleyebileceklerini sanıyorlar,” diye düşündü. Hâlbuki küstah olmak bazen çok önemli bir işti. “İlk küstahlık yapan kazanır.” Öbür türlü her lafı hoşgörüyle karşılayacağını sanıyorlar. Mesela, “Beni ne ilgilendirir canım senin sülalen?” diyebilirdi. O zaman böyle münasebetsiz tavırlarını kendine saklaması gerektiğini de anlardı.

Rakısından bir yudum aldı. Amma büyük bir salondu. Herhalde altı yüz kişi vardır, diye düşündü. Boyunları birbirine dolanmış iki kuğunun olduğu düğün davetiyesine göz gezdirdi. Klasik bir davetiyeydi; pek uğraşılmamış ve yazılanlar klişe: Beraberliklerini sürekli kılmak ve sevgilerini sonsuzluğa taşımak için mutluluklarını sizinle paylaşmak istiyorlar! İş yerinden herkes belli ki bu davete icabet etmişti. Yine de hiçbirinin müdürlerinin mutluluğunu paylaşmak için burada olduğunu düşünmüyordu. Herkes, kendi de dâhil başka şansı olmadığını hissettiği için buradaydı. Yoksa kim severdi ki bu müdürü. “Beni ne ilgilendirir mutluluğu. Bir saat durur, biraz kendimi gösterir, altınımı takar giderim.”

Hatırlıyordu. Firmada gizli saklı işler döndükten ve sonunda müdürleri gönderildikten sonra kim olduğunu hiç duymadıklarını birini müdür yapmışlardı başlarına. O da herkesi teker teker odasına çağırıp günlerce göz dağı vermişti. “Bu iş yoğunluğunuz sizin verimsizliğinizden kaynaklı olabilir mi Necla Hanım? Yanlış anlaşılmak istemem. Sizin performansınızı ölçmüyorum. Ölçmek istesek bunun için bir sistemimiz mevcut biliyorsunuz ki. Ama acaba diyorum iş bölümü yapmakta sıkıntı yaşıyor olabilir misiniz?” diye sormuştu. Sürekli ağzında gezdirdiği kurşun kaleminin dişlerine değdikçe çıkardığı ses rahatsız ediciydi. Günlerce aynı şeyleri düşünüp içi içini yemişti. “Benim bu firmaya kaç senedir hizmet ettiğimi bilmiyor musun sen? Başımıza böyle tecrübesiz, işini bilmez adamları kimler neden getiriyor bilmiyorum ki. Kim benim yaptığım işi tek başına yapabilirmiş söylesin bakalım. Nitelikli eleman bulabilir mi ben gidersem? Hadi bulsunlar. Cesaretleri varsa çıkarsınlar beni.” İşine karışılması hiç hoşuna gitmemişti. Hele ki böylesine körpe birinin onu değerlendiriyor olması olacak iş değildi. Karşısına sekreterlik biriminden Nezaket'le Songül Hanım oturdu. Ne biçim yere vermişlerdi onu böyle? Ne işi vardı onlarla aynı masada? Neyin sohbetini edebilirdi ki? “Nezaket’in o makyajı ne ayol; yüzü kıpkırmızı kesilmiş, dudakları desen kanlı canlı, yüzü yine ablak. Hiç düğün, davet görmemiş insanlar bunlar. Yazık!”

•Nasıl bir gelin oldu dersin? Nezaket Hanım sesini alçaltarak yanında oturan Songül Hanım’a soruyordu.

•Aman kesin çok abartmıştır. Bak görürsün. İşe bile nasıl geliyor öyle. Badana gibi bir surat. Allah seni inandırsın bir tek ben değil bizim birimdeki kimse beğenmiyor. Koskoca kadın olmuşsun, hadi geçtim müdür olmuşsun, ne öyle genç kız gibi giyinmeler süslenmeler… Hiç yakışıyor mu, sen söyle.

Songül Hanım’ın söyledikleri pek komik geldi. Belli belirsiz güldü. “Senin nefretin çok farklı Songül Hanım. Artık sana müdürün hakkında atıp tutmak mubah. Çok çabaladın. Eşref Bey’in odasına gidebilmek için kendine çıkardığın fazladan işler, odasında attığın o cilveli kahkahalar… Şimdi Eşref Bey kalkmış müdürünle evleniyor. Neye yaradı o fazla mesailer, kırıtkan hareketler? Ardında bırakmaya çalıştığın bozgunluğun sesi mi bunlar? Hahayyy! Bir gülesim geldi, ne olur kusura bakma.”

•Bir şey mi diyecektiniz Necla Hanım?

Kolundaki bilezikleri tek tek yukarı iterken göz göze gelemedi Songül Hanım'la. Ama kendini durum yönetmekte çok başarılı görürdü. Olayı hemen toparladı.

•Osman Bey’i seyrediyordum Songül Hanım. Düğün daha başlamadan sarhoş olmuş herhalde.

Dans pistini işaret etti. Kravatını başına bağlamış, gömleğini pantolonundan çıkarmış, elindeki rakı bardağını bırakmadan kendi başına dans ediyordu Osman Bey. İlginç figürleri vardı. “Bu hiç bizim Osman Bey mi yahu? İçince bir başka oluyormuş bu adam da.” Dudağını büktü düşünürken. Muhasebe birimindendi Osman Bey. Her çalışanın maaşı, firmaya giren firmadan çıkan her para onun kasasından geçerdi. O nedenledir herhalde çok ciddi bir iş yapıyormuş gibi gezinirdi ortalarda. Ama hele bir maaşlar yatmaya görsün, Osman Bey’i kimse odasından çıkaramazdı. “Daha önce elini sürmediği makbuz koçanlarını aramaya koyuluyordur kesin. Herkes tembellik peşinde kardeşim. Kimse kimsenin adam gibi kulağını çekmiyor da ondan. İşte aynen böyle iş yerinde de göbek atıyor Osman Bey, kimse görmüyor.”

Salonu renkli, payetli, tüylü bir kalabalık doldurdu. Göz ucuyla müdürün şoförüne, Hikmet Bey’e baktı bir an. Elini gayriihtiyari saçına götürdü. Bugün dört saatte çıkabilmişti kuaförden. İstediği kadar kabarık olmamıştı saçları. Alnına iki kıvrık perçem düşürtmüştü. Simli bir far denemişti bu sefer. Bu düğünde sönük kalmak istemezdi elbette. Hikmet Bey de gelirse eğer onu bir de böyle görmesini dilerdi. Bütün bileziklerini takmak bugüne nasip olmuştu. Kendi düğününden bir başkasının düğününe… Evlendiğinde müdürü gibi büyük de değildi. O çok güzel bir gelin olmuştu; gencecik, taptaze. Müdürü kesin çok süslü bir gelin olacaktı. Kokona! Tam altın takacaktı ona. Müdürü kollarındaki bileziklere bakacaktı bir süre. Öyle hayal etmişti. Bak sen diyecekti, tam altın takıyor benim çalışanım. Hem de kollarında bir dolu altın bilezik… “Ne sandın sen Müdire Hanım! Bir tek sen mi servetlisin?” Hikmet Bey de onu seyredecekti bu merasimde. Ne güzel olmuşsunuz Necla Hanım, diyecekti.

Çetin Bey’in araya girmesiyle düşünceleri bölündü. Çetin Bey firmadaki en eski çalışanlardan biriydi. Birçok müdür gelip geçmişti ama en beterinin şimdiki müdür olduğunu söyler dururdu. Zaten sürekli çatıştıkları çoğu zaman müdürün odasından yükselen seslerden anlaşılırdı. “Bu kadının ayağını kaydıracağım, bak görürsünüz,” derdi. “Bundan sonra onun en büyük düşmanı benim,” derdi bazen de. Aralarındaki sorunu kimse tam olarak çözememişti.

•Nasılsınız çıtır kızlar?

Nasıl konuşmaktı o öyle? Kimse haddini bilmiyordu. “Ayıp, yaşından başından utan. Hanımefendi diyeceksin, münasebetsiz adam.” Kızmıştı. Nezaket Hanım'la Songül Hanım'sa gülüştüler. O ses etmeyince Çetin Bey duraksadı.

•Necla Hanım, bu ne şıklık, bu ne zarafet!

“Siz bu sözlerden bir gömlek aşağı kalıyorsunuz Çetin Bey. Ama şimdi sizi utandırmamak adına hafifçe gülümseyeceğim; memnuniyetsizliğimi hiç belli etmeden. Yine de sizinle arama koyduğum mesafeyi öyle bir göstereceğim ki, bana bir daha karşımda duran şu iki basit kadına davrandığınız gibi davranmamanız gerektiğini anlayacaksınız” Hafifçe gülümsedi. Orkestra susunca Osman Bey dans pistinde kalakaldı. Uzaktan bir ses gelin ve damadı sahneye çağırdı. Songül Hanım iyice doğruldu. Mutfakta çalışan yeni yetme bir kız tam yanında durdu. Heyecan içinde sahneye bakıyordu. “Körpe, naif kızcağız. En güzel günler bir düğünle başlıyor sanıyorsun, değil mi? Hep de öyle sanacaksın sen kesin. Mutfakta da gördüm kaç defa. Çayları koyarken yüzünde bir gülümseme, tezgâhı silerken gereksiz bir heyecan. Kafası hep tütsülü. Zekâ geriliği mi var ne?” Gözleriyle kızı süzdü iyice, acıyarak baktı bir süre.

•Ah! Geliyorlar işte!

Kız ellerini çırpıyor, zıplıyor, çığırıyordu.

•Sus be, deli kız. Git başımdan, başka yerde bağır.

Ama kimse onu duymamıştı. Herkes düğün salonunun görkemli merdivenlerinden yavaş yavaş inen geline bakıyordu. Alkışlarla beraber birkaç keskin ıslık duyuldu. O da meraklı gözlerle müdürüne baktı. “Bu kadını sevebilecek biri olacağını asla düşünmezdim. Eşref Bey neyini sevdi acaba bu asık suratlı kadının?” Saçlarını açık bırakmış, kollarını tamamen saran dantelli bir gelinlik giymiş ve duvak takmamıştı. “Olmamış. Böyle özensiz gelin mi olur canım? Davetlilere ayıp. Sen koskoca müdürsün bir kere.” Songül Hanım’a baktı sonra. Sesli sesli gülüşleri çetin bir mücadeleden galip çıkan birinin zafer çığlıkları gibiydi. Gelin, merdivenleri inerken herkesi selamlıyordu. Osman Bey de ıslık çalıyordu; iki gün önce müdüründen fırça yememiş gibi. “Ah bu sarhoşluk!” Mutfaktaki kızcağız alkış tutuyordu, maaşına zam alamayacağını bile bile. Çetin Bey en büyük düşmanıydı gelinin, birazdan göbek atacaktı önünde. “Riyakâr!” O da herkesten sakındığı altınlarından birini takacaktı müdürüne. Sahi neden yapacaktı bunu? Öyle icap ederdi çünkü. Belki Hikmet Bey dansa kaldırırsa o da mükâfatı olurdu onca emeğin. Osman Bey koşarak masalarına geldi. Elindeki rakıyı önce başında döndürdü sonra masaya yaklaştırdı.

•Hadi bakalım, şerefinize dostlar.

•Sağlığınıza, dedi Nezaket Hanım.

•En güzel günümüz böyle olsun, diye ekledi Songül Hanım.

Kadehini kaldırırken şıngırdayan bileziklerini sevdi gözüyle. Rakılar güzel dileklerle içildi. Osman seslendi “Mutluluklar müdürüm!” Bir alkış koptu ardından. Müdür de ağız dolusu gülümsedi. Herkes birbirini sever gibi, herkes bir beraberliğin mutluluğunu paylaşmak için içer gibi. Oysa bu düğün kimseyi mutlu etmeyen sıkıcı bir sondan ibaretti.

Nihan Özkoçak
KAFKAOKUR Dergisi, Ağustos 2019
2010 · KAFKAOKUR