Kuşkonmaz Çorbası

çizim: günseli sepici

Artan yemeği yoğurt kabıyla sokağa bırakmaya indi. Ürperdi, hava serinlemişti. Evi, meraklı yapısını çok tatmin eden bir konumdaydı. Zira yaşadığı yer biraz yukarıda kaldığından sadece kendi sokağını değil, yakın çevreyi alçaktan uçan bir kuşun bakışıyla görebiliyordu. Yokuşun sonundaki rutubet kokulu eski İstanbul evinin cumbasına tav olup kiralamaya karar verdiği an geldi aklına. Zamanın geçişine doğa aracılığı ile tanıklık etmek bir tutkusuydu. "Buraya bir divan koyar, kahvemi alır, kitap okurum. Mevsimleri seyrederim. Güzel ışık alıyor ev. İlkbaharda, yazda güneşim bol olur. Sonbahar geldiğinde düşen yaprakları izlerim. Yağan yağmuru sonra kar tanelerini…" diye düşünmüştü.

Şimdi o cumbadan yıldızları seyrediyordu. Evvelsi gece hiç uyuyamamıştı. Adını koyamadığı bir eksiklik hissediyordu içinde, bir olmamışlık. Baktığında yolunda gitmeyen hiçbir şey olmamasına rağmen sanki pahalı, organik malzemelerle hazırlanmış ama tuzu unutulmuş bir kuşkonmaz çorbası gibiydi yaşamı. Ve tuz onun için yemeğin lezzetini belirleyen malzemeydi. Dün uyuyamadığında battaniyesiyle gün doğumunu izlemeye yine tam şu an olduğu yere yerleşmişti. Sorsan gün batımını gün doğumundan daha çok severdi ama gün doğumunun görsellikten öte, yaşamsal, işlevsel bir büyüsü vardı. Ağustos böcekleri bile sustuğunda kısa bir sessizlik oluyor ama hemen sonra, saat 05.00 gibi çark dönmeye başlıyordu sanki. Her şeyden ama her şeyden önce, ilk yaprak bile hışırdamadan belki, mis gibi mayalı ekmek kokusu yayılıyordu mahallede. O kokuyu takip eden dakikalar içinde sokaklar küçük küçük kıpırdanıyordu. Esnaf abiler dükkân açmaya, çocuklar ellerindeki ekmek peyniri ısıra ısıra okula, hep bir yere geç kalmış gibi görünen gençler, sırtlarında çantaları, işe ya da derse doğru yola çıkıyorlardı. Sokak kedileri gölgenin içinden gelip gerine gerine güneşin vurduğu 50 santimetrelik bölgeye ilerleyip yeniden hızla uykuya dalıyorladı. Sonra pazar arabalarını sürükleyerek alışverişe giden ablalar çıkıyordu sokağa. Adım seslerinin arttığı saatler korna sesleri de yükselmeye başlıyordu. Bir kere korna çaldı mı zaten canlanan bir kartpostalı izler gibi dalgın izlediğin şehir bir rüyaya dönüşüyordu, irkilip kendine geliyordu insan.

Şimdi her yer karanlıktı, hafif transparan siyah bir örtü örtülmüştü gündüz yaşananların ve yaşayanların üzerine. İlerideki parka gözü takıldı. Yürüyüş yapmak için bazı sabahlar erkenden gittiği o parkta genç bir adam, elleri cebinde, hafif ıslık çalarak yürüyordu. Arkasında da 4 ayaklı bir ordu. Kimse birbirinin üzerine çıkmıyor, itişip kakışmıyor, sakin fakat heyecanlı, ilerliyorlardı onlar için önemli olduğu belli bir yere. Adam parkın çıkışına yakın yerde, düz bir çim alana gelince durdu. Çantasından ağır olduğu anlaşılan koca bir kutu çıkardı. Köpekler neşeyle kuyruk sallıyordu. Herhâlde artık yemek, kemik gibi bir şeyler vardı kutuda. Ne olacağını anladığında film sıkıcı gelmeye başlar ya, gecenin cumbadaki gizli izleyicisi de heyecanını yitiriyordu. "Dişlerimi fırçalayıp yatayım, biraz telefona bakar uyurum" diye geçirdi içinden. Derken kulağına bir melodi ilişti. Yumuşak, tatlı, huzur veren bir mızıka sesiydi bu. Kız kafasını o yöne çevirince şaşırdı. Bütün köpeklerin önünde herbirine özel olarak hazırlanmış küçük bir kase duruyordu, ortalarında da adam, yanında yanan bir mum, bağdaş kurmuş, mızıka çalıyordu. Bir insanın başka bir insana düştüğünde elini uzatması bile az rastlanır bir şey olmuşken 'ona ait' olmayan birkaç canlıya romantik bir geç akşam yemeği hazırlamak, bir de mızıka çalması da neyin nesi?

Daha fazla şey öğrenmek istiyorsa depresyon hırkasını üzerine geçirip oraya gitmesi gerekiyordu. Hızlı adımlarla ilerleyip parka girdi. Önündeki kare o kadar sempatikti ki, nadiren yaptığı bir şey olarak bir yabancıya, mızıkacı adama gülümsedi. Adam kızı fark edince duraksadı. Utangaç bir tebessümle yüzüne düşen perçemi eliyle geri itti. Sonunda soru işareti hissedilen bir "Merhaba…?" dedi.

Kız o ana kadar hayatında bu kadar güzel yüze sahip bir canlı görmediğini fark etti, hiç bu kadar etkileyici bir merhaba işitmediğinden emin, afallamış bir hâldeydi. Bir şeye dikkatli bakarken suratında aşırı agresif bir ifade belirirdi, "Allahım lütfen şu an öyle gözükmüyor olayım," diye düşünerek cevap verdi:

"Merhaba. Evden müziği duyunca merak ettim. Bu zamanda çok mızıka çalan kalmadı."

Adam güldü:

"Güzel müziğin buluşturucu etkisi."

"Sahiden ne yapıyorsunuz burada böyle?"

"Arkadaşlarımla vakit geçiriyorum. Her gece olmasa da haftada en az 3 akşam buraya gelirim. Bu bizim bir ritüelimiz."

"Köpeklerle mi?"

"Evet. Bu çocukların herbirinin hikâyesi ayrı. Hepsi sokak köpeği. İki tanesini 6-7 aylıkken buldum, beslenemedikleri için hastalanmışlardı. Veteriner, serum, ek mama derken toparladık. Eve aldım, ama ne yaptıysam durmadılar. Bir yere gittikleri de yok ya, dışarıda olmak istiyorlardı sadece. Balkondan kaçıyorlardı ama yaptıkları tek şey mahallede volta atmak. Onlara saray sunsan yine sokağı isterler çünkü hamurlarında yok ehlileşmek. Baktım bir gün bir arkadaşlarını alıp gelmişler. Benim de zor bir dönemimdi, herkese mama yetiştirmemin imkânı yok. Evde ne varsa bölüştük. Sonra o da bizimkilere katıldı. Ergenliklerini birlikte geçirdik. Delikanlılar bazen dayak yiyip geliyorlardı. Biri kaç gece hoşlandığı kız yüz vermiyor diye balkonun önünde vik vik ağladı, teselli ettik. Böyle böyle derken işte kalabalık bir arkadaş grubum oldu."

"Hâlâ köpeklerden bahsediyoruz değil mi?"

"Lütfen onlara adlarıyla hitap et. Bu Bilgili. Bodur olan Huysuz. Yanındaki Süslü. Şu efe gibi duran da Öfkeli. Aslında daha kalabalığız ama tabii her zaman herkes programını uyduramayabiliyor. Eski oturduğum yer buraya yakındı ama bu parka hiç gelmemiştim. Böyle çim alan, güzel bir yer bulunca bir gün hepsini toplayıp getirdim. Burada aynı böyle sofra kurduk, bütün gece oturduk. Sonra gece yine eski mahallelerine götürüp bıraktım. Alıştıkları yer değişmesin diye hani. Ama yok. Sabah bir uyandım, buradalar. O gün bugündür onların da yeni evi burası oldu. Özgürken, çok uzaklara gitme şansları varken benim olduğum yerde olmayı seçtiler, bu benim için çok kıymetli. Ben de o yüzden onlara bu şekilde teşekkür ediyorum."

"Ama ben uzun zamandır burada oturuyorum. Mızıka sesiniyse ilk kez duydum."

"Doğru. Bazıları gök gürültüsünden korkuyor. Eski evde balkonda mızıka çaldığımda gelip bahçeden dinlerlerdi. Fark ettim ki onları sakinleştiriyor. Şimdi doğru çıksın, çıkmasın, meteorolojide hava uyarısı gördüm mü akşam toplantılarımıza mızıkamı da getiriyorum. Hani rahatlarlar da gece hava bozsa bile huzurlu uyurlar diye."

Kızın kendini çimdikleyesi geldi. Masal gibi dinledi anlattıklarını. Kalbi çok hızlı atıyordu, gecenin sessizliğinde duyulmasından korkarak gülümsedi.

"Umarım deli değilsindir," dedi ve elini uzattı. "Ben Su." Yanlarına bağdaş kurup oturdu.

"Hepimiz kadar," dedi adam, "Marcus."

Marcus… Kuşkonmaz çorbasının tuzu Marcus.


Gizem Vatandost
KAFKAOKUR Dergisi, Ekim 2019
2010 · KAFKAOKUR