Gerçekliğin Sınırlarında

çizim: erişcan türk

Bugünün çocuklarının aradan yirmi sene geçmesine rağmen Matrix filminden haberdar olmasına şaşırırken Matrix kelimesini Netflix olarak algılamalarına daha çok şaşırdım geçtiğimiz haftalarda. Hakikaten Netflix, her kuşaktan insanı öyle ya da böyle bünyesine toplamış, Facebook veya iletişimin ana kaynağı hâline gelmiş Whats-app kadar yaygın kullanıma sahip bir platform. Zira hepimiz haberdarız, çoğumuzun hesabı var veya birinin hesabının misafiri olarak Netflix’in arayüzüne aşinayız, hâliyle bugünün sanal kültürel alanının önemli belirleyicisi olarak sayabiliriz kendisini. Konuya buradan girmemin sebebiyse malumunuz Yüzüklerin Efendisi’nin de Netflix dizileri arasında yerini alacak olması; tıpkı Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı gibi bir başka klasik eserden Lemony Snicket, yahut gerçek ismiyle Daniel Handler’in Tarihsiz Serüvenler Dizisi ismindeki güncel fantastik kitaplarına, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sına değin pek çok eserin ‘talihli’ serüveni gibi. Her ne kadar bugün Yüzüklerin Efendisi’nin yeniden gündelik hayatımıza girişini Netflix’e borçlu gözüksek de, yukarıda bahsettiğim diğer eserlerin fantazya ve bilim kurgu gibi türlerde oluşunu bizatihi Yüzüklerin Efendisi’ne borçlu olduğumuzu belirtmek, sanıyorum abartı olmaz.

Yüzüklerin Efendisi’ni okumamış olanlar dahi filmin çekildiği 2001 öncesinde Orta Dünya’nın varlığından haberdardı, bunun kaynağında yatan, eskisi gibi popüler olmasa dahi FRP (Fantasy Role Playing) oyununun sıklıkla oynanmasıydı diyebiliriz. 2000’lerin aynı gençleri heavy metal türü gruplarla hemhâl olur; Blind Guardian’ın “Nightfall in Middle Earth”ünde bahsedilen dünyayı tanırdı. Çoğu yaşı ilerledikçe ‘olgun’ müziklere geçiş yapıp Rush veya Camel gibi gruplarda yine Orta Dünya’nın izlerini buldu. Peter Jackson’ın Yüzük Kardeşliği'ni beyaz perdeye uyarlamasıyla ise Orta Dünya hastalığı çığ gibi büyüdü desek yeridir. Fantastik evrenler ve yaratıklar, teknolojiyle birlikte kutu oyunlarından dijital kutulara izlediği yolculuğunda, benim ergenliğimde Ultima Online’da popülerken bugün hâlâ World of Warcraft ile nice çocuğun ergenliğe geçişinde eğlenmesini sağlıyor. Rol yapma oyunları yerini online rol yapma oyunlarına bıraktı ama oyunlarla yetişen nesiller açısından, fiziksel hareketin yerini dijital hareketlerin alması haricinde pek bir fark olmadığını söyleyebiliriz. Benim temel olarak dikkatimi çeken şey oyun ile kurgu arasındaki ilişkinin yakınlığıyla birlikte oyun kadar kurmacanın da çocukların dünyasına has görülüp küçümsenebilme olasılığının mevcudiyeti. Fantastiğin çocuklar için üretildiği savının arkasında yatan küçümseme durumu da hem çocuğun aklının yetişkin karşısında küçümsenmesi ihtimalini taşırken hem genel edebiyat karşısında fantastik edebiyatı küçümsemek anlamına geliyor.

Tolkien’in 1937 tarihli Hobbit eserinin çocuk kitabı olarak yazılması da bu açıdan dikkat çekici. Dilbilim profesörü ‘ciddi’ bir akademisyenin yazdığı kurgusal eserin çocuklar için üretilen ‘peri masalı’ tadında olması pek tabii fantastik türünün küçümsenmesiyle çocukluğun küçümsenmesi arasındaki ilişkiyi merceğe almamızı sağlamakta: Kurmacanın insanı ‘gerçeklerden koparan’ tarafı, gerçek dünyanın hayalî olan karşısında aşırı derecede önemsenmesi ve kurgunun ‘ciddiye alınmaması’ her şeyden önce insanı insan olarak ayrı kılan özelliklerin reddedilmesiyle eş değerdir, diye düşünenlerdenim. İnsan kavramsal düzeyde düşünen ve aslında olmayan şeyleri anlatma becerisine sahip, hayal gücünden beslenen ve böylece iyi ya da kötü yönde ilerlemeyi sağlamış yegâne canlı, malum. Hayatın bizzat kendisi kurguya mahkûm ve gerçeğin sınırlarında gezinmek insan zihninin yaptığı ayırt edici şey. Gerçeklikten kaçış, diye bir şey söz konusu olmadığı gibi, gerçekliğin sınırlarını genişletme olanağı bu ‘kaçış edebiyatı’ diye aşağılanan ve alternatif olmaya mahkûm edilen türler arasında üretmekle mümkün. Sanıyorum tam da bu nedenle daima fantastik olanı gerçekle ve gerçek tarihle ilişkilendirmek gibi bir rol izleniyor; ancak bu sayede fantazyayı ciddiye almayı becerebiliyoruz.

Peki fantastik ciddiye alınmalı mıdır hakikaten? Bu soru iki kola ayrılıyor sanki: Bir yandan ciddiyetin iyi bir şey olup olmaması var; diğer yanda ise fantastiğin ciddi olma imkânı. Elbette burada kastedilenin türün yaygınlaşmasından ziyade saygınlık kazanması olduğunun altını çizmeli. Sonuçta başta verdiğim Netflix örneğinde olduğu üzere bu türlerin popülerliğinin her geçen gün arttığını söyleyebiliriz; ki geçtiğimiz sene boyunca fantastik başta ‘alternatif’ türlerin tanınır hâle gelmesi hakkında çeşitli dosya konuları hazırlandı, söyleşiler, oturumlar düzenlendi. Benim de zaman zaman dâhil olduğum, heyecanlanarak destek verdiğim, takip ettiğim süreç boyunca, bu türlerin aslında ‘alternatif’ olmadıkları üzerine daha fazla düşünme fırsatım oldu. Belki burada ‘ciddi’ teorisyenlerin bakış açılarından yararlanmakta yarar var:

Todorov’a göre bir eserin “fantastik” türüne dâhil olması için üç koşul gereklidir: Bunların ilki okuyucunun metindeki karakterlerin dünyasını canlı kişilerin yaşadığı dünya olarak görmesini sağlamaktır; ki esasında bunun bütün kurgusal eserler açısından geçerli olduğunu söylemek mümkün. Belki bu nedenle Todorov bu ilk kurala doğal açıklama ile doğaüstü açıklama arasında kararsızlık duyma gereğini ilave eder. İkinci kuralsa bu kararsızlık hâlinin öyküdeki karakter tarafından da hissedilmesinin sağlanmasıdır; bu sayede okuyucunun rolünü bizatihi karakter üstlenecektir – gerçek okurun karakterle özdeşleşmesinin yolu budur. Son olarak ise alegorik ve şiirsel yorumların reddi gereklidir. Her ne kadar Todorov Fantastik isimli edebiyat incelemesini –belki buna bir türün nasıl yaratıldığı / eserlerin nasıl sınıflandırıldığı konusunda bir denemeler bütünü demek daha doğru olacaktır- 1970 senesinde yazmış olsa da, merceğe aldığı eserler “tekinsiz” özellikleriyle korku edebiyatına sıçramakta, klasik metinlerin olağanüstü temalarını ele alması gereği bizim fantastik türüne dâhil etmeyi aklımızdan geçirmediğimiz Balzac gibi yazarların yapıtlarına değinmekte ve büyük oranda 19. yy. edebiyatının alternatif bir okuması olarak dikkat çekmektedir. Yani yüzlerce yıldır üretilen eserler hep fantastiğin sınırında dolaşmıştır aslında.

Öte yandan mitler, efsaneler, kurmacalar arasındaki ayrımların sınıflandırma biçimine katkısı önemli gözükmektedir. Todorov’un roman veya öykü kahramanlarının okuyucu ve/veya doğa olayları karşısındaki hiyerarşik konumlarına göre eserin mit, efsane, fantastik ya da gerçekçi kurgu, yahut ironi olup olmadığının izahını yaptığı bölümler dikkat çekicidir. Bir yanıyla bu sınıflandırmalar gereksinim olsa da, bir yanıyla ‘fantastik’in tanımı gereği bütün tanımların üzerinde ve hepsini kapsayan yanıyla çekici olduğunu fantastik okuru olarak belirtmem gerektiğini sanıyorum. Ormanın, hayvanların, ırklara esin veren ağaçların insani vasıflar kazanıp kahramanlaştığı Tolkien eserlerinde de kimi zaman bir hayvanın gözünden olaylara tanıklık ederken okur olarak karakterle eşitlenir, gerçek hayatta bizden ‘aşağıda’ konumlanmış olanın bizimle aynı seviyeye gelmesine şaşırabiliriz.

Doğa ile insan arasındaki ilişkiyi eşitlikçi bir düzlemde kuran eserler olduğu gibi, insanın doğa olayları karşısındaki acziyeti de Doris Lessing’den Ursula Le Guin’e, yine Tolkien’den esinlendiğini bildiğimiz alternatif kurmaca yazarlarının sıklıkla başvurduğu temalar arasında yer almaktadır. İnsanlar arasındaki ilişkilere geldiğimizde ise, fantastik türlerde sınıfsallığın çok güçlü olmasının gerçek hayata sağlam bir eleştirel bakış olduğunu söylememiz mümkündür kanaatindeyim. Fantastik türünün ‘kaçış’ değil, hayata doğrudan yaklaşma / hayatın merkezinde ‘o anda olma’ olduğu görüşü son yıllarda daha yaygın ve buradaki kurmaca eser – gerçek dünyamız arasındaki ilişki genellikle otorite faktöründen kaynaklanmakta. Buradaki otorite illaki devlet otoritesi denli güçlü olmak durumunda değil. Fakat fantastik türün, ya da en azından gerçek dünya tarihine, belirli bir zamana ve coğrafyaya gönderme yaptığını anlayabildiğimiz metaforların kullanımlarının yaygın olduğu eserlerin, otoritenin baskısını arttırdığı zamanlarda sayıda çoğaldığını belirtebiliriz. Elbette otosansür uzun sürede insanın yaratıcılığını, ifade gücünü tamamen köreltecek şey ama böylesi bir zamanda fantazyanın gücüne sığınmak, hayal gücüne alternatif güzergâhlar aramak, sanatla uğraşan insanların bir süreliğine ferahlamasını sağlayacağı için ayrıca değerli.

Bugün klasikleşmiş pek çok eserin fantastik ögelerden beslenmesi bir yana, fantastik türünün ‘tekinsiz’ hâli, korku edebiyatını sarmalarken kendi içerisinde tutarlı bir bütünlük arz eden bütün alternatif kurgular bilim kurguya yakınlaşmakta. Hele bu türlere dâhil olan örnekler üzerinden tarihsel bir bağlam oluşturulmaya çalışıldığında atıf yapılan ütopyaların antik çağa kadar uzandığını görmek, esasında insanın kurgusal olana duyduğu ilginin bir yanıyla gerçekliğin sorgulanması ekseninde sürdüğü felsefi arka planı, diğer yanıyla ise toplumsal olana dair eleştirel perspektifler sunmanın toplum ve politikayla edebi türler arasındaki bağlantıyı ortaya koymamızı sağlamakta. Tıpkı bilim ve sanatın arka planında felsefe tarihinin, düşünsel olanın yatması gibi, kurgusal eserlerin kaynaklarından biri olan mitoloji ve tarihin fantazyayla yakın ilişkisi, bugün ana akımlaştığını düşündüğümüz türlerin geçmişten bu yana yakın ilişkide olduğumuz alanla bağını gözler önüne sermektedir. Tolkien eserlerinin Batı mitolojisinden beslenmesi, yarattığı farklı ırk ve türlerin insanlık tarihine gerçekçi ve gerçek dışı bakış açılarıyla başka biçimlerde yorumlansa dahi yoğun olarak atıfta bulunması, fantastik olanın ilhamını gerçeklikten, hem tarihsel hem gündelik gerçekten aldığının birer ispatı niteliğindedir. Netflix dizisi olsun ya da olmasın, sadece edebi açıdan değil yarattığı evren aracılığıyla beslediği hayal gücümüzden tutun, kullandığı metaforlarla gerçeklikle ilişkimizi sağlamlaştırmasına; Yüzüklerin Efendisi hakkında daha uzun seneler konuşacağız ve ondan esinlenerek üreteceğiz, ondan esinlenen nice üretime tanıklık edeceğiz gibi gözüküyor.

Seran Demiral
KAFKAOKUR Dergisi, Nisan 2019
2010 · KAFKAOKUR